“ Medeni toplumları çökertmek için, parasını değersiz kılmak yeterlidir. “ Lenin
SİYASET VE EKONOMİ
Sitemizi takip edenlerin yakından bileceği gibi, burada tarih ağırlıklı; ama tarihin de ekonomik ve sosyal yönlerine önem verilmeye çalışıldığı bir yayın politikası izliyoruz. Bunun başlıca sebebi; ülkemizde son iki yüz yıldır, inanılmaz boyutlarda hatalar yapıldığı ve bu hatalar sebebiyle büyük kayıplar oluştuğundan, bunlardan ders alınması gerektiği gerçeğidir.
Diğer taraftan, aynı konularda bu hataların sürekli tekrar edilmesi, ister istemez bir takım şüpheleri doğuruyor. Bu kadar yanlışın bilmeden yapılması mümkün müdür ?….
Devlet yönetiminde; eğer, bu ülkenin gerçekten uzman olan kişilerinin bilgilerini kullanmıyorsanız, burada vahametin ötesinde bir yanlışlık var demektir. En basit bir şirket yönetiminde dahi, bir mali müşavir, yerine göre bir hukuk müşaviri vardır ve bu insanlardan gerekli bilgiler alınır. Kaldı ki, devletin ulaşabileceği binlerce birinci sınıf uzman var !…
Yok eğer, bir takım ideolojik saplantılara kendinizi kaptırıp, sadece tek yönlü, ayrıca bilgi ve tecrübesinin ne olduğu ve uzmanlığı bilinmeyen bir takım insanlarla çalışıyorsanız, o zaman bütün politikalarınızı gözden geçirmek zorundasınız.
Milyonlarca insanın varlık ve geleceği üzerine kumar oynama hakkınızın olup olmadığını düşünüp, vicdan muhasebesi yapmalısınız.
Bir çok defalar yazdık, hastalık doğru teşhis edilmezse, tedavi başarılı olmaz.
İşte Türkiye’de yaşanan budur. Ne kadar rakamlarla oynarsanız oynayın, söylemlerinizi ne kadar sertleştirip, insanların dikkatlerini başka yerlere çekerek, yaşanan sıkıntıları gözden kaçırmağa çalışırsanız çalışın, başarılı olma şansınız yoktur.
Öncelikle; bütün ideolojiler, fantazidir. Buna dinler de dahildir. Gerçek üstü hatta hayal mahsulü düşüncelerin peşine takılarak, normal hayatı düzenleme ihtimali yoktur.
Ekonomi ise salt gerçektir.
Bir ekonomik faaliyetin sonunda ya kazanılır, ya da kaybedilir. Para vardır veya yoktur.
Burada fantaziye yer yoktur. Bir zarar oluştuğu zaman, ne kadar dua ederseniz edin, o zarar giderilemez.
“ Onların dolarları varsa, bizim de Allah’ımız var ! “ diyerek, doların yükselmesine engel olamazsınız.
* * *
İnançların, siyaset hayatında bir araç olarak kullanıldığı bir gerçektir. Hatta belli dozlarda kullanılmasının, geniş kütleleri siyaset içine çekebilmesi açısından, belki yararlı da olabileceği düşünülebilir.
Ancak bu hususta aşırıya gitmek; yanlış yönlendirilen aşırı akımların mobile edilmesi sonucunda çıkacak sorunların yaratacağı tahribat ya da bir başka taraftan, bu yolla insanları kandırarak, geleceklerini çalmak çok tehlikelidir. Ardından, cehalet, açlık ve sefalet gelir.
İnsanların; ilahlar, ruhlar, tanrısal güçler ve dinsel hikayeler kullanarak doğal olayları açıklamağa çalıştığı mitolojik devirler geçti.
Bir adım daha ileri atalım; ikinci dünya savaşından sonraki dönemlerde, soğuk savaşta, kapitalizm, sosyalizm ve Marksizm mücadelesi yaşandı.
Belki bu anlatacağımız bölüm, bazı iyi niyetli kimseleri üzecek. Ama gerçekleri doğru olarak kullanmak zorunda olduğumuzu bir defa daha hatırlatalım.
On dokuzuncu yüz yılın zorlu ekonomik şartları altında, köle çalıştırır gibi, insanların, insanlık dışı şartlarda çalıştırılması; iş dünyası ile hiç alakası olmayan bir sosyolog olan Marks’ı isyan ettirdi ve bu konudaki düşüncelerini yazarak yayınladı. Eğer Engels gibi iş hayatını ve sanayi’i bilen birisi ile bir araya gelmeseydi, belki yazdıkları çok şey kaybolup gidecekti.
Marksizm, esasen din düşmanlığı perdesi altında, yapay bir din dünyasıydı. Buna karşılık kapitalizm, yaygınlaşan komünizm tehlikesini kendisine en büyük düşman olarak alıp, varlığını koruma telaşına düştü. Dünyanın bir çok ülkesinde din, komünizme karşı organize olmanın bir aracı olarak kullanıldı. Bu ülkeler arasında Türkiye’de vardı.
Marksizm, proletaryanın hayat standardını yükseltecek ve sonunda, dinlerin en büyük vaadi olan cenneti yer yüzünde yaratarak onları bu cennette yaşatacaktı. Bu amaçlara erişebilmek için de insanlardan bir süre sabretmeleri ve fedakarlıkta bulunmaları isteniyordu.
Bu konuda ciltlerle yazılmış olan büyük bir külliyatın en kısa ve açık özeti budur.
Marksizm, doğrudan dinlerle mücadeleyi seçip ve hatta dinlere rakip olarak, onlarla bir yarışın içine girdi. Bu mücadelenin ardındaki ana sebep, ateizmin desteklenip güçlendirilmesi olmayıp; Marksizmi bir inanç sistemi olarak, dinlerin yerine geçirmek düşüncesiydi . Schumpeter, Marksizm’i bu bakımdan din olarak tanımlamıştır [i].
Bu şekilde aynen islam taassubu gibi, bir Marksist-komünist taassup yaratıldı.
Önce son derece sıkı bir rejim kuruldu. Ardından kendisine inanmayanlara karşı katliam yürütüldü. Gulaklar’da, Sibirya’da, rakamlar açıklanmadığı için tam olarak bilinmemesine rağmen, onlarca milyon insan öldü, öldürüldü.
Marksizmin yarattığı Marksist-komünist taassup aracılığı ile yapılan teknolojik hırsızlıklar sayesinde, hiçbir yaratıcılığı olmayan bir sanayi kurulabildi. Bu yetersiz üretimle özellikle Rusya’nın ve müttefiklerinin bir kısmının ellerindeki zengin doğal kaynaklara rağmen, bu yapay cennetin kurulması sağlanamadı. Yarattıkları bütün ekonomik gücün, büyük bölümünü nükleer silahlanmaya harcayarak, dünyanın büyük bir tehdit altında tutulmasına özen gösterildi.
Sonunda insanlar, gelmeyen cennete isyan ettiler ve sistem yıkıldı gitti !…
Biz bu yıkılışın ardında; bu taassuba sonuna kadar inanmış, büyük bir bölümü dürüst ve namuslu kişilerden oluşan insanların yaşam sevinçlerini kaybettiklerini ve hayata veda ettiklerine tanık olduk.
* * *
Gelelim dinlere; aslında Marks, dinlerle rekabette öne geçmek için, onların uhrevi alemde vaad ettikleri cenneti dünyevileştirmişti. En büyük hatası da bu oldu.
Dinlerin vaad ettiği cennet, dünya bilgisiyle ispatı kabil olmayan soyut bir kavramdır ve insanları doğru yola davet etmek amacıyla kullanılmış ve bir takım ödüllerle süslenmiş bir araçtır.
İslam dininin tabiriyle “Gayb “ ın bir parçasıdır. Kur’an’da bildirildiği şekliyle peygamberlerin bile “ Gayb “ ı bilmesi mümkün değilken [ii], cennet hakkında din adamları tarafından sayısız kitap yazılmış, hatta cennet haritaları çizilmiştir.
Orta çağda kiliseler tarafından arsaları parsel, parsel satılan cennet, tarih boyunca her devirde müşterisi hazır bir meta haline getirilmiştir. Bütün dinlerde, cennet ticareti yapılmıştır ve yapılmaya da devam edilmektedir.
Bilinmeyen, üstelik hayatta kalındığı süre içinde ulaşılması kabil olmayan soyut bir kavram, dünyevileştirilerek; insanlara vaad edilirse, bunun somut emarelerini göstermek zorunluluğu doğar ve sonuç olarak; eldeki yapının bu sözleri yerine getiremeyeceği anlaşılınca, çöküş kaçınılmaz olur. Bu her alanda böyle olmuştur.
* * *
Şimdi buradan kendi dünyamıza geçelim; zamanımızda 19. Yüz yıl dünyasının koşulları bu gün artık yok. O gün mevcut olmayan bir çok araç, kurum ve bilgi elimizde var. Üstelik teknoloji inanılmaz yenilikleri, inanılmaz kısa sürelerde yaratma kabiliyetinde.
Her yerde, her alanda eğitilmiş bilgili insanlar var. Ama bu insanları mirasyedi savurganlığı ile dünyanın dört bir tarafına dağıtıp, yerlerine; dışarıdan devşirmeye gayret ettiğimiz, taş devri artığı niteliksiz kütleleri kullanmayı düşünüyoruz. Bu düşüncenin arkasında olduğu söylenen ürkütücü siyasi pazarlıklar, açık söylenmesi gerekirse aklı başında çok kişinin uykularını kaçırıyor.
Bu ortamda, bu gerçekler ortada dururken, metafizik kavramlardan yardım beklemek ve bu yardımları elde etmek amacıyla insanları eğitmeye çalışmak, buna olağanüstü kaynaklar harcamak, akıl yolu ile anlaşılacak şeyler olmaktan uzaktır.
* * *
Yukarıda söylediğimiz gibi; ekonomi dünyası tamamen somut bir dünyadır ve burada hayale yer yoktur. Doğal dünyanın bir dengesi olduğu gibi, ekonominin de bir dengesi vardır ve bu denge bozuldu mu, yenisinin kurulması, hem zaman, hem de maliyet demektir.
Yine bu sitede çeşitli zamanlarda yayınlanmış olan yazılarda, “ nas “ ın ne olduğu veya olmadığı, içine girilen krizin ne olduğu, nasıl atlatılabileceği hep anlatıldı.
Çeşitli vesilelerle bu konular işlendi. Bu defa bir başka bağlamda ve tekrar anlatmak istiyoruz.
Ekonominin global geçmişi incelendiğinde, iki ana sistem vardır. Birisi “ laissez-faire “ temeli üzerine kurulu “ serbest piyasa ekonomisi “ , diğeri merkezi yönetim esası üzerine dayalı “ merkezi yönetim ekonomisi “ dir.
Merkezi yönetim ekonomisi; seçkinci monarşilerin dağılıp yerlerine anayasal monarşilerin kurulması, faşist diktatörlük yönetimlerinin ve sosyalist blokun çökmesi ile aktüalitesini ve uygulanma gücünü yitirmiş; ancak, ufak çaplı kabile-devlet diyebileceğimiz diktatoryal yapılı küçük örneklerde devam etmeye çalışıyor. Bunlar da, büyük yapının içinde nazara alınamayacak, sıradan misallerdir.
Genelde bu bağlamda bir kişiye veya bir kişinin hakim olduğu kurullara bağlı ve her şeyin bu birkaç kişinin iki dudağının arasından çıkacaklara göre uygulandığı otoriter bir siyasal düzenden bahsediyoruz.
Buna karşılık özellikle ikinci dünya savaşından sonra, yeniden organize olmuş ve özellikle batı avrupada sosyal devlet düzenlemeleri ile güçlenmiş, serbest piyasa ekonomisi yaşamını sürdürmektedir.
Bu sistemin bütün kurumlarıyla birlikte işleyebilmesi “ hür demokratik “ bir siyasi rejime monte edilmesine bağlıdır.
Bu düşünceye çeşitli sebeplerle karşı olunabilir. Bunun yerine en azından aynı değerde bir alternatif düzen kuracak bilgi, deneyim ve ekonomik güce sahip olunmadığı müddetçe yapılan çalışmaların sonuçsuz kalacağı açıktır.
Ancak, bu gün için dünyada geçerli olan ve son derece kompleks bir ağ düzeni içinde işleyen bu yapıya akuple olmak yaşamsal derecede önemlidir. Belli kurumlarda, belli yasal düzenlemelerde, bir bağlılık ve işlerlik kurulmuştur ve bunun esası, ticareti ve ekonomik işbirliğini hızlandırmak ve kazanç yaratmaktır. Olmayana ergi metodu, her işte başarılı olmaz. Bu yapının dışında kalmak, geri kalmaktır, gelişmeden fedakarlık yapmaktır. Gerisi çalışma güç ve becerisi, iş yapma kabiliyeti, akıl ve zekayı kullanma yeteneklerine kalır. Kimse kimseye, hele bu günkü dünya koşullarında, karşılıksız çıkar sağlamaz.
İşte başından beri anlatmağa çalıştığımız, ama siyasi, ama ekonomik çok çeşitli sebeplerden dolayı katılmak zorunluluğunda bulunulan bu organizasyonun “ olmazsa olmaz “ temel prensibi, “ tam rekabet koşulları altında fiyatların tespit edildiği işler bir piyasa “ nın var olduğu iktisadi yapının kurulmasıdır. Bu prensip ekonominin anayasasıdır.
Tekelleşmenin, tam rekabet şartlarını bozacak hiçbir müdahalenin olmadığı bu sistemin işlerliğinin sağlanması, her şeyden evvel, demokrasinin doğru işlemesine bağlıdır.
Bu sistem; Adam Smith’in tamamen yanlış tefsir edilmiş olan, devletsiz iktisadın mevcut olduğu bir dünya değil; tam tersine, devletin piyasanın işlemesi için gereken her türlü yasal düzenlemeleri yaptığı ve işlemesine karışmadığı, ama her safhasında mevcut olduğu; fakat piyasaların denetim, gözetim ve takibinin, özel kesim tarafından yürütüldüğü işler bir sistemdir.
Birinci cihan savaşından sonra yaşanan gelişmeler; devletin sonuç olarak, gerektiği hallerde, ki bu haller sayılıdır, müdahale hakkı olduğunu ortaya koymuştur.
Bu işlerliğin en önemli koşulu, bir denge mekanizması içinde; arz ve talebin doğrudan karşılaşması ve fiyatların tam rekabet ve piyasa koşulları altında belirlenmesidir.
Piyasa koşullarının yapay olarak bozulmasına sebep olabilecek, özellikle devlet tarafından yürütülebilecek, her türlü kaynak aktarmaları, anlamsız kısıtlamalar ve müdahaleler doğru değildir.
Yani örneği somutlaştırırsak; tam hasat döneminde, yerli üreticinin malını piyasaya süreceği sırada; aynı malı ithal ederek, daha ucuz fiyatla piyasaya sürmek de, mevcut ülke koşulları altında, bu anlatılanlara aykırı davranışlardandır.
Öte yandan, bu prensibe, para politikası araçları da dahildir. Temel yaklaşım; faizlerin, yabancı para karşısında yerli paranın değerinin de, piyasa koşulları altında, arz ve talebin karşılaşması ile saptanması gereğidir.
Para ve kıymetli evrak piyasaları da bu tarifin içindedir.
Merkez bankaları, para kurulları, menkul kıymet piyasaları kurulları, bundan dolayı bağımsız kurullardır.
Bu çerçevede, Merkez Bankası Başkanı için: “ Söz dinlemiyordu ! “ demek mümkün değildir.
Lenin’in meşhur bir sözü vardır;
“ Medeni toplumları çökertmek için, parasını değersiz kılmak yeterlidir. “ [iii] der.
Her ne kadar Lenin’in bu sözü söylediği dönemin iktisadi koşulları farklı ise de, bu söz bir çok bakımdan, hayatiyetini korumaktadır.
Yani yalnız paranızın değerini düşürmüyorsunuz, aynı zamanda toplumunuzu da çökertiyorsunuz.
İkinci koşul, “ hukukun üstünlüğü “ çerçevesi içinde işleyen, içinde gerçek anlamıyla bağımsız savcı ve yargıçların olduğu “ hukuk devleti “ dir.
Hukuk devletinin kuruluşu, yasama organı ile bağlantılıdır. Yasama organı kanun koyucu sıfatıyla, yasal düzenlemeleri yapar, bunun hukuka uygunluğunu, yüksek mahkemeler denetler.
Yani, “ Kuvvetler Ayrılığı İlkesi “ nin en önemli iki ayağı bir birlerini dengelerler. Bu yönüyle yüksek mahkemelerin kuruluşunu, organizasyonunu siyasi etkileşim alanının dışında tutmak gerekmektedir.
Bu denetim mekanizması, yürütmenin, yasal çerçeve içinde hareket etmesinin garantisidir.
Ülkemizde özellikle “ Hakimler ve Savcılar Kurulu “ daima siyasi etkileşim alanının içinde tutulmaya çalışılmıştır. Ancak son dönemde, ne yazık ki, bu kurul siyasi iktidarın bir organı halindedir.
Hukukun tek yanlı işlemesi, yukarıdan beri anlatmakta olduğumuz bütün her şeyi geçersiz kılacak kadar tehlikeli bir gelişmedir.
Bu iki çok önemli ilkenin dışında; mülkiyet hakkı, serbest dolaşım hakkı, ihtira beratı ve patentler, lisanslar, akit serbestisi, piyasaların her koşul altında çalıştırılmasının engellenmemesi v.s. gibi bir çok uygulama vardır.
Bu bağlamda, bir takım kavramları somutlaştırmakta yarar görüyoruz: örneğin, Ülkemizde, “ rezerv alan”, “ riskli yapı “ tanımlamalarının çok iyi incelenip araştırılması, sonuçlarının doğru hesaplanması gerekmektedir.
Eğer bu uygulama bu şekilde devam ederse, veri olan mevcut ekonomik koşullarda da bir değişme olmazsa, birkaç nesil sonra; yaygın anlamda bir “ mülkiyet hakkı “ sorunundan bahsedilecektir.
Bir belediye başkan adayının yerel seçimlerden önce söylediği: “ mülk Allah’ındır “ sözünü unutmamak gerekiyor.
Elbette teorik olarak mülk Allah’ın olabilir, ama dünyada, Allah’ın vekili olduğunu iddia edebilecek güce sahip bir çok demagog yaşıyor. Bunların elinde kanun yapma yetki ve gücü var ! … Bu yetki ve güce bağımsız olmayan “ yargı erki “ ne yapacak ? … Söylemler arasına sıkıştırılmış, anlamsız sanılan sözcüklerin, bazen kast edildiklerinden çok farklı manalara çekilebileceğini unutmamak gerekiyor.
* * *
Sonuç olarak, yapılan her tercihin, verilen her kararın insan hayatının her safhasında önemli roller oynadığını görüyoruz. Uygulamaların ayrıntılarına girilmesi halinde somut misalleri çoğaltmak mümkündür. Bu misalleri toplamak için de pek sıkıntı çekilmeyecek bir ortamda yaşıyoruz.
Son dönemde uygulanan mali politikalar ile toplam talebin olabildiğince kısılmasına çalışılmaktadır. Bu şekilde, talebin azalması sonucunda, fiyatlar genel seviyesinin de düşmesi hedeflenmektedir.
Bir defa yaşadığımız enflasyon, talep enflasyonu değildir. Talebi müdahale ile düşürdüğünüz taktirde, bu defa arzın da düşmesine sebebiyet vereceksiniz, dolayısıyla düşen arz ile birlikte üreticiler üretimi kısacaklar ve bir işsizlik sorunu başlayacak.
Zaten mevcut olan işsizlik ciddi boyutlarda, bir kütlevi işsizlik yaşanmak tehlikesi ile karşı karşıya kalınacak. Artan sefalet katlanacak…
Öte yandan finansman sıkıntıları sebebiyle de iflaslar hızlanacak. Yükselmeye devam eden döviz maliyetleri zorlayacak.
Döviz fiyatlarını dengelemek amacıyla arka kapı satışları yapılıyor. Ekonomiyi canlandırmak için gereken paradan daha fazlası, bu yolla heder edildi.
Yüzlerce milyar dolar ortadan yok oldu, otuz milyar dolar kaynak bulundu diye müjdeler veriliyor.
Demokrasiler böyle krizli dönemleri seçimle aşarlar, ama dürüst, hilesiz seçimlerle…
Her türlü ihtimal göz önüne alınarak; bütün muhalefetin bir blok oluşturması ve seçimi zorlaması gerekiyor. “ Modus Vivendi “ böyle günler için vardır.
Yoksa “ 23 Nisan başkanı “ gibi, demeç vererek bu işler toplanmaz….
[i] Schumpeter, Kapitalizm, Sosyalizm ve Demokrasi: Varlık Yayınları, İstanbul, 1968, s. 10 v.d.
[ii] Tevbe Suresi 50 nci ayet.
[iii] Walter Eucken, Grundsaetze der Wirtschaftspolitik, rororo Verlag, Hamburg 1977 s. 161 v.d.


0 Yorum