Kimse; dost, kardeş, arkadaş, akraba, yakın değildir. Her zaman, her yerde, daima milli çıkarlar en önde olmalıdır.
TARİHTEN DERSLER I
Geçtiğimiz günlerde yaşadığımız fon skandalından sonra, “Tarihten Ders Almak“ başlığı ile bazı uyarılarda bulunmak istemiştik.
93 harbi ile ilgili yayınlamış olduğumuz çalışmamız da esasen bir dizi uyarı içermekteydi.
18.yüzyıl ile 19. Yüzyılın ilk yarısı, öylesine derslerle doludur ki, anlatmakla bitirmek olanaksızdır.
Biz bu perdeyi bir az aralamak düşüncesindeyiz. 1768-1774 Osmanlı – Rus harbi, Osmanlı’nın Avrupa’dan çekilmesinin eşiğini teşkil etmektedir. 93 Harbi ise, Osmanlı’nın Avrupa macerasının artık bitmekte olduğunun en büyük ikazıydı.
Tamam da bu aşamaya nasıl gelinmişti. 1774 Küçük Kaynarca Antlaşması ile Rusya’ya bir dizi ekonomik imtiyazların yanında, daha önemli olarak Osmanlı uyruğu altında yaşamakta olan Ortodoks Hıristiyanların daimi himaye edilmesi hakkı verilmişti. Bu işin başlangıcıydı ve gelecek günlerde Osmanlı’nın başına benzer ciddi sıkıntılar açacaktı.
Öncelikle, Fener Patrikhanesi, Rus himayesinden hoşnut değildi. Hemen bağımsız Yunanistan fikirleri işlenmeye başlandı. Başta Paris ve Londra’da mitingler düzenlendi. Batı birden bire (!) eski çağlardaki Yunan medeniyet ve kültürünün farkına vardı ve yeniden bu medeniyeti canlandırmak amacıyla Osmanlının bölünmesi hesapları yapıldı. Gerçekte asıl amaç buydu.
Diğer taraftan Ortodoks olmayan unsurların durumu ne olacaktı ? Elbette hemen, önce İngiltere, daha sonraları Amerika Protestan’ları, Fransa Katolik’leri sahiplenme hesaplarına başladılar. Bu şekilde, Ermeni’lerin Protestanlaştırılması gayretlerinin de başlangıcı işte bu değişimdir. Bu konularda ileride bazı çalışmalarımız, yine bu sitede yayınlanacaktır.
* * *
Batı dünyası Osmanlı ülkesi üzerinde bu hesapları yaparken, Osmanlı kendi içinde ciddi sorunlarla uğraşmaktaydı. Kabakçı Mustafa ayaklanması yaşanmış, IV. Mustafa bir darbe ile amcası III. Selim’i tahttan indirmişti. Olayın görünen sebebi, yeni kurulmuş olan Nizam-ı Cedid ordusunun ortadan kaldırılması ve yenilik hareketlerinin engellenmesiydi. Asiler bu amaçlarına ulaştılar ve Nizam-ı Cedid ordusu kapatıldı.
Nizam-ı Cedid ordusu önde gelenleri ve yenilikçiler, güçlü olduklarını bildikleri Rumeli Ayanının [1] yardımı ile III. Selim’in kurtarılıp yeniden padişah yapılmasını sağlamak amacıyla Ruscuk’a gitmişlerdi.
İstanbul’da ise, yönetime hakim olanlar, Şeyhülislam Topal Ataullah Efendi ile asilerdi. Alemdar’ın İstanbul’a gitmek üzere, Edirne’ye gelmesi ve İstanbul’a adamlarını göndererek yoklama yaptırması sonrasında; durumun vahim olduğu, aslında IV Mustafa’nın da sıkıntılı olduğu haberleri alındı.
İstanbul’a öncü güçleri gönderilerek, önce Kabakçı Mustafa Ağa öldürüldü ve Şeyhülislam Ataullah Efendi’nin azledilmesi sağlandı ve Alemdar Mustafa Paşa İstanbul’a geldi.
Bu arada IV. Mustafa, Alemdar Mustafa Paşa’nın İstanbul’a geliş amacından şüphelenerek, hem III. Selim’in, hem de II. Mahmud’un öldürülmesini emretti. Bu emrin yerine getirilebilmesi için saray dahilinde büyük çatışmalar yaşandı. Kardeş olan IV. Mustafa ile II. Mahmud’un, çıkan bu çatışmalarda ölmeleri durumunda, başka şehzade olmadığından; hanedanın, dolayısıyla devletin başsız kalması tehlikesi vardı.
Önce Şeyhülislamın fetvası ile IV. Mustafa hal’ [2] edildi. Çıkan çatışmalarda sayısız kayıp verilerek, son anda II. Mahmut Alemdar Mustafa Paşa tarafından, Topkapı Saray’ının çatısına kaçırılıp kurtarıldı ve devletin başsız kalmasının önüne geçildi. Bir bakıma Osmanlı hanedanının geleceği de kurtarılmış oldu. II. Mahmut’tan sonra gelen altı padişahın tamamı II. Mahmut soyundandır.
* * *
Bütün bu anlatılan olaylar sırasında, 1806 yılında Sırp isyanı başladı. Bu bir tesadüf değildi. Karadağ’da başlayan huzursuzluk, Sırplara sıçramış; hem ayan baskısı, hem devlet görevlilerinin baskısı, hem de özellikle Rus kaynaklı kışkırtmalar bu hareketi desteklemiştir. Artık tamamen bozulmaya yüz tutmuş yeniçeriler, bu isyan karşısında etkisiz kalmıştır. Devletin nizami ordusunun varlık gösteremediği bu isyanda; bu defa “ ayan “ gurubunun adamlarının devreye girdiği görülüyordu ve bu durum ayan gurubunun cesaretini arttırarak, onları bağımsız davranışlara yöneltiyordu.
Sırp isyanının başında Kara Yorgi denilen bir adam vardı ve bu şahıs 1804 yılından beri Rus tarafıyla temas halindeydi. Başlayan isyan hareketine, Romanya ve Besarabya Prenslikleri de askeri yardımda bulununca; Ruslar da 1806 yılı Aralık ayında bir ordu ile Tuna üzerinden harekete geçti. Rusların bu harekatı üzerine 22 Aralık’ta Bab-ı Ali Rusya’ya savaş ilan etti.
Tuna deltası civarında ve Bükreş’te Osmanlı orduları Rus ordusunu iki defa mağlup edince, savaş dengelendi. Bunun üzerine İngiltere devreye girdi ve İstanbul’a kadar gemilerini gönderdiği bir deniz gösteri-harekatı yaptı. Her ne kadar gemiler, Çanakkale boğazından geçerek İstanbul’a vardılarsa da, bir arbede yaşanmadan tekrar geri döndüler. Ardından Mart ayında da İskenderiye’ye benzer bir harekat düzenlendi. Buradan da Mehmet Ali Paşa’nın güçleri mukabelede bulununca, geri çekildiler.
Bu arada Napolyon karşısında zor duruma düşen Rusya, Tuna civarındaki ordusunu kullanabilmek amacıyla Osmanlı devletinden mütareke (silah bırakışması) talep etti. 8 ay süre ile karşılıklı olarak silahlar bırakıldı. Bu silah bırakışması, daha uzun süre devam etti.
1808 yılında, Fransa ile Rusya arasında barış gerçekleştikten sonra; Osmanlılar Eflak ve Boğdan’ı işgal etti. Savaşın kontrolden çıkmasını engellemek amacıyla İngiltere ile Osmanlı Devleti arasında, acilen 5.Ocak.1809 tarihinde, Kale-i Sultaniye Antlaşması imzalandı. Daha çok, İngiliz vatandaşlarına uygulanan imtiyazların arttırılması ile ilgili olan bu antlaşma aslında İngiltere’nin Osmanlı’ya yakınlaşmak gayretlerinin bir başlangıcıydı.
Bu gelişmeye rağmen Rusya Osmanlı Devletinden Eflak ve Boğdan’ın boşaltılmasını talep etti. Çıkan savaşta Rus ordusu büyük kayıplara uğradı ve geri çekildi. Bilahare takviye alıp toparlanan Rus ordusu, büyük bir güçle Tuna deltasına saldırıp, Tuna’nun güneyinin de dahil olduğu geniş bir bölgeyi işgal etti. Asıl amaç, Sırbistan’a ulaşmaktı.
Rusya’nın bu ilerlemesi üzerine Napolyon Rus seferine başlama kararı aldı ve Osmanlı-Rus savaşı bu şekilde yavaşlayarak gündemden düştü (1811). Neticede İngiltere’nin araya girmesiyle 28.Mayıs.1812 tarihinde “ Bükreş Antlaşması “ imzalandı.
Bu antlaşmaya göre:
- Rusya Eflak ve Boğdan’dan çekilecek. Bu bölge Osmanlılara,
- Besarabya Rusya’ya bırakılacak, Osmanlılar Eflak ve Boğdan’dan 2 sene vergi almayacaklar.
- Ruslar Kafkasya’da işgal ettikleri Osmanlı topraklarını Türkler’e bırakacaklardı.
- Tuna Deltası ve civarı Türklere kalıyor; Akkerman, Kilye, İsmail kaleleri Ruslara geçiyor; Kalas, İbrail, İsakça, Tulca Türklerde kalıyordu.
- Belgrad ve diğer kalelerde Türk askeri bulunacak, Sırbistan Prenslerini Bab-ı Ali tayin edecek ve SIRPLAR İÇ İŞLERİNDE SERBEST OLACAKTI.
TARİHTEN DERSLER
Osmanlı kendi iç sorunları ile uğraşırken; aniden, Tuna nehrinin kuzeyi ve özellikle bu günkü Romanya toprakları üzerindeki savaşlar ortaya çıkıyor ve yaklaşık dört sene devam ediyor, her iki taraf da binlerce kayıp veriyor.
Sonra, İngiltere araya giriyor ve imzalan barış antlaşmasının içine bir madde koyuluyor: Bu maddeyle “ Sırplara özerklik “ veriliyor.
Günlük hayatta çoğu zaman bu sözleri her kes birkaç defa duymuştur:
“ Tam işler düzene girmişken, bu bela nereden çıktı ! “
Aslında bela hiçbir yerden çıkmadı. Belayı biz kendimiz yarattık. Bundan sonra aktaracağımız bilgiler, çok karmaşık bir sorunun nasıl ve şekilde yaratıldığını gösterecektir.
İngiltere 18. Yüzyılın tartışmasız en güçlü devletidir. Bu yönüyle dünya sorunlarının hepsinde kendini görevli kabul etmektedir ve dış işlerini de buna göre organize etmiştir.
İngiltere’nin önceden ufak tefek birkaç olay dışında Osmanlı Devleti ile doğrudan bir karşılaşması olmamıştır. O, Osmanlı’yı hala eski zamanlardaki güçlü Osmanlı olarak düşünmektedir.
Ancak 18. Yüzyılın sonundaki duruma ilişkin yukarıda aktarmış olduğumuz olaylar zinciri, İngiltere’nin bu düşüncesinin değişmesine sebebiyet verdi.
Şimdi, bu değişimi ilk elden örnekleri ile inceleyelim:
1808 yılında İngiltere’nin İstanbul Büyükelçisi, Robert Blair’dir. Literatürde büyük Türk dostu, Türk modernleşmesinin baş yardımcısı, hatta “ İngiliz Sultan “ olarak adlandırılan, Lord Stratford Canning, İngiliz Sefareti Maslahatgüzarıdır. Lord’un İstanbul’daki ilk işi; Rusların balkanlar üzerine yaptıkları akınının önlenerek, Bükreş Antlaşmasının yapılmasını temin etmektir.
Bu dönemde Rusya ile Napolyon Fransa’sı arasında savaş devam etmektedir. Burada uygulanacak politikanın iki yönü vardır. Birincisi, biraz yukarıda da belirtildiği gibi, Napolyon karşısında Rusya’nın elini rahatlatmak; öte yandan Osmanlı ile anlaşma yaparak, bir takım ekonomik imtiyazlar elde etmek.
Bu politikayı uygularken; Osmanlılara, Napolyon tarafından hazırlanmış olduğu söylenen “ Osmanlı Devletini parçalama projesi “ sufle edilmiş ve Osmanlılar, kontrol altına alınmağa çalışılmıştır [3].
Burada bir az daha ayrıntıya girmek faydalı olacaktır. Şimdi, Stanley Lane Poole’ün kitabından bir bölümü aktaralım:
“…. Rusya ile Fransa arasında harp kopması kaçınılmaz bir hal almıştı. Avusturya’nın Schönbrunn’da dize gelmesinden hemen sonra Napolyon bir Rusya seferi tasarlamağa başlamıştı. Avusturya, Türkiye paylaşmasında yer alacağı vaadiyle kandırılmış; İran, Rusya ile olan kavgasında Fransa’nın yardımcı olacağı teranesiyle elde edilmiştir. Türkiye ise kimi tehdit edilir, kimi pohpohlanır. Tehdit edilir; Bab-ı Ali Fransa’nın Adriyatik emellerine köstek olmasın diye. Napolyon Korfu adasını Akdeniz egemenliğini elde etmek için ilk basamak olarak görmektedir. Pohpohlanır, Rusya ile harbe devam etsin diye. Napolyon’un ana planı, Avusturya’yı, Türkiye’yi Rusya’ya karşı kullanarak ya çarı Fransa’nın şartlarına boyun eğdirmek ya da umutsuz bir harbe sürüklemektir. Her iki halde de Türkiye “ kurbanlık koyundur “. Bu yağma planını boşa çıkarmak, Canning’in başlıca emeli olmuştur. Türkiye’de köprü başı bulundurmak, Bab-ı Ali’nin Fransızlarla anlaşmasını önlemek. “
“ … İngiliz hükumetinin tasvibiyle girişilen bu politikanın en önemli tarafı, Tilsit’te Rusya ve Fransa arasında yapılan anlaşmayı bozup, mümkünse Napolyon’a karşı yeni bir birlik kurmaktır. Adair’in ilk planı İngiltere, Avusturya, Türkiye arasında üçlü bir birlik kurarak, Tuna üzerinde elverişli bir barışa varıldığı taktirde, bu birliğe Rusya’yı da almaktı. …” [4]
Burada durumu ortaya açıklıkla koyduğumuzu düşünüyoruz. Bütün bu aktarılan metindeki her şey, İngiltere’nin, Fransa ve Rusya ile müttefik oldukları döneme aittir. İngiltere resmen müttefiklerinin arkasından dolanmaktadır.
Bu dönemin yaklaşık 10 sene sonrasında Navarin’de Osmanlı ve Mısır donanmalarını bu üç ülkenin donanmalarının ortak saldırısı yok etmişti.
İşte tarihten en büyük derslerden birisi budur. Kimse, dost, kardeş, arkadaş, akraba, yakın değildir. Her zaman, her yerde, daima milli çıkarlar en önde olmalıdır.
Olmadık bir Osmanlı-Rus savaşının altından, “Sırbistan’ın özerkliği” maddesi önümüze konulmuştu. Çünkü, kaybedilmiş bir savaş vardı, imza atmak zorundaydık.
BUNUN İÇİN DE, HER TÜRLÜ SİLAHLI TEHDİDE MEYDAN VERECEK BAĞLANTILARDAN KAÇINMAK VE DE BİR MALİ YÜKÜMLÜLÜK YARATACAK EKONOMİK MÜKELLEFİYETLERİN ALTINDA OLMAMAK GEREKİR.
(Devam Edecek)
[1] Rumeli’de, Türkler arasında 18. Yüzyılda başlayıp, 19. Yüzyılda gelişen bir zenginleşme devresi vardır. Feodal bir yapı oluşturma çabası olarak da adlandırılabilecek bu oluşum, İstanbul’u da rahatsız ediyordu. Özellikle Vidin, Ruscuk gibi yerleşim merkezlerinde devlet otoritesine karşı, yerel yöneticiler baskı uygulayan bazı ayan mesubu aileler vardı. Alemdar Mustafa Paşa da bu zenginlerden biridir. Ancak o hep devlet tarafında olmuştur.
[2] IV Mustafa sarayda özel dairesine hapsedildi. Alemdar Mustafa Paşa’nın içinde bulunduğu mekanı infilak ettirerek vefat ettiği gün, sarayda öldürüldü (15 Kasım 1808).
[3] Stanley Lane Poole; Lord Stradford Canning’in “ Türkiye Anıları” Yurt Yayınları, Ankara, 1988 s.9 v.d.
[4] A.g.e. s. 37,38.



0 Yorum