Ana sayfa » KEÇECİZADE FUAT PAŞA’NIN SİYASİ VASİYETİ

KEÇECİZADE FUAT PAŞA’NIN SİYASİ VASİYETİ

Haziran 21, 2021

m

                                   VASİYETNAME-İ  SİYASİ

Osmanlı azam-ı siyasiyunundan sadr-ı esbak Keçecizade Mehmet Fuat Paşa merhumun Fransa’nın bahr-i sefid sevahilinde kain “ Nis “ şehrinde bulunduğu zaman ve vefatından birkaç vakit mukaddem cennetmekan Sultan Abdülaziz merhuma hitaben yazıp irsal ve takdim eylediği vasiyenamedir ki hafidleri (torunları) Hikmet Bey Efendi tarafından ihda olunmuştur.

                                              PADİŞAHIM

 Birkaç gün ve belki birkaç saatten ziyade ömrüm yoktur. Bu kalan müddeti de büyük ve mukaddes bir vazifenin ifasına hasretmek ve son efkarımı yani müddet-i medide-i hidmeti ba-nekbet-i acizanemin esmar-ı mürr-ül-mezakını (belli bir süre yerine getirdiğim acizane hizmetlere ilişkin acı kıssaları) zir-i pay-i itilayı mülukanelerine vaz’ eylemek isterim (mülk sahibi olarak huzurlarınıza sunmak isterim). Rakimem (yazdıklarım) piş-i nazar-ı hümayunlarına konulduğu hinde (yüksek huzurlarınıza koyulduğu zaman) kulunuz bu dar-ı fenadan el çekmiş bulunacağımdan artık bu kerecik ifadatıma havale-i sem’-i itidal (ifadelerime kukak verilebilir) buyurulabilir. Derice-i lahidden (lahdin veya mezarın kapısından) çıkan avaz daima sıdk ve savabdan (doğruluktan) demsaz ola-gelmiştir. Yed-i müeyyed-i hümayunlarına vedi’ayı ilahiye (elinize Allah’ın emaneti) olan makam-ı hilafetin şanı gibi muhataratı dahi büyüktür. Veza’ifini layıkıyla ifa etmek içün zat-ı hünayunları gayet büyük ve mükedder bir hale her şeyden evvel ve her kesten ziyade vakıf ve cazim (kararlı) olmalısınız ki o hal al-i Osman devletinin muhatarada bulunmasıdır.

Ciranımızın (komşularımızın) terakkiyat-ı seri’aları (hızli gelişmeleri) ve ecdadımızın hati’at-ı gayr-ı müvecceheleri (uygun olmayan yanlışlıkları) bu günki günde bizi o derece buhranlı bir mevki’e ilka etmiştir ki bunun tehlike-i azime ve mübremesinden kurtulmak içün zat-ı hümayunları masabakla (geçmişle) külliyen rişte-i taalluk (ilişkilerin tamamen kesilmesi) ile devlet-i aliyelerini kesb-i kuvayı cedide cihetine sevk ve tesrib buyurmağa (yönlendirmeye) mecburdular. Bazı nadan vatanperverler vesa’it-i kadimemizle şevket-i kadimemizin kabiliyet-i iadesini zat-ı şahanelerine inandırmak isterler. Zihi (yaşasın , bravo) hatayı vahim-ül-akabe zihi afv olunmaz hayal ! Ne’am (evet) . Eğer hem-cuvarlarımız (komşularımız) ecdadımız asrındaki hallerinde kalmış olsaydılar vesa’it-i kadimemizle zat-ı hümayunları avrupanın mer’iyyül hakim-i hükmü (sözü geçen sahibi) olmaktan asan bir şey olamaz idi. Ama sad hayf ki (yüz kere yazık ki) avrupada şimdiki ciranımız bundan iki yüz sene evvelki hallerinde değildirler. Hepsi birden yürümüşler ve ileriye gitmişler ve bizi de geride bırakmışlardır.

Vakıa biz de yürüdük ve şimdi devlet-i aliyeniz ecdad-ı azamları asır ve zamanlarındaki heyet-i hükumetlerin mahrum olmuş oldukları esbab-ı malumata malik olduğunda şüphe yoktur. Fakat ne çare ki yalnız eski zamana nisbetle görülen şu tefevvuk (üstünlük) asrımızın ihtiyacatına vefa etmek derecesine vasıl olmağa daha çok mesafe vardır. Bu günki günde devlet-i aliyelerinin Avrupa kıtasında paydar olabilmesi yalnız eslaf-ı azamları kuvvetlerine erişmek ve belki anları geçmek değil , şimdiki hem-cuvarımızın kuvvetine erişmek ve belki anları geçmekle ancak hasıl olabilir. Muradımı daha ziyade izah ederim. Devlet-i aliyeniz İngiltere kadar kuvayı maliye ve Fransa kadar ulum ve maarife ve Rusya devleti kadar asakire malik olmadıkça selamette olamaz derim. Bizce çok terakki yine bir şey değildir. Devlet-i aliyece behemahal sair düvel-i avrupanın vasıl olmuş oldukları derece-i terakkiyenin hasıl olması elzemdir.

Dünyanın birincisi olan memalik-i şahaneleri düvel-i avrupadan her kangısı olursa olsun ana tefevvuk (üstün) etmek esbabını baliğ-en-ma-beliğ cami’dir (ziyadesiyle sahip olması gerekir). Fakat buna ittisal-i mutlaka bir şartladır. O da bilcümle usul ve nizamat-ı politikiye ve mülkiye ve hukukiye tecdididir. Kurun-u salifede (geçmiş asırlarda) heyetin selametini mucip olmuş olan bir takım usul ve kavanin vardır ki heyet-i içtima’iye-i hazıraca muzırrdır. İnsan musta’id-i kemalat (gelişmeye uygum) olduğu gibi istikmal-i esbab-ı içtima’iyesine (sosyal hayatını geliştirmeye) çalışması dahi vazifesidir. Hilkat-i beşeriyemizin şu muktezası (insanlığın yaradılışının gereği) ahkam-ı diniye-i islamiyeye dahi tamamiyle muvafıktır. Zira şer’-i mübin-i İslamiyet bu alemde dünya ve ebnayı dünyanın ilerisine mahsus ne kadar hakayık-ı akliye ve hükmiye var ise anları bir minhüm cami’dir (onların hepsini içine alır). Ve ne kadar bu din-i mübin namına heyet-i içtima’iyemizin terakki yolunda meşy (yürüyüşü) ve hareketine zincir-bend-i muhalefet (karşı çıkarak engel) olmak z’um ve iddiasında bulunanlar var ise asıl anlar delalettedirler. Edyan-ı sairenin (diğer dinlerin) kaffesi bir takım layetegayyer (değişmez) ukud (şartlar – akitler) ve mesail-i aka’id ile mukayyet olup bunlar terakki-i efkar-ı beşeriyeye nice asırlar hail olmuş iken yalnız şeref-i islamiyet bir takım sera’ir-i teslisiye ve ma’sumiyet kaidelerinden azade olduğu cihetle bize alemin terakkisi ile beraber gitmeyi ve kaffe-i tasarrufat-ı akliyemizi ila-gayr-ül-nihaye tevsi’ ile (sonsuza kadar genişletme) ( …) tenbih-i celilinde bize envar-ı marifeti (bilginin aydınlığını) ta aksayı Çin ve Maçin’de bile aramağa talim eyler.

Ulum-u İslamiye ulum-u ecnebiyeden ayrı ve gayrı bir şeydir zannolunmak dahi caiz değildir. İlim bir der-horşid-i cihan-efruz  (cihanıparlatan bir güneş) gibi nur-bahş-ı alem-idraktir (aydınlık alemi anlamaktır). Ve madem ki itikadımızda İslamiyet bilcümle hakayık ve irfanın merkez ve mebde’idir : Muktezayı tecelliyat-ı ilahiye Mecusi ve islam , Medine ve Paris nerede ebnayı beşere nafi’ (yararlı) yeni bir nesne icat ve ibda’ olunur ve kangı kavimde bir marifet-i cedide zuhura gelir ise ana derhal İslamiyet mutasarrıf olmak emr-i tabi’idir.

Bu takdirce avrupanın ibda’-gerdesi olan (bulduğu şeyler) kavanin ve vesa’it-i muamelat-ı cedideyi isti’are etmekliğimize (kendimize mal etmeye) hiçbir mani’ ve mezahim (sıkıntı) yoktur. Usul-ü diniyemize dair epeyce tetebbuatım olduğundan hakikat-ı islamiyeye gayr-ı muttali’ değilim. Varidat-ı hatır-ı fatırın tazammun edeceği hüküm ve manaları (Allah’ın kazandırdığı hüküm ve anlamlarını) bilecek kadar zihnimde huzur ve küşayiş (açıklık) henüz zail olmadığından terk-i dağdağa-i dünya (dünya dertlerini terk) ile cenab-ı malik-ül-mülke (Allaha’a) teslim-i emanet edeceğim bir zamanda veli-nimetime ve din ve vatanıma karşı mürtekib-i cinayet ve hıyanet olmayacağım bedihidir. Binaenaleyh zat-ı hümayunlarına sadakat-ı vicdan ile yemin ederim ki şu avrupadan alınacak her bir usul ve nizamat-ı cedidede ahkam-ı diniyemize kat’an (asla) ve katibeten (hiçbir zaman , tamamen) mugayeret (aykırılık) yoktur ve şunu dahi kasem ederim ki şevket-i islamiyenin selameti işbu usul ve nizamatı bila-te’ehhür (gecikmeden) ittihaz ve ihtiyara mevkuf menuttur (bağlıdır). Bunlarsız avrupada hiçbir devletin bekası mümkün değildir.

Şunu dahi kasem ederek temin ederim ki devletimizin usulünü tebdil ve tahvil ederek mugayir-i diyanet bir hareket ihtiyar olunmuş olmayacağından başka bununla kaffe-i milel-i islamiyeye ecdad-ı azamlarının en bülend iştiharının (en yüksek şöhretinin) ibrazına muvaffak olamamış olduğu hidmet-i meşkure ve meşru’a ve makbule ve memduhayı ifa buyurmuş olacaklardır (şükranla yad ve kabul edilecek hizmeti yerine getirmiş olacaklardır) …    Teceddüt kuvamız emr-i mühim ve azimi bir çok mesa’ili müştemildir ki bunların tafsiline kıvama müstevli olan za’afın ve müddet-i bakıye-i hayatımın müsaadesi yoktur. Fakat zat-ı hümayunları muhibb-i sadık ve birader-i gayr-ı müfarıkı (ayrılmaz kardeşi) olduğum zat-ı ali Kadir gibi bir kar-ı güzari-i devlete (becerikli bir şahsa)  maliktir ki o zat devlet-i alilerinin necat ve selametini ne esbab ve vesaitin vücuduna mevkuf olduğuna her kesten ziyade vakıftır. Heman cenab-ı hak o vücud-u nadir-mevcudu pek çok zaman efendimize bağışlasın. Zat-ı hümayun-u şahanelerine bir şey arz etmemişimdir ki o bezr-i cumhur-u hurde-kare (inceden inceye araştıran verimli kimselere) danışıp tasvibini istihsal etmemiş olayım. Bir büyük padişahın hüsn-ü nazar ve itimadı vükelasına daima bir kuvvet-i taze verdiğinden müşarünileyh bilcümle vüsuk (inan) ve emniyet-i şahanelerine mazhar olmalıdır. Zat-ı şahanelerine şunu dahi tavsiyeye cesaret ederim ki hidmet-i devlet-i aliyelerine vakf-ı nefs etmiş (hayatını vermiş) öyle hayır-hah bendelerinin dirayet-i müsellemesi vukufsuz (bilgisiz) rüfekasının tas’ibatına (zorlaştırmalarına) uğramasın. Zira arayı sa’ibe ve hakikat binanesi mansıb-ı idrakten mazul adamlarla (işle ve gerçeklerle ilgisi olmayan adamlarla) beraber gitmek mecburiyetinde bulunmaktan ziyade müşarünileyhi meftur edecek (üzecek) bir şey olamaz.

Münasebat-ı hariciyemiz üzerine çend (birkaç) kelime arz etmeliyim. Devletimizin bu cihetle olan vazifesi sahihen güç ve ye’s verecek bir haldedir. Düşmanlarımıza yalnız mukavemete adem-i kifayetimiz cihetiyle ecnebi dost ve müttefik aramağa mecburuz. Bunların da yek diğeriyle olan muhasede (hasetleşme) ve muhasama ve zaten haksızlıklarıyla beraber kuvvet ve kudretleri bizi tarifi na-kabil bir hal ve mevki’e getirmiştir ki edna bir hukukumuzu muhafaza etmek ecdadımızın birkaç padişahlık memleketi zapt ve teshire sarf etmemiş oldukları kuvvet ve himmete muhtaçtır.

Müttefiklerimiz içinde İngiltere devleti birinci tabakadadır. İngiltere’nin politikası dostluğu kavanin ve nizamatı gibi metindir. Devlet-i müşarünileyhanın bize ettiği ve edeceği büyük hidmetlerinde hiçbir vakitte bizce istğna (sakınca) kabil değildir. Her ne zuhur eder ise etsin dünyanın en mutasallib (sert sağlam) ve celil-ül-asar (yüksek vasıflı) bir kavmi olan İngiliz milleti bizimle ittifak etmekte daima diğerlere müsabık olacağı gibi daire-i ittifakımızdan dahi her halde en geride kalacağı umur-u bedihiyedendir. İngiltere’nin bizi terk etmesini görmekten ise eyalatımızdan bir kaçını elden çıkarmak kullarınca ercah ve evladır (uygundur).

Fransa devleti nihayet derece-i hatırı gözetilecek ve ele alınacak bir müttefiktir. Bu da yalnız bize bir suret-i mü’essirede iane (yardım) etmeye muktedir olduğu içün değil belki bize senan-ı helaki (çöküşü) uzatabilmesi havf ve mütalaasına mebnidir. Faris-i meydan-ı dilaveri olmakla şöhret-gir olan millet-i müşarünileyhanın ef’alinde garaz ve ivazdan (niyet ve karşılıktan) ziyade sevk-i vicdanına itba’ etmek (uymak) adeti ve düşmanlarında bile velvele-i hüsn-ü siyt ve şan (iyi şan ve şöhret) ve ulüv-vü-efkara (yüksek fikirlere) meyl ve incizabı (çekilmesi) muktezayı mizacidir. Bu cihetle öyle bir fütüvvet-kar (mert karakterli) milletin çare-i muhafaza-i ittifakı efkarıyla beraber gitmek ve hem de  dide-i tasavvur ve tahayyülünde görünecek asar-ı terakkiyat meydana getirilmekle hasıl olur. Fransa bir kere davamızdan meyus olur ise bize muzırr sur ve tedabire meyl ile cümleye pişva olarak karımızı itmam edeceğinde şüphe yoktur.

Avusturya devleti avrupaca olan alakaları ga’ilesiyle mukayyed olduğu cihetle şimdiye kadar memalik-i şarkiyece olan nüfuzunu tahdide mecbur olmuş ve Kırım muharebesi esnasında dahi pek büyük bir hatada bulunmuştu. Devlet-i müşarünileyha Almanya ittihadı dairesinden çıkarıldığı cihetle badema dâhiye-i şimaliyeyi (kuzey meselelerini) daha ziyade çeşm-i ima’anla (dikkatle) göreceğinden ve muhataranın devlet-i aliyece ne kadar mübrem ise kendisince dahi o rütbe muhakkak olduğuna kesb-i yakin edeceğinden (bilgi sahibi olacağından) ve Viyana kabinetosunun politikası rü’yet ve metanetle idare olundukça Avusturya devleti devlet-i aliyenin daima bir müttefik-i tabi’isi olacağına şüphe yoktur.  Hıtta-i şarkiyenin (doğu bölgesinin) yüz seneden beri asayişini ihlal etmekte olan ve cümlenin malumu bulunan büyük fenalık Avusturya devletinin bilfiil ittifakı ve düvel-i muazzamanın dahi devlet-i müşarünileyhimaya iltihakı ile def’ olunabilir.

Prusya’ya gelince devlet-i müşarünileyhima bu ana değin mesail-i şarkiyemiz hakkında külliyen bir hal-i bi-kaydide bulunmuştu (doğu meseleleri ile ilgili kayıtsız kalmıştı). Acul (acil) bir politikaya itba’ ederek (uyarak) Almanya’yı birleştirmek emel ve tasavvuru uğrunda bizi feda etmesi melhuzdur. Fakat temenni olunan ve er geç zuhura geleceği bedihi olan ittihat hasıl olduğu gibi Almanya dahi sair düvel-i garbiye derecesinde mesele-i şarkiyede alakadar olduğunu derk ve hissedeceği ba’id-ül-ihtimal (olasılık dışı) değildir. Allah vere de Avusturya’nın muhalefatına Rumeli kıtasında kain eyalatımızı çar naçar istilaya düşmanlarımızı sevk ile varis olmak da’iyesinde bulunmuş olmaya. Sevk-i kelam bittabi düşmanımız olan  Rusya devletine intikal ettirir. Devlet-i müşarünileyhanın şarka doğru tevsi’i moskofluğun hasayis-i mübremesindendir. Ben de Rusya ministrosu bulunmuş olaydım Konstantiniye’yi fethetmek içün cihanı tarumar ederdim. Rusyalıların etvar-ı tasallutkaranelerine izhar-ı ta’accüb ve şikayet etmemeliyiz (Rusların saldırgan tavırlarına şaşırmamalıyız). Vaktiyle kayzer-i Konstantiniye devletine ettiğimizi şimdi anlar bize bir tarz-ı ahirde yapıyorlar. Moskoflunun tecavüzatından kendimizi muhafaza içün yalnız hukukumuza istinad etmeklik ayn-ı gaflet ve hiffettir (gaflet ve hafifliktir). O tarifçe bize lazım olan şey başlıca kuvvet-i kahiredir (üstün güç olmaktır). Bu da iade-i hayatına çalışılan bizim tab ve tuvanı (gücü) kesilmiş eski kuvvetimiz değildir. Belki müte’ahhirinin (sonradan gelenlerin) tahkikat ve keşfiyat-ı ilmiyeleriyle bütün milel-i avrupanın ellerine verdikleri yeni ve dayanılmaz kuvvetidir. Çar Deli Petro zamanından beri Rusya devleti muhayyir-ül-ukul (akıllara durgunluk veren)  terakkiyat icra edip mamelekinde yapılmakta olan demir yolları kariben kuvvetini on katına iblağ eyleyecektir. Kullarına en ziyade dehşet veren şey Avrupa milletlerinin umum ve ekseri Rusya’nın tecavüzat-ı atiyesine yavaş yavaş tahammüle ülfet ediyor gibi görünmesidir. Merkez Asya’da cereyan etmekte olan vukuat hakkında İngiltere’nin suret-i bi-kaydide görünmesi kullarını deryayı hayret ve haşyete saldığı gibi eyalat-ı Kafkasiye’nin teskin-i ihtilalatı üzerine Rusya devletinin mevki’ince hasıl olan tahavvül-ü azim dahi fevkalade mucib-i hadşe-i derun olmaktadır (iç sıkıntısına sebebiyet vermektedir). İşte şu mütalaalara mebni hüda-negerde (Allah göstermesin) Rusyalının bize en şiddetli hücumu Anadolu kıtasına doğru olacağı kullarınca şa’ibe-i iştibahtan (şüpheden) beridir.

Bu cihetle bilcümle himem ve ikdam muvaffakıyet-i encam-ı şahaneleri kuvayı berriye ve bahriyemizin tanzimi cihetine matuf ve masruf buyurulmalıdır. Kim bilir müttefiklerimiz her vakit imdadımıza yetişmeye muktedir olabilirler mi ? Avrupa’ca dahili bir gaile ve Rusya’da bir Bismarck zuhuru alemin halini değiştirebilir. Devlet(in) de hatadan müberra (arınmış) olamadığını teslim ederim. Ve bunlar her kesten ziyade nakayıs ve hataya müpteladır diyebilirim. Fakat dünyada usul-ü hükumet-i cebriyenin en muhiş (muvahhiş-korkunç) ve muhavvefi (korkutulmuşu) olan Rusya devleti yüz milyon barbarın başına geçip bunları medeniyetin tehiye ve idad eylediği esliha (hazırlayıp geliştirdiği silahlar) ile teslih ve teçhiz ederek her adımda Fransa cesametinde bir eyalet ve emaretin nam ve nişanını sahife-i alemden mahv ve nabud (yok ederek) ve bir taratan asyayı kuvayı kahiresiyle istila ve teshir ve diğer taraftan islavlık ittihadı efkarıyla avrupanın esas istiklaliyetini rehin-i indiras (yok) etmekle beraber ara sıra dahi sulha aşk ve muhabbetinden ve fütuhat-ı cedideye sahihen ve halisen adem-i rağbetinden laf-ı güzafına (boş laflarına) şayan-ı istiğrab (hayrete değer)  bir kayıtsızlıkla izhar olunan ağmaz (hoşgörü) ve müsamahanın ser ve hikmet-i beliğasını tefehhüm-ü akl-ı kasıranemce (aciz aklımla) bir türlü kabil olamıyor.

Rusya bahsi kelamı bittabi’ İran devletine de intikal ettirir. Fitne ve heyecandan gayr-ı hali ve şi’ilik taassubu ile …. ve malı olan İran devleti cemi’i zamanda a’damızın (düşmanımızın) mu’in (yol göstericisi) ve yaveri ve Kırım muharebesinde dahi Rusya’nın hem-ahenk ve kafadarı olmuş idi. Ol vakit niyat-ı hasmanesini fiile çıkaramayışı dahi mücerred düvel-i garbiye diplomasiyasının tedabir-i müteyakkızaneleri eseridir. Bu günki günde büsbütün Petersburg kabinetosunun fermanberidir (fermalarına uyar). Devlet-i aliye harekatında serbest ve muhtar oldukça nadan ve natuvan ve itibarsızlıkla sahib-i unvan olan İran bizimle maraza çıkaramaz. Fakat Rusya ile aramız bozulduğu gibi politikaca bu devlete mutava’atkarlığı ve hususiyle devlet-i aliyeye olan adavet ve hasedi eseri olarak riayet-i hatırına her ne denli (kadar) çalışılsa yine en kavi düşmanımız sırasında bulunacağı bi-iştibahtır (şüphesizdir). Şükürler olsun ki devlet-i aliye idare-i vahşiyane altında ezilmiş ve davayı saltanat eder ümeranın dest-i keşmekeşlerinde kalmış olan ve her taraftan  bir takım akvam-ı seniye ile muhat olan Acemistan’ı daire-i hürmet ve edepte tutabilecek kuvayı maddiye ve maneviyeye maliktir. İran tarafında asyaca olan menafi’imize müteallik ve bizce külliyen meçhul birkaç muğlak meseleler vardır ki bunları zat-ı şevket-simat hazret-i padişahilerine yalnız Ali Paşa bendeleri tarif ve takrir edebilirler.

Yunanistan’ı da unutmayalım. Vakıa Yunan devleti hadd-ı zatında bir şey demek değilse de bir hasım devlet elinde müz’iç bir alet olabilir. Avrupa şuarası devlet namına bu zıll-ı bi-cesim (gölge küçük) hükumeti bir masru’ (sara hastalığına tutulmuş) na-berceste (sağlıksız) asa bil-bedahe (ansızın) mecmu’a-i heyet-i düvele yazdıkları vakit bundan iki bin sene evvel münkariz olmuş (çökmüş) bir milleti ihya ediyoruz zannetmişler idi. Fakat “  Omeros “ ile “ Aristo “ nun kadem-nihade-i-mehd-i vücud (ayak bastığı beşik) oldukları memleketin eski saltanatını iade edelim derken bir büyük fitne ve şekavet ve haydutluk ocağı uyandırdılar. Vakıa devlet-i aliye Rum tebası içinde dirayetkar memur bulabilir ise de Rum milletinin muktezayı tıynet-i asliyeleri devlet-i aliyeye daima adavet (düşmanlık) üzere bulunması emr-i tabi’idir. Her çend (defa) eski Yunanlıların satvet-i kadimeleriyle şimdiki Rumların bulunduğu zamanın mabeynini bir uzun müddet fasıl (bölüp) ve bu müddette kavm-i mezkur eski hasleti kaybederek ahlak ve terbiyece mezleka-i cehalet ve nadaniye (kabalık ve cehaletin kaygan zeminine) nazil olmuş (inmiş) ise de muktezayı gurur-u mecnunaleri nezd-i evveliy-yül-nihade (ilk adım atmaları) kadr-i kadiminden beri ve şikeste ve dun (kırık ve alçak) olan ve devlet-i şarkiyeyi bir zaman daha iade etmek ümidinde kalabilirler. Mağrur ve mütelevvin (kararsız , renksiz) işbu kavm-i müstehakk-ül-levmin (bu uğursuz kavmin) teşebbüsat-ı hasmanesinden bizi yine kendi kibir ve nahvetleriyle (kendini beğenmişlikleriyle) ahali-i şarkiyeyi günden güne kendilerinden tenfir (nefret) ve tebrid (soğutma) eden hodpesendi ve enaniyetleri (bencillikleri) vikaye edecektir. Mütalaat-ı mesrudeye (yapılan açıklamalara) binaen devlet-i aliye Rumları mümkün mertebe sair teba-i huristiyaniyesinden bir hal-i bi-ganegi (ayrı) ve teba’üdde (uzakta) tutmalıdır. Ve alel-husus Bulgarları ne Rusya ve ne Katolik kiliselerine meylettirmeksizin Rum kilisesinin ribka-i esaretinden (esaret ilmiğinden-halkasından) tahlis etmelidir. Ve bir de bab-ı ali Ermenileriyle Rum kiliselerinin içtima ve ittihadı yolunda edilecek entrikalara hiçbir veçhile iğmaz ve müsamaha etmemelidir (göz yummamalı ve hoş görmemelidir).  Ve belki teba-i hıristiyaniye içün de efrad-ı beşeri rehabinin (ruhanilerinin) nüfuzundan kurtarmak bir birleriyle telif ve takarrüb eden mutekidat-ı feylesofanenin intişarına hidmet eylemektir. Mamafih itikadımca devlet-i aliye içün muhassenatı en müsellem olan politika devletin her türlü münaza’a ve mesa’il-i diniye mafevkinde (üstünde amir olarak) bulunmasıdır. İdare-i dahiliyemizde bilcümle himem ve mesaimiz ahali-i şarkiyeyi teşkil eden anasır-ı muhtelifenin bir birleriyle imtizaç ve ittihatlarıyla millet-i vahdet haline konulmasına matuf olmalıdır. Bu ittihat hasıl olmadıkça devletimizin bekası bana bayağı (uygunsuz) muhal kabilinden görünür. Zira bu devlet-i cesime bundan böyle bilhassa ne Rumların ve ne İslavların ve ne de şu veya bu kavmin olamaz. Şark devletinin bekası ancak ahali-i şarkiyenin ittihadıyla olur.

Bir büyük Almanya ve kırk milyon nüfusu havi bir Fransa ve hududu yed-i kudretle (güçle) yapılmış olan İngiltere gibi düvel-i muazzama muktezayı kuvayı kahire ve mamuriyet-i aleme fa’ide-i zahireleri bu kar-gah-ı alemde bir zaman daha ferman-fermayı istibdad ve istikrar olabilirler. Fakat ne kendileri ve ne heyet-i içtimaiye-i beşeriyeye hayrı olmayan Karadağ ve Sırp ve memleketiyn ve mesela bir Ermeni devleti cihan-giran-ı eslafın eyadi-i keşmekeşlerinden (karma karışık ellerinden) arta ve yalnız kalmış bir takım kavmiyetlerdir ki bunlar bundan böyle gelecek mütegallibenin şikarı (avı) olmaktan ve bu cihetle ebnay-ı beşerin (insan oğlunun) terakkiyatına ve dünyanın sulh ve asayişine mazarrattan başka fa’ideleri olamaz. Asrımızda teşkilat-ı düveliye usul ve kaidelerinin paydar olmağa en kabiliyetlisi büyük milliyetlerden mürekkep ve müteşekkil olanlardır. Bu cihetle devletimizi inkırazdan kurtarmanın çare-i münferidi memleketimizde mecu(t) olan kavmiyet-i muhtelifeyi ihtilaf-ı ayin ve mezhebe bakmayarak cedid ve vasi’ ve metin bir esas üzerine yeniden tesis ve tanzim etmektir. Ve böyle bir usul-ü müsavatın teba-i hıristiyaniyeye ebvab-ı menasıbı küşad eylemesi tabi’i (makam kapılarının açılması) olup bunda dahi bizce cidden ve hakikaten müşkülat vardır. Yakın vakitlere kadar kendilerini taht-ı itaatte tutan ribka-i tahakkümnden kurtulan hıristiyanlarımız eski malik-i rikablarına (mal sahipliklerine) rekabet etmekle tek ve taz (öteye beriye) isticalleri (koşuşturmaları) gün gibi zahir ve alel-husus Ermenilerin bu babda olan verziş (gayret) ve inhimak (üzerine düşerek) ve tehalükleri (koşuşturmaları) cümleye fa’iktir. Rüteb (rütbeler) ve memuriyetler hıristiyanlarda yalnız ittihad-ı ebnayı vatan kaide ve usulünü kabul edenlere hasrolunmalıdır. Kaffe-i teba-i hıristiyaniyemiz ruhani ve politiki iki diyanetle mütedennidirler. Devlet-i aliye bunların diyanet-i ruhaniyeleri hakkında külliyen ittihaz-ı usul-ü bitarafi ile bilcümle dikkat ve itinasını politikiyeleri cihetine atfetmelidir. Çünki bunların efkar-ı politikiyesinde bekamızla telif ve imtizacı na-kabil pek çok şeyler vardır. Vüzerayı devlet-i aliyeden birinin falan veyahut filan diyanette bulunmasında be’is olmayıp fakat ittihad-ı ebnayı vatan usulünün mugayiri olarak bir Bizantis devleti veyahut bir Van kraliyeti teşkilinin taraftarı bulunur ise , çünki bu mukaveleler cemiyetsiz adam demek olacaklarından bunların memuriyetten def’ ve teb’idleri derece-i vücübtandır. Hülasa bizce memurda aranılacak ebnayı memleketin müsavatıyla vücud-u devlet ve vatanın vahdeti usulünü kabul ve tasdiktir.

Ancak bu usul mahasin-i şümulün hamil olduğu (içine aldığı) esmar-ı nafia (bayındırlık işleri) ve muhayyer-ül-ukulü iktitaf (akıl yoluyla seçilmiş çözümler) devlet-i aliye ve memalik-i şahanelerinde ihkak-ı hukuk madde-i mutena-bihasının (hukukun yerine getirilmesi önemli maddesi çerçevesinde) mihver-i layıkında (hakkı olan istikamette) cereyanı içün mahakimin islah ve tanzimine sarf-ı nakdine-i ihtimam (özen sarfedilmesine) muhtaç ve mütevakkıftır. Vakıa bu emr-i asirdir (zor bir iştir). Fakat vücub ve ehemmiyeti müstağni-i tefsirdir (yerine getirilmesi ve önemi yorum dışıdır). Mahakimin tanzimiyle usul-ü ihkak ve teba ve zir-i destan padişahlarının  (mevcut padişahlarının) mal ve canı bir emniyet-i sahiha altına alındıktan sonra devlet-i aliyelerinin en birinci derecede mütehettim-i zimmet-himeti olacak (yapılması gereken yükümlülüğü) olacak tedbir-i tarik ve ma’abirin teksir ve tevfiridir (önlem yollarının çeşitlendirilmesidir). Memalik-i şahanelerinde dahi Avrupa memalikinde olduğu kadar demir yolları vücuda geldiği gün zat-ı me’alisimat cenab-ı mülukanelerinin dünyanın birinci devletinin padişahı olmuş olacakları vareste-i kayd-ı beyandır. Heyet-i içitmaiye-i beşeriyenin esas mücerredi ve devletlerde maddi ve manevi her türlü ulüv-vü şan (her türlü yüksek şan ve şeref) ve menziletin (ve rütbenin) menşe’ (kaynağı) ve müfizi (feyiz vereni) olan ve bu cihetle ehemmiyeti tabir ve tarife gelmeyen bir madde dahi maarif-i umumidir.  Donanma , asker , mülk hepsi bununla kaim olup böyle bir esas kavi olmadıkça ne kuvvet , ne istiklaliyet , ne hükumet ve ne de devam-ı feyz ve terakki elhasıl hiçbir şey tasavvur edemem.

Ahkam-ı diniyemizin bu derece hüner ve maarif-perver olmasıyla beraber bir çok esbaba mebni memleketimizde maarif pek geride kalmıştır. Halbuki bizde mevcut olan bihesap medaris ve idareleri içün bila-faide sarf ve itlaf olunmakta olan la— mebaliğ bir büyük usul-ü maarif-i umumiye-i milliye teşkili içün elimizde hazır ve tükenmez bir sermayedir. Bununla şu tasavvur-u hayrı hayyiz-i fiile çıkarmağa muvaffak olamadım ise bu da mücerret mütevaliy-yül-zuhur bir takım esbab mania hayluletine mebnidir. Dünyada bundan şanlı ve müsmir bir hidmet daha tahayyül olunamayacağından bu yolda ahlafımın muvaffakıyetini temenni ederim. Yukarıdan beri arz eylediğim mülahazattan dolayı ihvan-ı dinimin ekserinin bana mübalatsızlık (özensizlik) isnadıyla arkamdan t’an ve teşni’ edeceklerini (kötü sözler söyleyeceklerini) biliyorum. Anlar benim ne efkarımı ne de lisanımı anlayabilecek bir halde bulunmadıklarından bence mazurdurlar. Fakat korkarım ki bir gün “ Bana kafir diyenin kendinde iman olsa – Dinime ta’n edecek bari Müslüman olsa “ cahil sofulardan ziyade Müslüman mütedeyyin olduğumu ve islamın selameti uğruna fedayı can edenlerde bile kulunuz kadar çalışmış kimse olmadığı ve eğer iş anlara kalsa bizi mutlaka kenar-ı tehlikeye getireceklerinde şüphe olmadığı sabit ve bahire (açık) olur ise de havfım bu ki o zaman iş işten geçmiş olmaya.

Her türlü kavanin-i ilahiye ve beşeriyenin bize talim eylediği birinci vazife muhafaza-i zatiye kaidesi olup kullarının dahi müteşebbis-i icrası olduğum ıslahatta şevket-i islamiyenin beka ve muhafazasından başka hiçbir maksat ve matlab-ı manzurum olmadı. Şu kadar ki bekamızı öyle bir takım israiliyata alel-amiya itikad etmekte aramayıp hakk-ı cel ve ala hazretlerinin gerek bu ümmet-i merhumeye (Müslümanlara) ve gerek milel-i saireye bahş ve itayı ilahisi olan envar-ı ilim ve marifet (bilimsel aydınlık ve beceri) yolunda taharriye çalıştım. Dest-i raşedar (titreyen elim) bundan ziyade yazmağa bi-iktidar olduğundan bu kadarla hatm-i kelam eder …

Ve hasb-el-beşeriye (insanlık haliyle) müptela olduğu nakayısla beraber ebnayı cinsine sa’y-i mertebe-hayra çalışmaktan bir an hali olmamış olan himl-i sakil (ağır yük) gavail (dertler) altında bila-tahassür ve ba-kemal-i teslimiyet ve tevekkül-ü mü’emmen muvahhid olarak terk-i libas müstear-ı hayat eden bir bende-i felaketzedenin hatıra-i dem va-pesini (son hatırası) olan  işbu layiha-i müstemendanesinin işbu bir zavallı tarafından yazılmış layihanın) nezd-i merhamet-i vefd-i hazret-i mülukdarilerinde (büyük padişahın bütün merhametlerin toplandığı nezdinde) is’af ve kabule sezaver buyurulmasını istirham eylerim.

Hitam

                          KEÇECİZADE MEHMET FUAT PAŞA

Fuat Paşa , tanzimat döneminin önemli figürlerinden birisidir. Büyük Reşit Paşa ekolünden gelmektedir. Esasen Askeri Tıbbiyeden mezun olmuş bir hekimdir. Büyük Reşit Paşa’nın teşviki ile önce Bab-ı Ali tercüme odasına girmiş ardından Hariciye Nezareti’ne geçerek çeşitli sefaretlerde , çeşitli ünvanlarla görevler almıştır. Bilahare kabinede görev alarak hariciye nazırı ve sadrazamlık yaptı.

Çok zeki ve aydın kafalı bir siyasetçi olarak temayüz etti. Vefatından az önce bu siyasi vasiyetnamesini kaleme alarak Sultan Abdülaziz’e takdim etti.

Düvel-i muazzamanın (avrupanın güçlü devletlerinin) bir toplantısı sırasında :

  • Dünyanın en kuvvetli devleti Osmanlı devletidir. Siz dışarıdan biz içeriden yıkamıyoruz !…

demesiyle meşhurdur.

 

 

İlgili Malumatlar…

0 Yorum

Bir İçerik Gönder

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir