Ana sayfa » BASİRETÇİ  ALİ  EFENDİNİN  SULTAN ABDÜLHAMİD’E  TAKDİM  ETTİĞİ  LAYİHA

BASİRETÇİ  ALİ  EFENDİNİN  SULTAN ABDÜLHAMİD’E  TAKDİM  ETTİĞİ  LAYİHA

Kasım 19, 2024

m

 

Askerin efkar ve niyeti vatanları uğrunda canlarını feda etmekten ibaret idi

BASİRETÇİ  ALİ  EFENDİNİN  SULTAN ABDÜLHAMİD’E  TAKDİM  ETTİĞİ  LAYİHA

BASİRET GAZETESİ:

Osmanlı Devletinin 19 .Yüzyılda yaşadığı yenileşme ve yapılanmanın bir örneği de basın hayatının canlanmasıdır.

İlk gazete olarak 1831 tarihinde Takvim-i Vekayi yayınlanmıştır. Resmi kaynaklı bir gazetedir. Osmanlı halkı ilk defa bir kısım haberleri basın aracığıyla duymak ve okumak fırsatını bu gazete ile yakalamıştır.

Ardından 1840 yılında  Miyop Churchill tarafından çıkarılan Ceride-i Havadis vardır. Churchill bir İngiliz vatandaşıdır ve İstanbul’da yaşamakta ve Amerikan konsolosluğunda konsolos yardımcısı olarak çalışmaktadır.  Bu arada karıştığı bir dizi garip olaylar sonucunda bir gazete imtiyazı sahibi olmuş, fakat İstanbul’daki yayıncılığı uzun süre devam etmemiştir [i].

Basiret Gazetesi ise 1869 yılında yayın hayatına girmiş ve arada fasılalarla 1878 yılına kadar bu yayın hayatı devam etmiştir.

İşte Basiret Gazetesinin imtiyaz Sahibi Ali Efendi, 1877 – 1878 Osmanlı – Rus Harbi (93 harbi) başlangıcında, balkanlardaki savaş alanlarını dolaşmış ve gördüklerini bir layiha şekline getirerek, saraya takdim etmiş; ayrıca, 1908 yılında da, bu layiha bir kitapçık halinde basılmıştır.

Biz bu kitapçığı, bu günkü dille iki bölüm olmak üzere yayınlıyoruz.

Diğer taraftan, Basiret Gazetesi ve İmtiyaz sahibi Ali Efendi hakkında ayrıntılı bir çalışmayı da yayınlamayı düşünüyoruz.

                               

                                                                YILDIZ’IN  HATASI

 

                                             DEVLET-İ  ALİYE VE RUSYA MUHAREBESİ

 

                                                                            1293

 

 

                                       ZAT-I  ŞAHANEYE  TAKDİM  OLUNAN  LAYİHANIN AYNEN                            

                                                                         SURETİDİR

 

  

                                                                         DERSAADET

 

                                                              İKBAL-İ  MİLLET  MATBAASI

 

                                       ÇEMBERLİTAŞ’TA  VEZİR  HANI  DERUNUNDA  NUMRO  10

 

                                                                                  1324 (1908)

 

BİN  İKİ  YÜZ  DOKSANÜÇ  SENESİNDE  VUKU’  BULAN  DEVLET-İ  ALİYE  VE  RUSYA  MUHAREBESİNDEKİ  HATALAR

Haziran’ın on altıncı gününden Eylül’ün yirmi birinci gününe kadar Rumeli’de mevcut savaş alanlarını dolaşıp İstanbul’a dönüşümde gördüklerimin ve naçizane kanaatimin yazılı olarak padişahımızın yüksek huzurlarına takdim olunmak üzere, baş katip Sait Bey Efendi tarafından tebellüğ olunmakla, aşağıda açıklandığı gibi arz ve beyanına başlandı.

Şöyle ki: Dersaadet’ten (İstanbul’dan) hareketle önce vardığım Varna’nın civarında bir çok yerlerdeki istihkamlar ve orduya mensup taburlar ile süvari ile süvari ve piyade ve topçu ve Mısırlı askerler ve hele Varna Hastanesi diğer  hastanelerden daha muntazamdı. Fakat heyet-i vükela (bakanlar kurulu) ve sair Dersaadet memurları ve ahalisi tarafından yardım olarak verilmiş olan araba ve binek atlarından Varna içün ayrılan hayvanlara Mısırlılar yeterince  bakamadıklarından olmalıdır ki hepsi zayıflamışlardı. Varna ve Dobruca cihetleri kumandanı bulunan Mısır Hidivi  İsmail Paşa hazretlerinin mahdumu Müşir Hasan Paşa hazretleri, genç olup düşünce ve davranışlarının da askerlikten başka bir şey olmadığını bazı belirtilerden  anladım.

Varna’nın eskiden ve sonradan yapılan büyük istihkamlarından yararlanılamayacağından adı geçen Hasan Paşa, bunlardan fazla on kadar büyük istihkamlar inşa ve bunlara İstanbul’dan getirttiği topları yerleştirmiş ve kendisi de her gün bu istihkamları dolaşmaktaydı.

Mısır feriklerinden Raşit Paşa dahi hakikaten gayretli ve çalışkandı. Varna’nın kurmay başkanı Albay Ziya Bey adı geçen Hasan Paşa’nın yaptırdığı yeni istihkamlar aleyhinde idiyse de sebebini anlayamadım.

Tulca sancağına sonradan katılmış olan Maçin’in Kaymakamı düşmandan henüz bir eser olmadığı halde, bu konudaki endişesinden dolayı kaçıp kurtulmak için Ruscuk’daki Müşir Eşref Paşa’ya bir telgraf çekip “ Moskoflar gelir imiş. karadan mı kaçalım, denizden mi ?” diye sormuş olduğundan başka, kendisinin önce kaçmasından dolayı, bölgedeki islam halkı dahi mal ve mülkü ve bütün hayvanlarını terk ederek gurup gurup Köstence ve Mecidye ve Mankaliye’e doğru hareket ve hicret etmişlerdir. Bu kargaşa arasında Çerkeslerin oralarda bazı uygunsuzlukları olduğu Dobruca ahalisi tarafından Varna mutasarrıflığına beyan ve şikayet olunmasıyla Varna mutasarrıfı Ali Bey oralara giderken Varna’da bulunduğumdan kendisine refakat ettim. Maiyetlerine birkaç zaptiye süvarisi alarak Balçuk, Menkaliye, Mecidiye üzerinden Dobruca ovasının ortasından geçip bir hafta dolaşarak bu sırada Çerkeslerin Bulgar köylerinden çaldıkları hayvanlar ellerinden alınıp sahiplerine iade edilerek Hacı Oğlu Pazarcığına vardık.

O sırada Balçık kaymakamı yedek asker yazılımıyla uğraşmakta olup Menkaliye kaymakamı Bahri Efendi dahi moskofların korkusundan istifasını verdi ise de Mutasarrıf Ali Bey şu sırada istifasını kabul etmedi. Fakat sonra yine duramayıp firar etmiş ve sonradan dahiliye nezaretine katılmakla başka bir yer  kaymakamlığına tayin kılınmıştır.

Mecidiye’de bulunan Mirliva Ali Rıza Paşa kumandasında on iki tabur piyade ve bir buçuk alay süvari olduğu halde Tulca Mutasarrıfı Fahri Bey’le beraber moskofların Sünne boğazından geçeceklerini haber almaları üzerine Mecidiye taraflarına kaçıp memleketi biçare ahaliyi yüz üstüne bırakmışlardır.

Tulca, Maçin, Harsova, Babadağı, Mecidye sırf islam ahalisi Dobruca ovasının susuz yerlerinde haksız bir sefalet içinde kalmışlardır ki, bunların şu felaket durumdaki hallerini tamamiyle tarif etmek insanın sabırlarını taşırır.

Bunlar oralarda iken Bulgar ahalisi dahi silahlarıyla beraber Köstence’ye gelip çocuklarını mağaralara yerleştirerek kendileri şimendifer istasyonu taraflarında toplandıkları ve bunların silahları alınması mümkün iken adı geçen Ali Rıza Paşa’ya birkaç defa söylenmiş ise de dinlettirilememiştir. Bu sırada adı geçen  Fahri Bey Tulca zaptiyelerini bir takım aciz göçmenlerin hizmetlerine tahsis etmek lazım gelir iken cümlesini kendi hizmetinde ve Tulca Bulgarlarının terk etmiş oldukları hayvanlarını ve faytonlarını alıp satarak akçesini zimmetinde alakoymuştur.

Osmanlı tebasından Tulca sancağında mukim Kazakların ve Avusturyalıların  ve Müslümanların yedi bin sekiz yüz koyun ile üç yüz kadar katır ve kısrak, öküz, manda ve ineklerini, Fahri Bey Mecidiye kaymakamı Halil Efendi marifetiyle sürdürüp götürmekte iken Hacı Oğlu Pazarcığında bulunan Varna mutasarrıfı Ali Bey yakalayıp adı geçen Halil Efendi sıkı yönetim nizamnamesi mucibince gereken cezanın tayini amacıyla Varna divan-ı harbinde icabına bakılmak üzere ilgili makama verilmek üzere zapt eyledi.

Bundan birkaç sene evvel Dersaadet Rusya sefir-i kebiri İgnatiyef Sünne tarikiyle Petersburg’a gittiği vakit Fahri Bey Tulca mutasarrıfı bulunduğundan, İgnatiyef’i fevkalade ağırlayarak çok iltifatına ve hediyesine nail olmuştur. İşte bunun şu davranışları devletçe bilinirken Ali Bey gibi muktedir bir zatı Varna mutasarrıflığından azlederek, önemi açık olan Varna gibi bir bölgeye Fahri Bey’in mutasarrıf tayin edilmesi hakikaten şaşılacak bir iştir.

Hacı Oğlu Pazarcığına geldiğimizde Albay Hidayet Paşa yedek asker yazımına memur olup Mısır Hidivi İsmail Paşa hazretleri tarafından gönderilen beş bin Remington tüfenklerini ve Tophaneden gönderilmiş olan beş bin kılıcı ahaliye dağıtıp süvari yazmış ise de biçare ora ahalisi kendi dertleri ile meşgul bulunduklarından istenildiği kadar asker toplayamamıştır. Hasılı bir hafta kadar Dobruca ovasında dolaştığım esnada hanesini ve hayvanını ve sair eşya ve emvalini terk ile yalnız çoluğunu, çocuğunu alarak yürekler dayanmaz bir halde binlerce ahalinin hicret etmekte olduğunu gördüm ise de, bunlara yardımda bulunmak ve bir taraftan Çerkeslerin köyleri basıp hayvan hırsızlıklarını men etmek üzere ne düzenli bir asker ve ne de jandarmadan hiçbir nefere tesadüf etmedim. Jandarmaların çoğu hayvan hırsızlığında ve düzenli askerlerin dahi her gün gözü kaçmakta olan Mirliva Ali Rıza Paşa ile Fahri Bey’in yanında idiler.

Hacı Oğlu Pazarcığından bir vadiye geldik. Buraları göçmenlerle doluydu.  Kaymakam gayretli bir adam olup fakat durumun henüz ne olacağı belli değilken,  haremini İstanbul’a kaçırmış olduğundan ahaliyi dehşete düşürmüş idi.

Oradan Şumnu’ya geldim. Şehrin bir saat ötesinde ovada kurulmuş olan orduya  dahil olduğumda çadırda Sedar-ı Ekrem (Baş komutan) Abdülkerim Paşa ile Serasker Redif Paşa ve müslüman göçmenlere Hindistan müslümanları tarafından gönderilen külliyetli para yardımlarının hak sahiplerine dağıtımı  için memur olan Müşir Namık Paşa’nın karşı karşıya oturmakta olduklarını gördüm. Serdar-ı Ekremin bilinen sakin hali gittikçe artmış ise de yine bir yandan kumandanlar ile telgraf aracılığı ile haberleşmekteydi.

Moskoflar (Ziştovi) ye henüz geçmiş olduğundan (Ble) adlı yerdeki  kuvvetimizin arttırılması ile düşmanı en azından buradan geçirmemek gerekirken Ble kumandanı Miralay Ahmet Bey’den gelen: “ Moskoflar üzerimize geliyorlar ne harekette bulunalım ? “ yazılı telgrafa:  “ Askeri oradan kaldırıp  Ble köprüsünün öte tarafına geçiniz “  diye yazılması konusunda Serdar tarafından emir verildi.

Düşman Ble’ye de girdi. Andan sonra Tırnova’daki kuvvetimizi arttırarak  düşmanı oraya sokmamağa teşebbüs olunur zannında bulunduk ise de, Serdar Paşa oradaki askeri dahi Osman Pazarıyla Eski Cuma’ya kaldırttı. Bunun üzerine moskoflar derhal Tırnova’ya da girdi. Oralarda bulunan müslüman ahali  müthiş surette telaşa düştü. Çünkü Tırnova’daki kuvvete karşı kendilerine askeri muhafız bilip, vatanı terketmeye hazırlanmamış olduklarından, askerin birden bire çekilmesiyle halkın yarısı moskof Kazaklarının ayakları altında ve Bulgarların kılıçları darbesinde kaldı. Moskofların müslüman halka o kadar zulmettiklerini gördüm ki, burada ayrıntısını anlatmağa yürekler dayanmaz derecede idi. Ziştovi ve Ble  ve Tırnova ve etraf köyleri müslüman halkı Tırnova’daki kuvvete güvenerek oraya iltica etmiş olduklarından, her yerden çok felaket burada görüldü. Bu haller askerin geri çekilmesinden dolayı olup, biz bunda Serdar Paşa’nın elbette bir planı var zanneder idik. Lakin bir gün çadırda Serdar Paşa  Redif Paşa’ya hitaben: “ Yıldız bizim kumandaya karışıyor ise iyi olmaz “ dedi.  Redif Paşa dahi:  “ Canım serdar Paşa hazretleri , moskoflar Tırnova’ya da girdiler. Andan balkanları kolay kolay aştılar. Edirne’ye doğru gidiyorlar. Artık bu hale karşı İstanbul’a söyleyecek söz kalmadı. Siz umum kumandansınız ve mesulsünüz. Bu hal askerlikçe olan maharet ve şöhretinizle mütenasip değildir. Bunun neticesi ne olacak ?” diye söyledi. Serdar Paşa buna cevaben: “  Evet, gidecekler ve hatta İstanbul’a kadar gidecekler. Doğal hududun genişliği ile uygun olmayan asker ile ve savaş tekniğine aykırı olarak, İstanbul’un bizim kumandaya müdahale etmesiyle muharebe olmaz. Madem ki ben baş kumandanım ve mesulüm. Benim işime hiçbir taraftan karışmak lazım gelmez dedi. Bu sırada bendenizle telgraf müfettişi Hüsnü Efendi orada hazır idik. Moskoflar Ziştovi’den geçmezden evvel Şumnu ordusunda elli tabur piyade sekiz alay süvari ve yirmi dört batarya toptan ibaret muntazam bir ordu olup muahharen Ahmet Eyüp Paşa ile  başkaca bir fırka Hezargrada gitmiş idi.

Yıldız’ın ordu kumandanının işine müdahalesinden dolayı Abdülkerim Paşa’nın büyük üzüntüsünden midir nedir, sükunet hali şu dereceye varmış idi ki, Ziştovi ve Tırnova taraflarından canlarını kurtarabilen çoluk, çocuk ve kadınlar ve ihtiyarlar çırıl çıplak her gün akın akın Şumnu’ya geldiği halde, bunların hali nedir nereden geliyorlar gibi hiçbir sual etmediğinden ve hatta bir gün Tırnova’nın Şems köyü ve sair kaza ahalisinden erkekleri moskoflar ve Bulgar taraflarından ateşlere yakılıp çeşitli eziyet ve cefa ile şehit edilmiş yedi yüz kadar çoluk çocuk çadırının yanından geçtiler de, Serdar Paşa bunların halini sormadığından, telgraf müfettişi Hüsnü Efendi: “ Serdar Paşa hazretleri başınızı bu tarafa çeviriniz de şu biçare muhacirlerin haline acıyınız “ dedi.  “ Ben askerim ve baş kumandanım ahali ile hiçbir münasebetim yoktur bu halleri davet eden Yıldız kumandanı mesuldür, madem ki beni buraya baş kumandan tayin ettiler, işime karışmamak lazım gelir. Savaş kurallarına göre bir plan tertip etmekte iken aramızda iki yüz saat mesafe bulunan Yıldız her gün bir nevi kumanda veriyor  diye askerce cevap verdi.

Bir gün Şumnu’nun etrafını gezdim. Kasabada ve köylerde yirmi bine yakın muhacir mevcut idi. Bunların haline merhameten Hindistan ianesinden Müşir Namık Paşa ile beraber otuz bin rubyeyi muhacirlere tevzi’ ettik.

Bir gün Serdar Abdülkerim ve Redif Paşa’lar bir çadırda ve kulunuz da yanlarında iken, Müşir Mehmet Ali Paşa’yı biz (Niş) e gelsin diye emir verdik. Halbuki Şimdi İstanbul’a celb etmişler. “ İşte İstanbul’un kumandaya müdahalesinden biri de budur. Çünkü Mehmet Ali Paşa bir müşir bulunduğundan tabi’idir ki bunu da şark ordusunda müstakil bir kumandanlığa tayin etmişlerdir. Serdar olduğum halde bize bir malumat vermediler “ dediler. Üç gün sonra bir akşam üzeri padişah yaverlerinden Miralay Tahir Bey ile beraber Mehmet Ali Paşa ansızın Şumnu ordugahına geldi. Meğer şark ordusu kumandanlığına Mehmet Ali Paşa tayin olunmuş olduğundan adı geçen Tahir Bey, Serdar-ı Ekrem Abdülkerim Paşa ile Redif Paşa’yı alıp Varna’ya oradan da Tali’a vapuru ile İstanbul’a gitti. Mehmet Ali Paşa ordugahta padişah emirlerini okuttuktan sonra, harbe dair güzel bir nutuk söyleyerek taraf-ı şahaneden ödül ve ceza için ihsan buyurulan izin ve yetki üzerine, bir eri general yapmak ve bir generali bir er derecesine indirmek hakkına sahip beyan ve düşmanın kovulması konusunda teşvik edici sözler söyledi. On beş gün ordugahta oturdu. Harbe dair hiçbir bir hareket görülmedi. Fakat çadırında bir takım Fransız ve İngiliz memurları görülmeye başladı. Hasılı yıldırım gibi gelen her kesi güzel güzel ümitlere düşüren Mehmet Ali Paşa’dan bir hareket görülmedi. Kulunuz bir muharebe görmek üzere heman Hezargrad ordugahına gittim. İki gün sonra Hezargrad’a üç saat mesafede vuku bulup Ferik Aziz Paşa’nın şehadetiyle neticelenen Ezraca  muharebesinin içinde bulundum. Bu muharebe pek acayip idi. Aziz Paşa üç taburla keşfe çıkmış olduğu halde moskoflar Ezraca köyünün sırtında ormanlık içinde göründü. Aziz Paşa Serdar Abdülkerim Paşa’nın İstanbul’un kumandasına sükut ile muamele etmesinden ve düşmanın bir direniş görmeden Osmanlı mülkünde ilerlemesinden pek ziyade hiddet etmiş olmakla adeta zihnine fenalık arız olarak şehadetinden üç gün evvel iki …. ve bir de düzenli ordu askerini, bir yerde arpa alırken görüp tabanca ile üçünü birden öldürmüş ve bu derece cinnete gelmiş olduğundan önünü arkasını düşünmeyerek, keşfe çıkacağı gün, üç tabur ile üç parça seyyar top almış idi. Halbuki karşısındaki düşmanın kuvveti bu kuvvetin iki misli olduğundan, arkadaki yedek taburlarından birkaç tabur ile üç top daha alınmasını, maiyetinde bulunan Feyzullah Paşa ifade etmiş ise de, adı geçen Aziz Paşa dinlemedi: “  Düşmanın üç topu var iken bize altı top almak ayıp değil mi “  dedi.  Aziz Paşa’nın elinde revolver olup, her kim bir şey söyleyecek olsa heman vurmak fikrinde idi.

İki taraf muharebeye başlayıp, adı geçen hiddet ve üzüntüsünden  atını ileri sürdüğü sırada alnından bir kurşun yiyerek şehit oldu. Hemen ardından arkasında bulunan Feyzullah Paşa dahi üç yerinden yaralanıp geriye alındı. İkinci liva İbrahim Paşa dahi bir moskof katanasına binmiş olduğundan beygir kendisini iki defa yere atarak, kolu ve ayağı kırılmasıyla o da geri çekildi. Taburların kaymakamı Ardahan’lı Hüseyin Erkani Bey kumandayı alıp askeri düzenlerken  bu da pek hakikaten gayretli ve cesur bir asker olduğundan, askerin gözünün  görmemesi için ta ateşin içine girmiş idi.

Asakir-i şahane (Osmanlı askerleri) iki misli düşman ile üç saat son derece kanlı bir savaşı yürüterek, büyük subayları kalmadığı halde, yine arslanlar gibi hücum ederler ve bu sırada bizim üç saat bila-aram (durmadan) işler idi. Topların başında genç bir yüzbaşı gördüm. Allah’a şükürler olsun kurşunlar ve gülleler içinde olduğu halde pek güzel nişan alıp moskofları iki defa toplarının yerini değiştirmeye mecbur etti. Bu genç yüzbaşı kulağının yanından yaralandığı ve sağ başta bizzat kullandığı topun bir çavuş iki neferi şehit ve iki beygir de telef olduğu halde, yine sebat ve gayretine korku getirmeyerek durmadan top atmakta düşman piyadelerinin bu üç topun üzerine hücum edip, zapt edeceklerini görmesiyle hemen topları kaldırıp, köyün sol tarafındaki tepeye çıkardı ki, bu genç topçu subayının şu hareket ve himmeti hakikaten taktir edilmeye değerdi. Hasılı akşam olup güneş gurup ederken Ahmet Eyüp Paşa, Ferik Asaf Paşa ile on beş tabur göndermiş ise de zaten moskoflar bozulmuştu. Akşam dahi olduğundan harbe hitam verildi.

Muharebenin ertesi günü Şumnu’dan Mehmet Ali Paşa Hezargrad’a geldi. Moskoflar telefatını kaldırmadığından ve bunda bir hile olmak muhtemel bulunduğundan şehitlerin dahi cesetleri bir hafta kaldırılmadı. Merak edip üç gün sonra harp sahasına gittim. Aziz Paşa ile Hüseyin Erkani Bey ve iki binbaşı on kadar küçük zabit yerde yatmakta idiler. Bu muharebede bizim taraftan iki yüz kırk şehit ve o kadar yaralının ve moskofların telefatı dört yüz nefere baliğ olduğunu gözlerimle görerek tanık oldum. Şehitler arasında inleye inleye vefat edenler de var idi.

Hezargrad’daki büyük bir kolordu mahallinde hiçbir hastahane olmadığından yaralılar ortada kaldı. Kolağası Hayrettin Efendi namında bir tabib ile bir cerrah olup yaralılardan sağ kalanlar, üç gün sonra şimendifer ile İstanbul’a gönderildi. Bu ordu iyice bir kasaba kenarında ve şimendifer istasyonu yakınında olduğu halde, taburlara ancak on beş yirmi günde bir defa ekmek verilip, öbür günler peksimet dağıtılır idi. Fakat moskoflara firar eden Bulgar asilerinin hayvanatı toplandığından asker her gün et yer idi. Askerin elbisesi paralandığından yama yama üstüne olmuş idi. İtaat eden Bulgar köyleri ahalisinin kasabaya getirilmesi padişah emri gereğinden olduğundan, Hezargrad’a üç buçuk saat ötede bulunan beş altı yüz haneden ibaret Kızıl Murat namında bir Bulgar köyüne Ahmet Eyüp Paşa tarafından Hezargrad kaymakamı Salih Paşa bir tabur askerle gönderilip devletine sadık oldukları halde, evlat ve aile fertleri ve hayvanlarıyla beraber kasabaya nakil olunacakları beyan ettirildi. Köyün Bulgarları bu haberi getiren askeri öldürdükleri halde, bize yirmi dört saat müsaade veriniz de cevabını verelim dediler. Salih Paşa şu hainlerin sözüne itimat ile köyde birkaç asker bırakarak Edirne’ye döndü. Bulgarlar ertesi günü moskof ordusundan celb ettikleri üç bölük Kazak süvarisine eşya ve hayvanlarını teslim ederek cümlesi birlikte moskof ordusuna firar ve evvelce kaçıp kurtulamayan bir ihtiyar askeri dahi esir ettiler. Bu köy Bulgarları kasabaya nakilleri içün henüz teşebbüs olunmaksızın moskof ordusuna arpa ve buğday taşımakta ve oralardan gelip geçen müslüman halkı yakalayıp telef etmekte oldukları Ahmet Eyüp Paşa’ya haber verilmiş idi. Bundan başka Hezargrad ve Şumnu’da bulunan Bulgar ileri gelenleri ile papazlar Bulgarları yanıltmak ve kandırmaktan geri durmuyorlardı.

Ezcümle Hezargrad baş papazının zorlamasıyla Bulgarlar dükkan ve hanelerinin kapılarını açmamakta ve moskofların gelişine dek dört göz ile bakmakta ve Osmanlı ordusunun içinde istedikleri gibi gezip, andan Rusya ordusuna alenen gidip gelmeleri ile casusluk etmek ihtimaline karşılık, buralara ne Mehmet Ali Paşa ne de Ahmet Eyüp Paşa önem vermediler.

Mehmet Ali Paşa Hezargrad’dan Şumnu’ya döndü. Ahmet Eyüp Paşa artık bir tarafa hareket etmemek niyetinde olmalıdır ki, ordunun yalnız düşman tarafını koruma altına aldı. Ama Şumnu ve Rusçuk cihetleri yine açık bırakıldı. Bu orduda Asaf Paşa , Ferik Necip Paşa , Ferik Fuat Paşa mevcut olup, bu üç ferik hakikaten övülmeye değer komutanlardandır. Bahsi geçen Ferik Fuat Paşa’nın (Şumnu müşiridir) gayret ve fedakarlıkları inkar kabul etmez derecededir.

Ferik Necip Paşa’nın asker sevki ve tertip düzenlemesinde bilgi ve hüneri de inkar kabul etmez. Yalnız cesareti az gibi görünür. Asaf Paşa vakur ve cesur bir askerdir.

Hezargrad’dan tekrar Şumnu’ya avdet ettim. Müşir Rauf Paşa (halen hassa müşiri olup, kanun-u esasinin ilanından sonra azledilmiştir). Yeni Zağra vukuatından sonra Şumnu’ya gelmiş idi. Mehmet Ali Paşa ile Müşir Namık Paşa ve Rauf Paşa’nın beraber oturdukları çadıra girdim. Mehmet Ali Paşa’ya: “ Paşa hazretleri düşman ilerliyor hala bir büyük muharebe göremedim ne vakit edeceksiniz. Halbuki ordu halkı sizden mühim iş bekliyor “ dediğimde Mehmet Ali Paşa bu günlerde yine Hezargrad’da büyük bir muharebe olacaktır. Oraya git görürsün dedi. Madem ki Ahmet Eyüp Paşa oradadır hiçbir vakit muharebe olmaz cevabını verdim. “ Ahmet Eyüp Paşa müstakil kumandan değildir. Ordusuyla beraber savunma hal ve hareketine memurdur “ dedi. Mehmet Ali Paşa: “ Ben padişah emriyle tayin edilmiş başkumandanım, halbuki Süleyman Paşa Şebte kumandanıdır. Beni tanımayıp doğrudan doğruya mabeyn-i hümayun (padişahın ofisi) ve makam-ı seraskeri (genel kurmay) ile muhabere ediyor. Garibi şurasıdır ki, mabeyn-i hümayun bana malumat vermiyor bu halde her ikimiz bir birimizden haberdar değiliz böyle şey olur mu ? Süleyman Paşa Karadağ’da iken hizmet gereği vukuattan size malumat verdiğim gibi burada da vereceği emir tabi’idir  diye cevap yazmış olduğu halde, mabeyn-i hümayunun kumandasına ve emrine tabiyet edip beni tanımıyor “ dedi.

Canım efendim şimdi kişiliklerle uğraşmanın sırası mıdır ?  Halimiz günden güne fenalaşıyor. Düşman ta ciğer-gahımıza kadar gidiyor “ dediğimde: “ Bak Rauf Paşa ne söylüyor. Süleyman Paşa Rauf Paşa’nın Yeni Zağra muharebesinde top sesini işittiği ve kendisinden muavenet beklediği halde yardım etmeyip bozulmasına sebep olmuştur “ dedi.

İşin hakikatine vakıf değil isem de böyle bir şeyin Süleyman Paşa gibi devletine milletine sadık bir askerden hiçbir vakitte ümit edemem dedim ise de öteden Rauf Paşa sözünü teyit etti. Mehmet Ali Paşa dahi sükut ile bir şekilde Rauf Paşa’yı tasdik etti. Mehmet Ali Paşa’nın Süleyman Paşa’ya kırgın olduğunu üzülerek  anladım.

Mehmet Ali Paşa Hezargrad’da bulunduğu sırada Erkan-ı Harp (Kurmay) Binbaşısı Cevad Bey’le (Sadr-ı esbak -eski sadrazam- Cevad Paşa merhum) görüşür iken bilmem hangi alayın kaymakamı idi. Saadettin Bey’in miralayı olmasını rica etti. “ Mehmet Ali Paşa, Saadettin Bey benim çok sevip saydığım, bana çok hakkı geçmiş olan Hafız Paşa merhumun oğludur. Biliyorsunuz ya miralaylık ne kadar mühim bir memuriyettir. Saadettin Bey ise nasılsa kaymakam olmuş hiçbir vakit miralay olamaz. Mamafih babası ile eski hukukumuz olduğu içün kaymakamluk ile miralaylık arasındaki maaş farkını ve tayinatı kesemden veririm. Miralaylık veremem “. diye Saadettin Bey karşısında durduğu halde cevap verdi.

Halbuki padişahın sayesinde nice alçaklar bol bol maaşlara ve büyük büyük rütbelere nail oldukları gibi Saadettin Bey dahi hafiyelik, can yakmak, hane yıkmak memuriyetiyle askeriyenin en yüksek rütbesi olan müşirliğe ve İstanbul Kumandanlığına kadar yükselip, hiç değeri olmadığı vatana ve millete zerre kadar hizmeti geçmediği halde, şimdiye kadar hazine-i milletten mükemmel ve büyük bir zırhlı savaş gemisi satın alınacak kadar para almıştır. (Sübhan Allah)..

Mehmet Ali Paşa Eski Cuma’ya hareket edeceğinden bendeniz de Süleyman Paşa’nın Hersek cihetinden ordusuyla Karadağ’ın ortasından geçerek Bar iskelesinden savaş gemisi ve kırk bin kişilik bir ordu ile Dede Ağacı’na çıkıp, moskofları balkanın öbür tarafına aşırıp, Eski ve Yeni Zağra‘ları vurmakta olduğunu haber aldığımda artık duramayıp Süleyman Paşa ordusuna gitmek üzere ertesi günü Eski Cuma’ya gittim.

Mehmet Ali Paşa bir gün evvel Cuma kazasına gitmiş olduğundan, kulunuz da bir gece ordugahta kalıp müşarünileyh Mehmet Ali Paşa’ya Süleyman Paşa’nın fırkasına gideceğimi açmamak üzere kendisiyle görüşmeden heman ertesi günü Eski Cuma kaymakamı Zaptiye Miralayı Necip Bey’den Osman Pazarı’na kadar bir zaptiye süvarisi istedim ise de yollarda moskoflar ve Bulgarlar ile beraber eşkıyalık ettiklerinden tehlikeli olduğunu beyan etti. Lakin bendeniz de Süleyman Paşa ordusuna gitmek arzusu yüreğimde yer ettiğinden ister istemez diyerek yalnız çıkıp altı yedi saat ötede Osman Pazarı’na geldim. Bu kasaba epeyce güzel bir mevkide bulunup islam ahaliden hiç kimse kalmamış. Buranın fırka-i askeriyesi kasabaya beş saat mesafede Mirliva Salim Paşa kumandasında olup Tırnova Mutasarrıfı Said Paşa dahi (Şurayı Devlet Riyasetinde iken vefat eden Said Paşa’dır) orduyu hümayunda idi. Kasabada Bulgarlardan başka bir adam bulunmadığından bir Bulgar hanına inmiş iken kazanın kaymakamı o gece tesadüfi olarak ordugahta kasabaya gelmiş ve bendenizin handa olduğumu haber almış olduğundan gece haliyle Bulgar tarafından bir tehlikeye uğramamaklığım içün handan aldırıp hükumet konağında alıkoydu. Ertesi günü yolu göstermek içün bir zaptiye alıp dokuz saat ötede orman ve Bulgarlardan geçerek Kazan’a geldim.

Bu Kazan kasabası iki binden fazla haneye sahip olup, bütün ahalisi müdür, mal memurları Bulgardır. İslam olarak yalnız müdür posta memuru var idi. Buradaki Bulgarlar zengin ve kasabaları mamur olduğundan selametleri içün kadınları ile beraber cümleten çalışıp düşmanı içeri sokmamak içün kasabanın haricine istihkamlar yaparak vuku bulan talepleri üzerine, Osman Pazarından Ahmet Bey namında bir miralay kumandasında bir batarya top ile dört tabur nizamiye ve bir tabur zeybek askeri gönderilmişti.

Bu kasaba ahalisi iki sene öncesinde Bulgar ihtilalinde Bulgar komitesini şehre sokmayıp, uzaklaştırmışlardı. Kasaba kamilen balkan içinde olduğundan ziraat yoktur. Fakat hayvanları Dobruca ovasında olup, ekseri yirmi otuz bin fukara takımını en azından bir iki bin koyun sahibi etmişler. Buradan İslimye on saat mesafede olduğundan başka yolların tehlikeli bulunduğundan hareket edemeyip üç gece kaldım. Adı geçen Miralay Ahmet Bey refakatime iki düzenli orduya mensup süvari vererek hep beraber al-Allah yola çıktım. Gerçekten yolda uğradığımız Bulgar köyleri isyan halinde olmasıyla arkadan iki tabur geliyor. Biz konakçıyız, şimdi taburlar geliyor askere su hazırlayınız diyerek bin türlü desise ile geçip bir ormanlık içinde sessizce bir az istirahat etmek içün uyuduk. Gece saat yedide İslimye’ye vasıl olarak burada dahi islam ahali çoluk çocukları kaçmış ve erkeklerden pek az adam kalmış idi. İslimye Mutasarrıfı olan Fehim Paşa ihtiyar ve idaresiz bir adam olup, hatta adi işlere dahi bakamıyor idi. Oradan Yeni Zağra’ya ve oradan da Hain Boğazı’na geldim. Yeni Zağra kasabasına moskoflar geldiklerinde mevcut hamam ve camileri ve yüz kadar islam hanesini ve saat kulesini yakarak ve hükumet konağıyla şimendifer hattını harap etmişlerdi. Bu kazanın kaymakamı firar etmiş olduğundan şehrin içinde Süleyman Paşa tarafından ikame edilmiş bir tabur askerden başka kimse yok idi. Şıpka ordusuna mühimmat ve askeri erzak getiren bir kafileye tesadüf ettiğimden birlikte buradan hareketle Hain Boğazına gelinceye kadar yollardaki islam köyleri kamilen yakılmış ve moskoflarla Bulgarların şehit etmiş oldukları islam erkek ve kadın ve çocukların cesetleriyle yollar ve dereler ve kuyular dolmuş idi.

Bu cesetlerin içinde genç kızlar olup ekserisinin moskoflar ve Bulgarların tecavüzlerden dolayı ve üzüntüden vefat etmiş oldukları görülmekte idi. Ertesi günü Kardiç Boğazına uğrayarak karanlığa kaldık. İki buçuk saat ötede Şıpka köyünün yanında Süleyman Paşa’ya mülaki oldum.

Şıpka orduyu hümayununda süvari ve topçulardan başka elli tabur piyade mevcut ise de bazı taburların üç, dört yüz, altı yüz raddelerinde Kırşehir Ayıntap (Gaziantep) taburlarının mevcudu ikişer yüz derecelerinde idi. Karadağ’da yapılmış olan savaşlardan bakıye olduklarından, işte asıl harp ordusunu burada gördüm. Bunlar Karadağ’dan gelmiş yürekli ve gayretli bir asker ve Karadağ fatihliğiyle gururlu bulunduklarından ve kumandanları Süleyman Paşa’yı en büyük zabitinden dümen neferine kadar cümlesi pederleri gibi sevdiklerinden ve her halde kendisine emniyetleri olduğundan ve Süleyman Paşa dahi kendisini askere sevdirdiğinden her biri emir ve kumandasını can ve baş ile ifa ederler idi.

Burada bir ay kadar kaldım. Her gün orduyu hümayunda ihtiyat fırkasında gezer idim. Askerin efkar ve niyeti vatanları uğrunda canlarını feda etmekten ibaret idi. Moskoflarla harp etmeyi ol derecede arzu ederler idi ki, bulundukları ovanın karşısındaki tepelerde harp ile meşgul olan sair asker arkadaşlarına gıpta edip acaba bize ne vakit nöbet gelecek diye kumanda borusuna kulak verirler idi.

Bu ordunun yiyecekleri Filibe’den ve Kızanlık’tan yine Bulgar arabalarıyla gelmekte idiyse de askerin elbisesi pek fena idi. Bereket versin asker tarafından öldürülen asi ve cani Bulgarların aba ve poturları yağmalanıyordu.

Devam edecek

 

 

[i]  Miyop Churchill ve İstanbul’daki hayatı hakkında bakınız; ORHAN KOLOĞLU, “ Miyop Churchill Olayı – Ceride-i Havadisin Öyküsü “ Yorum Yayınları, İstanbul, 1986

 

 

 

 

İlgili Malumatlar…

0 Yorum

Bir İçerik Gönder

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir