Dinleri ve geçmişleri ile büyük gurur duyan Osmanlılara, yabancıları taklit eder duruma düşmek çok ağır geliyordu…
MİZANCI MURAT BEY’İN ABDÜLHAMİD’E
VERDİĞİ LAYİHA
YILDIZ SARAY-I HÜMAYUN-U VE BAB-I ALİ,
YAHUT
ŞARKIN DERD-İ ASLİSİ
II
LAYİHA
14 Teşrin-i Evvel (1895) tarihinde
Hak-i Pay-i şahaneye takdim olunmuş idi.
(Devam)
ELLİ SENE SONRA YAZILACAK OLAYLARIN ŞİMDİDEN ANLATILMASI :
Sultan Mahmut Han (II. Mahmut) hazretleri devletin geleneksel yapısının günümüzün gereksinimlerine uygun olmadığını sürekli tekrar eden felaketlerin çokluğundan anlamıştı. İşler kendi hallerine bırakıldığı takdirde binanın içindekileri de ezerek yıkılacağına şüphe kalmayınca, gerektiği şekilde binayı yıkarak zamana uygun şekilde tamir etmeğe girişmişti. Kutsanmağa değer bu düşüncelerin gerçekleşmesinde ancak kısmen başarılı oldu.
Tamamen başarılı olamamasına sebep çok olup; aslında zamanın gereksinmelerinin tamamını, Sultan Mahmut Han’ın kendisinin de bilmemesine, ayrıca etrafında bu gereksinimleri bilen kişilerin yokluğu da; diğer taraftan kendisi ve etrafındakilerin yeterli bilgiye sahip olsalar dahi, halkın bu yenileşmelere karşı tutucu direnişinden dolayı, yapılması düşünülen icraat ve ıslahatın istenilen dereceye varmasına engel olacağı gerçeği, bu sebeplerin başlıcalarından sayılabilir.
En büyük bela Yeniçeriler olup, bu teşkilatın kaldırılması gereğini her kes hissettiği halde, Yeniçeri teşkilatının kaldırılması ile Nizam-ı Cedidin kurulmasına çoğunluk isteksiz davranıyordu. Çünkü savaş alanlarında uğranılan yenilgilerin sonucu olarak, yabancılara verilen ödünler dolayısıyla batı ile ilişkiler başlamış ve bu ilişkilerin gelişmesi ile zamanın terbiye ve hassasiyeti göz önüne alındığında, insanların davranış şekilleri de değişmişti. Bu halde Nizam-ı Cedidin intizamıyla Akka savunması gibi büyük başarıdan çok, halkın gözüne kısa elbiseler ve yeni silahlar takılmıştı.
Dinleri ve geçmişleri ile büyük gurur duyan Osmanlılara, yabancıları taklit eder duruma düşmek çok ağır geliyordu. Esasen devletin uğradığı felaketlerin asıl sebebi de, bu gurur ve büyüklükten kaynaklanıyordu.
İdare altına alınan çeşitli cinsten kavimleri; olabildiğince, ortak tek bir milliyet duygusu altıda toplamak amacına gayret etmek, galip gelenler tarafından her yerde adet haline getirilmişken, yalnız Osmanlılar böyle “ bayağı “ unsurlar ile bir araya gelmekten çekinmişler, onları olabildiğince Osmanlı ailesi dışında tutmağa devam edegelmişlerdi. Bu siyaset, İstanbul’un fethi gününde başlayıp, Sultan Abdülmecid Han hazretlerine kadar devam etmişti. Osmanlı hudutları içinde oldukları halde, tebanın bir bölümünün devlet yapısının dışında tutulması, yabancıların müdahalelerinin büyük bölümünün sebebi haline gelmişti.
Gülhane hattının ilanı ile birlikte devlet için yeni bir siyaset yaratılmak arzusu ortaya çıkmıştı. Fakat bu büyük değişiklerin gerçekleştirilmesini, Reşit Paşa’nın zamanın gereklerini bilmesinden çok, yabancı sefirlerin kendisine sağladıkları desteklere bağlamak daha doğru olur. Çünkü Yeniçerilerin yerine Nizam-ı cedidi kurmak gereğini düşünen Sultan Mahmut Han hazretleri, vükelanın (bakanlarının) şikayetlerine ve çekinmelerine bakmaksızın, yurt dışından uzmanlar getirerek Harbiye Mektebini kurmakla, düzenli askerliğin devamını ve gelişmesini sağlamıştı. Halbuki Reşit Paşa Gülhane Hattının hükümlerini verimli hale getirecek kurumları meydana getirmeyi başaramadı. Hatta Ali ve Fuat Paşa’lar bile yabancılar tarafından, büyük diplomat ve ıslahat taraftarı olarak bilinmelerine rağmen, yurt içinde büyük işler başararak, önder vasıflarını gösterememişlerdir. Fransızcadan eğitim düzenlemeleri tercüme olunarak, kanunnameler çıkarılmış, diğer taraftan henüz ilk okulların bile mevcut olmadığı bir memlekette, birden bire üniversite (darülfünun) binasının açılması hususu kayıtlara geçirilmişti.
Gülhane Hattı Hümayununun ilanından itibaren açılmaları gereken ilk, orta (rüştiye), lise (idadiye) ve mülkiye ve aliye mektepleri (yüksek okullar), ancak sizin devrinizde yapılabilmiştir.
Netice olarak, devlet, elli beş tarihinden, doksan üçe kadar, meslek hayatında taşıdıkları unvanlara uygun bilgi ve yetenekleri olan yöneticilere sahip olamamıştı. Yani bir sorun ortaya çıktığında; bu sorunu az, çok uygun şekilde çözecek gücü olan kimseler eksik değildi. Fakat, bu sorunların benzerlerinin ortaya çıkmasına engel olmak için gereken tedbirleri alacak bilgili ve güçlü kimseler de yoktu.
Reşit Paşa hakkında “ Çok ileri gidiyor, memleketi frengistana (batı ülkelerine) çevirmek istiyor “ diyerek her kes bir bahane bulurdu. Fuat ve Ali Paşa’lar hakkında dahi aynı itirazlar yapılmakla beraber, fazladan “ Lüzumu kadar ileriye gitmiyor “ diyerek şikayet edenler ortaya çıkmıştı. İşbu yeni takım, Mustafa Fazıl ve Halil Şerif Paşa’lar gibi Mısır yetiştirmelerinin öğrencileri olup, büyük kısmı, bu sayede avrupayı görmüş olanlardan ibaretti. İçlerinde hiç birinin eğitimleri eşyanın esasını inceleyip öğrenecek derecede mükemmel olmadığından, asırlarca devam eden büyük ve çeşitli çalışmaların sonuçlarını devşiren avrupa düzeninin, sadece soyut parlamento sistemi sayesinde ortaya çıktığına inanmak hatasından hiç biri kurtulamamıştı. Bunun için sermaye sahiplerini , şirketlere; halkı, eğitim ve sanayi öğrenmeye; hükumeti bayındırlık ve eğitim kurumları açmağa sevk edecekleri yerde; genişlik ve derinliğini anlamağa güçleri yetmediği, hayali bir hürriyet düşüncesinin peşinde, aşağıya ve yukarıya (her yeri), her kesi tenkit ederek, vakitlerini işret ve sefahat içinde geçirmekten kurtulamamışlardı. O derecede ki, görünüşte serbestlik arayan ve eğitici gibi davranan, uzaktan eserlerine hayran olarak, yakınlık kurmağa yarışan yeni yetmelerin içlerinde iyi ve kötüyü az çok fark etmeye gücü yetenleri, eserlerine dayanak olan “ zan “ ları ile görünen “ gerçek “ arasındaki şu büyük farktan şaşırarak kendisine uzak kalmaktan geri kalmamışlardı.
Bununla beraber, yurt dışında “ Genç Türkler Fırkası “ adıyla göze batacak kadar parlamento taraftarlığı ortaya çıkmış, Mithat Paşa’da onların önderleri olarak kabul ediliyordu. Fakat bazı ileri görüş ve gayret sahibi kimseler; bu fırkayı genel olarak siyaset, bilgi ve beceri hatta ahlak bakımından düşündüklerinden daha geride gördüklerinden büyük bir üzüntüyle uzak durmanın yararlı olacağını hissetmişlerdi. Bu düşüncelerle Esat Paşa, Şevket Paşa, Süheyl Bey, Mehmet Bey gibi düşünce ve güç sahibi kimseler bu fırkaya dahil olmamışlardı.
Fırka erkanı Sultan Aziz Han hazretleri devrinde bir şey yapılamayacağına hükmederek, bütün ümitlerini saltanat değişikliğine bağlamışlardı. Çünkü veliaht hazretlerinin özgürlük ve ıslahat taraftarı olduğundan kimsenin şüphesi yoktu.
İşbu fırka tarafından tahta çıkışlarında bir şekilde soğuklukla karşılanmalarının sebebi – havaya gitti sanılan – bu ümitlerden ileri geliyordu. Ali Suavi’nin son iki seneyi anlatan tarihi bunun tanığıdır.
Fırka ufak ve önemsiz olup, ahalinin fırkaya güveni oluşmamıştı. Halk yalnız tarafsız kalmakla yetinmeyip, kanun-u esasi (anayasa) ilanının karşısında bulunanlar çoğunluktaydı. Mevcut durumun ıslah edilmeye muhtaç olduğunu bilerek şikayet edenler arasında bile “ kanun-u ilahi gibi sağlam bir esas dururken (kanun-u esasi) ilanıyla frenk icadını memlekete ithal etmekte bir mana yoktur) diyerek, ilan sırasında bile feryat edenler çoktu.
Meclisteki toplantı sırasında din ve devletin bekasını tehdit eden savaş sıkıntısını çözüme kavuşturmak için görev yapacakları yerde, kürsüye mahalle dedi-kodularını çıkarmaktan geri durmayan itirazcıların (muhaliflerin) görüşlerine; parlamento usulünü tavsiye etmedikleri gibi, hatta destekçisi ve kurucusu bile olmayan; ez-cümle parlamento usulünün nasıl işlediğine dair bilgisini ortaya koyamayan kimselerin, meclisin süresiz tatil edilmesi konusunda aldıkları karar, halkın büyük bir bölümünün dikkatini bile çekmemişti.
Bununla beraber yeni dönem halk tarafından iyi karşılanmıyordu.
Buna sebep olarak biraderlerinin rahatsızlıkları sırasında; Mithat Paşa fırkası tarafından yapılmış olan açıklamalarda, ahlak ve mizacınız hakkında bir çok uygunsuzlukların yayınlanması, savaştaki başarısızlıklar karşısında durumu değerleme yeteneğinden yoksun halkın, daima görünen bir sebep aramasının doğal bir gelişme olduğu, savaşan kumandanların yerlerinin değiştirilmesi ve itiraz edenlerin (muhaliflerin) suçlamalarından, Yıldız Saray-ı Hümayununa başarısızlıkların sorumlusu gibi bakılması; güya sağlığına kavuşmuş olan biraderinizin hapis hayatı yaşadığı, dolayısıyla haksızlığa uğramış halde bulunduğu yolunda yayınlanan gerçek dışı beyanların, halk nezdinde kabul görmesi gösterilebilir.
Mağlubiyet felaketi, göçmenler sıkıntısı, bir çok bölgelerin elden gitmesi, muhalefetin şikayetlerinin şiddetlenerek artmasına sebebiyet vermiştir. Halbuki bunlar hep çoktan beri hazırlanmış savaşın kaybedilmesinin sonucu olmakla o savaşın doğmasında zat-ı şahanelerinin belki etkisi veya sorumluluğu olmadığı gibi, bunun böyle olduğunu bilerek fikirleri yatıştırmak amacıyla o yolda gayret sarfedenler dahi çoktu. Lakin kudurmuş olan halka böyle bir sırada söz anlatmak mümkün olmadığından, masum olan zat-ı şahane şiddetli tenkitlere hedef olmuşlardı.
İşbu cahilane kızgınlık içinde, sizden önceki padişahlarda görülmemiş olgunluk ve yetenekleriniz bile ekseriyet tarafından anlaşılmamıştır. Temiz ahlak, dünyevi hazlarda sabırlılık, devlet ve millet işlerine vakit ayırmada fedakarlık bakımından, Osmanlı tahtında asırlardan beri zat-ı şahanelerinin benzeri görülmemiş vasıfları ortada dururken, işbu nimetin kıymetini takdir edenler pek azdı.
Bir gün evvel değiştirilmesi istenen devletin mevcut çalışma usulünün gereği olarak; zat-ı şahanenin tahta çıkışlarına kadar cereyan eden önemli devlet işlerini incelemek ve devletin üst yöneticilerinin durumlarını araştırmak imkanından mahrum bırakılmış olmak sebebiyle her şeyi esasen tetkik ve hatta sadaret makamını almağa uygun şahısları tecrübe etmeye mecbur olup, belki bir tecrübeden başka bir şey olmayan bütün bu değişikliklerin tamamı, eski dönemlerdeki değişikliklerin onda birini teşkil etmemiş olduğu halde bile şikayet konusu olmuştu.
Osmanlı mülküne dahil bütün ülkelerde Osmanlı idaresi tamire ve ıslahata muhtaç hale gelmiştir. Bu yolda, başarılı olabilmek için öncelikle güvenliğin yeniden kurulması gerekmektedir. Ortalıktaki fikir dağınıklığı asayişin düzeltilmesine engel olduğundan, ihtilal unsurlarını ezmek gerekiyordu. Yaradılıştan sahip olduğunuz merhamet bu konuda dahi yardımcı olarak, ıslah olması mümkün olmayan bazı bölücüler sadece uzaklaştırmakla yetinilmişken,
“ Bunlar hakkında nizamı dairesinde mahkeme kararı alınmadı “ iddiasıyla şikayetler edilmişti.
* * *
Bu derece vahim şartlar altında kurulmuş olunan yeni dönem, beş sene sonra; büyük, küçük; müslim, hıristiyan; yerli, yabancı tarafından kutsanarak gerçekten bir mutluluk devri başarı ile başlamıştır. İşin içinde dikkati çeken husus, işbu sıkıntıların (halli) şerefini tamamen zat-ı şahanelerine atfetmek için; tanıdık, tanımadık her kesin oy birliği içinde bulunmasıdır.
En çok ümit-var olanların bile bekasından şüphe ettikleri devlet-i aliye, yeni bir hayat belirtileri göstererek, insanların hayret ve şükran dolu bakışlarına varlığını kanıtlamıştır. Savaş belasından ve savaşın korkunç sonuçlarından önce iflasını ilan etmiş olan hazinenin itibarı tekrar sağlanmış, bu da büyük fedakarlıkların sineye çekilmesi sayesinde gerçekleşmemiş; tam tersi askerin yeniden yapılanıp, silahlanması, yargılama usullerinin yenilenmesi, bir dizi çeşitli mekteplerin açılması, gibi olağanüstü masrafları gerektirmesine rağmen, önemli bayındırlık işlerinin yapılması, bu yeni devrin başlamasını temin etmiştir.
Bilhassa eğitimin yaygınlaşması ve halkın yararlarının korunması konusundaki çalışmalarınız ve hüner sahiplerine gösterdiğiniz ilgileriniz; asırlardan beri mevcut olup, bir türlü tanımlanmamış olan devletin dertlerinin, sonunda zat-ı şahaneleri tarafından çareleri bulunarak, halkı bu hastalıkların tedavilerine gayret edildiğine inandırmıştır. O sıralarda halkta şikayet eden kimse bulunmadıktan başka, zat-ı hazret-i padişahi uğrunda canını feda etmeyi kendisine özel şeref ad ve itibar etmeyenler pek nadirdi. Yerli ve yabancı gazetelerle yayınlanan padişahlara yaraşacak şekildeki övgüler, halkın kalplerini şükran ve iftihar ile dolduruyordu.
Yazgımız olan hal dahi şikayet fikrinden ve muhalefetin davranışlarından tamamen ayrı bir şekilde Kamil Paşa’nın ilk sadaretine kadar devam etti.
* * *
Şükran duyguları dolu olan bir halden – yani devlet işlerinin Yıldız Saray-ı Hümayunlarına taşınmış olmasından dolayı meydana gelmişti. Gerçekten devlet-i aliye gibi gerekli alışkanlıklara sahip ileri gelen önemli yöneticilerden mahrum kalmış olan bir hükumette, zat-ı hazret-i hilafet-penahileri gibi gayret ve zeka ve iyi hizmet arzularıyla sivrilmiş bir büyük hükümdarın, konulara hakim olması her halde lazım ve doğaldır. Fakat nüfuz ve müdahale, önemli işlere değil de idarenin bütün ayrıntılarına sirayet edecek olursa, hatadan beri kalmak insanın en mükemmeli için bile kabil değildir. Hele zat-ı hazret-i şehriyari gibi, kendilerine layık çalışanlara ekseriya sahip olamamış bağımsız taç sahipleri bakımından, her şeye kesin olarak müdahalede bulunulmamalıdır. Çünkü günlük olaylarda önlemler ve hükumet kararlarında meydana gelebilecek hata, bakanlara veya konuyla ilgili bakanlardan birine yüklenerek, onun azil veya değiştirilmesiyle tamir edilmek mümkündür. Halbuki beriki takdirde düzeltilme çareleri düşünülemez. Hatta bu hal başka hallerde geçerli olsa bile, güçlü devlet adamlarının ortaya çıkmasına kadar bizde doğru değildi. Zira Esat Paşa’dan başka bir sadrazam görülmemişti ki, istenmeyen durumlarda rast gele kimselerin önünde, güya sorumluluk ve utançtan kendini korumak amacıyla sözde kendisine hareket alanı bırakmayan hak-i pay-i şahaneyi (padişahlarını) sebep göstermek gibi cahilce bir korkaklıkta bulunmuş olsun.
* * *
Şarki Rumeli ve Mısır meseleleri bazı yerlerde şikayet konusu olmakta ise de, halk bakımından başlıca sorun değildi. Şikayet ve çekilen derin ızdıraplar, yeniden açılan hallerin başlıcası olmak üzere, hafiyelik işlerinin kötüye kullanılmasıdır.
İlk kuruluş döneminde hafiyeliğin gerekliliği açık olduğu gibi, ihtimaldir ki, büyük hizmetleri dahi olmuştur. Lakin durumlar değişip, padişahımızın sağlık ve selametine du’ada büyük ve küçük her kesin yarıştıkları sırada hafiyelerin yaptıkları kötülükler memleketin ruh sağlığı bakımından son savaşın yarattığı sıkıntılardan daha vahim olmuştur.Vaktiyle sınır dışına çıkmağa cesaret edemeyen akıncı alaylarının, evlerine eli boş dönmemek için, hudut dahilindeki bölgeleri yağma etmeyi alışkanlık haline getirdikleri gibi, hafiyeler de; araştıracak bir iş bulamayınca, belki sanatlarını icra edebilmek maksadıyla bir dizi yenilerini icad etmeye başlamışlardır. Padişahımızın kutsal varlığına su-i kast cinayetinden başka bir şey olmayan işbu saldırıların sebeplerini bulabilmek ve selamet ve sağlığınızı ilgilendiren bu vazifeyi yerine getirecek olan yakın çevrenizdeki saray erkanı, büyük bir nimet olan bu görevi yerine getirmemekle yetinmeyip, bir şekilde sıhhat ve münasebetlerini tasdik ederek; devlet ve millet arasında varlığı açık bir şekilde gerekli olup, güç hal ile sağlanmış olan karşılıklı güveni berhava etmek kastını taşıdıklarının ihtimal ki farkına varamamışlardır. Sonuç olarak ortada bir fesat mevcut değilken, her yerde fesat alametlerinin kaynamakta olduğuna, belki zat-ı şahanelerini bile inandırmağa muvaffak olmuşlardır.
Izdırap veren hallerdendi ki, gelecekte padişahımızın şöhretini arttıracak olan hayırlı kurumları, hafiyelerin çeşitli bahaneler icat ederek yapacakları eylemlerde kullanılmak üzere, merkez olarak düşünülmüştür.
Hayat ve bekası tehlikede olan devlet ve millet için, mektepler ve eğitim kurumlarının güvende olduğuna kimsenin şüphesi yokken ve hatta zat-ı hazret-i hilafet-penahileri fedakar mesaileri ile bu gerçeği açıkça kabul ve ilan buyurmuşken, mektepleri fesat ocağı olarak göstermeye gayret sarfederek körletmeye ve basını, Osmanlıların medeni hayata kabiliyetlerinin olmadığını iddia edenler için belge olabilecek, hayret dolu bir duruma getirmeyi başarmışlardır.
Vaktiyle bütün etraf ve her kes cahil bulunduğu için, eğitimin kıymetini ve yayılmasının çaresini kimse bilmez ve şikayet edilmezdi. Bu defa ise, gerek tesis olarak bir süre istenilen şekilde devam etmiş mektepler ve gerek ders araçlarının temini amacıyla batı ile yakınlık kurulmuş ve basının acil ihtiyaçları da aynı değerde tutulmuş idi. Bu bakımdan eğitim ile aydın fikirlere ulaşan yeni yetişenler, devlet idaresinde olanların kaba saldırılarından dolayı galeyana gelerek, muhalif fikirlere sapmak düşüncelerine kapılmışlardır. Yani fesadın eseri olmayan yerlerde, soyut fesat görmek kasıt ve gayretinin sonucu olarak, fesatçılık ortaya çıkmıştır.
Mektepler ve basında, düşünce alanında serbestlik şöyle dursun, Osmanlıca sözlüklerden bir çoklarının, ne öğretmenler tarafından adı anılabilir, ne de basına geçirilmesine sansür izin veriyordu. Vatan, gayret ve vatan sevgisi, fedakarlık, hürriyet, istiklal, zulüm, cinnet, şikayet, isyan, millet, reşit, adalet ve emsali kelimelerin kullanılması yasaklanmıştı.
Fransızca alfabe kitabında, “ her kes vatanını sever “ ibaresinin üzerini çizmiş olan Eğitim Komisyonunun, kitabın yazarı olan yabancıdan, kendisine sorulan şu “ Türkiye’de vatanı sevmek yasak mıdır ? “ sorusuna hedef olduğu zaman susmaktan başka bir cevap bulamaması, kayda geçmiş olaylardan birisidir.
Mezkur kelimelerin hangi düşünceyle yasaklandığı incelenirse, sonucunda altından hak-i pay-i şahaneye (padişaha) edepsizce saldırı ve suçlama çıkacağı açıktır. Bu sebepten olarak her kes yabancı lisanları öğrenmeye ve yabancı basını okumağa koyulmuştur. Ezcümle Kırım’da yayınlanan “ Tercüman “ Gazetesi İstanbul’da om bin nüsha satılırken, devletin eski gazetelerinden Tarik yüz elli nüsha satamıyordu.
Hafiyelerin açık saldırılarına ikinci derecede hedef olanlar, az çok kıymeti bilinen haysiyetli önde gelen kişilerdi. Komşuya gidip dertleşmek, kıra çıkıp gezmek, yemek verip dostlarla toplanmak, hatta çoluk çocuğun düğününü keyfince yapmak suç gibi algılanıyordu.
Basın yoktu ki, insan kimseyle temas etmeden, masa başında yazdığını yayınlamakla zevkle zaman geçirsin. Hafiyeler yüzünden cemiyet adeta hayatı günlük ihtiyaçları temin etmekten engellenmiş bir haldeydi. Osmanlılarla Müslümanlardan, sıkı sıkıya sadakat ve itaat etmek mecburiyeti aranıyordu. Bu şekilde kimse feryat edemiyordu.
İşbu suçlamaların ve kötü düşüncelerin padişahımızın nezdinde hükmü yok idiyse de, ma’iyetleri (yanındakileri) nezdinde önemli kabul edilerek, her hangi saldırının hedefi olanların rahatlarını kaçırmaktan geri durmuyorlardı.
* * *
Emlak-ı seniye (padişahın mal varlıkları) meselesinden doğmuş olan fenalık, sonuçları bakımından, hafiyelerin saldırılarından dolayı ortaya çıkan kötülüklerden aşağı kalmamıştır. Padişah Osmanlıların birincisidir. Şeri’at bakımından, her Osmanlının sahip olduğu haklardan daha fazlası, padişaha tanınır. Emlak sahibi olmak, bir Osmanlının hakkı olunca, mülkün gerçek sahibi olan padişah için, bunun bin derece fazlası bir hukuk olduğuna şüphe etmek kabahattir.
Bu durum çok açıkken, bazı memurların cahilliklerinden dolayı, son zamanlarda bir dert şeklini almıştır.
Sözde padişahın rızasını kazanmak amacıyla padişahın sahip olduğu emlakin sınırlarını genişletmek yüzünden, fakir fukaranın hukukunun çiğnendiği ve mağdurların şikayetlerine mahkemeler ve devletin kurullarında gizlice ve çekinildiğinden kulak asılmadığı, kahvehanelere varıncaya kadar yayılmış dedi kodulardandı.
Bu gibi şeylere padişahın tenezzül etmeyeceği her ne kadar aşikar ise de, fesat çıkarmak amacıyla bazı reis paşaların özellikle bu yola saptıklarına dair bilgiler mevcuttur. Bir kere dedi kodu ortalığa çıktıktan sonra, hiçbir memlekette eksik olmayan fesatçılık için bir sermaye ortaya çıkar. Mesela padişah devletin bekasından ümidini kesmiş olduğundan, hanedanın geleceğini garanti altına almak üzere, servetini arttırmak fikrinde bulunur gibi yalanlar sarf oluna gelmişti. Bu saçmalıklara kanıt olmak üzere, milyonlara sahip oldukları söylenen Bahriye Nazırıyla Ragıp Bey’i misal gösteriyorlar. Ve hafiyeler aracılığı ile en önemsiz olan şeyler hakkında bilgisi olan padişahın, Agop Bey ile Hasan Paşa’nın göz önünde olan rüşvetçiliklerinden haberi olmaması mümkün değildir diyorlardı. Fazla olarak padişahın kendisi servet toplamakta iken, kendisini örnek alan yakınlarını da bu yola teşvik ediyor, benzeri şeytanca dedi kodular çıkarmak isteyenler vardı. Bu çok ağır suçlamaların içinde en kötüsü, bu gibi yalan dolana gerçek gözüyle bakarak, bir çok önde gelen kişiler ve valilerin örnek almaya meyletmeleri tehlikesiydi.
Bu sebepten dolayı padişahın şanını yüceltecek en önemli eseri olan adliye teşkilatının, bazı yerlerde büyük felaketlere sebebiyet verdiği görülmüştü. Savcıların ve sorgu yargıçlarının, haydut reislerinden daha kötü sıfatlarla anıldıklarının örneği çoktu.
Bu sırada da, Padişah Özel Kaleminden (Mabeyn-i Hümayun) Reşit Bey ve Nişli Mahmut Bey ve Besim Bey kaybolarak, her nasılsa etrafında uğursuzluk dolaşan Mahmut Nedim Paşa’nın ağalarından birinin “ ikinci padişah “ diye anılmak derecesinde nüfuz ve güç kazanmasını ve özellikle o güç çevresinin adliye ve dahiliye müsteşarları gibi ehliyetsizlikleri herkesçe bilinen bendeganın (padişah yakınında bulunan görevlilerin), ehliyetli kimselerin yerine, yüksek makamlara çökmesi yüzünden ortaya çıkması, her kesi üzüntülere gark etmişti.
Müracaat kapısı açılarak, iyi bir adım atılmışken; ya müracaat sahiplerinin edepsizce kandırılmaları, veyahut yerel görevlilerin haklarında çıkarılmış olan rüşvet dedikodusuna karşı gösterdikleri intikam saldırıları yüzünden zorunlu olarak kısmen kapanmış ve bundan dolayı durumun vahameti artmıştı.
Ermeni meselesini icat etmeyi bazı vilayetlerin yöneticileri istememiş olsalar, meselenin ortaya çıkmayacağına inananlar çoktur ve en doğru düşündüğü bilinen bazı itibarlı kişiler de bunların arasındaydı.
Merkezi idareyi kasıtlı bir şekilde kandırmak amacını güdenleri tespit eden sadık vatandaşlar; şikayet ve gerçekleri ihbar etmek isterlerse; telgraf veya mektuplarına postahanede el konulması gibi hukuk dışı işlemlerden başka; yerine göre, ya padişah hakkında yalan beyanda bulunmak, yahut Ermeni Komitesinden para almak, veya evine özellikle yerleştirilen eşyadan dolayı hırsızlıkla suçlanıp, güya bundan kurtulmak amacıyla işbu iftirayı atmış bulunmak ile korkutularak, mahkemeye çıkarılmak tehlikesi ve bunun sonuçlarıyla tehdit edilirdi. Bunun için, yapı olarak çekingen küçük memurlar ayarlanarak; bu memurların amirlerine hoş görünmek üzere, arada sırada ufak tefek rüşvetlerle kirletildiği eksik değildi.
Vergi ve diğer resmi işler yüzünden ahalinin çektiği zulüm tariflere sığmıyordu. Bu zulmün ekseriyet itibariyle müslümanların üzerine yüklenilmiş olmasının arkasında başka düşünceler vardır. Bu işin aslı ise, birkaç mutasarrıfın; Maliye Nezaretinin, gecikmiş vergilerin merkeze havalesinin hızlandırılması konusundaki emrine karşı, halkın bu günlerde vergi verecek hal ve gücü yoktur gibi bir cevap vermesi üzerine azledilmelerinden dolayı ortaya çıkmıştı. Bir süreden beri başlıca Ermeniler ve onları taklit eden Rumlar vergi ve yeni teklif yapılması (ilave vergi tarhı) hususunda kayıtsız kalmaktayken, “ sorun “ çıkarmaktan çekinerek, yerel yönetimler bunların hakkında kolluk güçlerine baş vurmuyorlardı. Her zamandan çok paraya ihtiyacı olan hazine de kayıplar için emirler göndermekten geri durmadığından, bir taraftan maliye nezaretini şikayetten ala koymak, diğer taraftan da bir sorun çıkarmamak gayretinde bulunan mutasarrıflar islam unsuruna yüklendikçe yükleniyordu.
Şurayı Devlet, Rüsumat ve Şehremaneti ve Maarif Meclisleriyle Bab-ı Ali Hukuk Müşavirliği Kalemine bir çok memurların padişah emriyle tayin olunmaları dahi ayrıca şaşkınlık ve şikayet sebebi olmuştu. Ortada makama layık bir bakan mevcut olmadığından, belki Gümrük Meclisinde birkaç üyeye gerek var ve bunların kaç tanesinin iş başında çalıştığı hakkında bilgisi olmayan padişah hazretlerini sorumlu kılmak istiyorlardı.
* * *
Cevat Paşa sadaretinin son günlerinde durum bu şekildeydi. Şikayet sahipleri islam unsuru içinde daha çok olduğu halde, susmaktaydılar. Diğer taraftan silahlı olarak isyan eden Ermenilerin, büyük devletlerin talebi üzerine genel affa uğramaları, islam unsurunu galeyana getirmişti. “ Demek tek kabahatimiz sabır ve sadakatmış, devlet bile yalnız asilere yardım ediyor “ benzeri feryatlar ara sıra Osmanlı ülkesinin her tarafında işitilmişti.
Durumun vahametini hissederek, padişaha gerçekleri arz eylemek azminde bulunanlar ve hatta bunun için müracaat eyleyenler eksik olmadıysa da, padişahın çevresindeki görevliler; “ Şimdi bunların sırası değil “, kimine de “ durumu kendilerine arz ettim, fakat bir ses çıkmadı “ gibi cevaplar ile her birini oyalamayı tercih eylemişlerdi.
Ermeni münasebetsizlerinden dolayı yabancı devletlerin müdahalesi, zaten üzüntü ve galeyanda bulunan kamu oyu içinde hiç kimse yoktu ki, bağımsız bir şekilde, zat-ı hümayunun şahısları aleyhinde olarak ortaya çıksın. Hilafet ve saltanatın zat-ı mülukanelerinden gayrısına (padişahtan başkasına) verilmesi fikri genel olarak halkta mevcut değildi. Lakin halkın son dönemdeki düşüncelerinin de, on sekiz sene evvelki duruma benzemediği açıktı.
Bulgaristan ve Bosna’da meydana gelen medeni gelişmeler, o bölgelerden gelen medrese talebeleri sayesinde halk tarafından gözlemleniyordu. Bu gelişmenin yeni idare şeklinden kaynaklandığı düşünülerek; Meclise karşı olan nefret ortadan kalkmış, ayrıca parlamento usulünde “ Meşveret-i şer’iye “ (dindeki meşvereti – danışmayı) görerek alenen onu benimsemek raddesine varılmıştı.
Sait Paşa’nın sadarete gelişi bu gerginliği geçiştirmekle beraber, bu düşünceleri daha çok desteklemiştir. Her kesin nazarında Sait Paşa siyaset işlerine dönmeyeceği sanılıyor idi. Bu düşünce saraydaki çevrelerce de söylenmiyordu. Bundan dolayı sadarete tayini, devlet siyaseti bakımından bir değişikliğe izin verilmek anlamına kabul edilmiş ve büyük memnuniyet yaratmıştı.
Özellikle ahalinin ( Ermenilerin cinayet kabilinden saldırılarına karşı mertçe görevimi yaparak bir ödülü hak ettim ) düşüncesinde bulunduğu günlerde, Sait Paşa’nın görevden alınmasıyla yerine halkın nazarında; “ Şarki Rumeli’yi Bulgaristan’a vermiş “ olan Kamil Paşa’nın tayini, şimdiye kadar benzeri görülmemiş bir galeyana sebep olmuştu. O gün dersaadette (İstanbul’da) büyük karışıklıkların çıkmaması; bu olaydan ancak birkaç gün evvel halkın saldırısıyla kan dökülmesi dolayısıyla bir devlet sorunu çıktığı hatırlanarak, din ve devlet aleyhinde konunun istismar edilmesinin verdiği pişmanlıkla, toplananlara karşı hükumetin gösterdiği yumuşak davranıştan ileri gelmişti. Binaenaleyh o gün yaşanmamış olan ihtilalin, mevcut durum göz önüne alınırsa, yakın zamanda meydana gelmeyeceğine şüphe yoktu. Ayrıca ihtilal ihtimali şimdilik bertaraf edildi düşüncesine kapılanacak zaman da değildi. Kamu oyunun şimdiki durumu, hükumet tarafından polis ve jandarma önlemlerinin dışında ilave önlemler gerektirdiği açıktı. Halkın esas düşüncesi değişmedi. İnsanların en sadığı olan Ermenilerin hem yurt içinde, hem yurt dışında seslerini duyuracak kadar düzenli bir bölücü teşkilat kurmağa muvaffak olmaları, aslında milli ahlak ve dayanışmadan olan kibir ve gurura dokunmuştu. İnkar edilmesi imkanı olmayan zulüm ve cahilcesine tahriklere sabredilmesi ve iyi niyet ile itaat, yabancılar ve gayr-ı müslimler tarafından hayat ve beka düşüncesinden yoksun olmanın miskinliği olarak anlaşılmış ve bütün kalpleri yaralamıştı. Komiteler teşkili ile gövde gösterisinde bulunmak fikri bu düşünceden doğmuştu. Lakin henüz komite teşekkül etmediğine şüphe olmadığı gibi, etrafa asılan yaftalar da halkın müşterek eseri olmaktan çok, içeriklerinin fesat dolu olduğuna bakılınca, bunların da üzüntü çeken kişilerin eseri olması gerekir.
Lakin dersaadetin anlatılan bu hallerinden ortaya çıkmamış olan üzüntü verici durumların, vergi ve teklifler (yeniden yapılan vergi düzenlemeleri) yüzünden meydana gelmekte olduğundan korkulsa yeriydi.
Halk çoktan beri ortak tek mülk olması bakımından kendi mallının (vatanının) farkında değildi. Pay-i taht (başkentin) caddelerinde asi Ermenileri ezmeyi başardıktan sonra, böyle bir mülkün mevcudiyetinin farkına varmıştı.
En çok galeyanda bulunulduğu günlerde bile hareketini kelam-ı kadim (Kur’an) ve sakal-ı şerif (peygamberin sakalı olduğuna inanılan, bir muhafaza içinde saklanan, bir tel sakal parçası) alarak tehlil (islamın esası kabul edilen “ tevhid “ ilkesini temsil ettiği kabul edilir) ve tesbih ile bir yere toplanıp, orada seçilecek millet vekilleri heyetini halifenin yanına göndermek ve bazı kanunların çıkarılmasına ve izinlerin alınmasına gayret etmeye ve özellikle o günlerde ortaya çıkması muhtemel benzer olayların yabancılar tarafından islam taassubunun galeyanı olarak yanlış anlaşılmasından çekincesiyle çok şeyden vaz geçmeye razı olan halkın, her halde mülk ve devlete ve bilhassa halife ve padişah hazretlerine az çok zarar verebileceği düşünülemiyordu. Lakin sükun ve asayiş-i memleket (ülkenin sükunet ve güvenliği) hükumet işlerinin yürütülmesi gayretlerinden olduğundan, bunların yerine getirilmesi ve yürürlüğe koyulması zamanı gelmişti. Padişah hazretleri her kesten daha çok devlet işlerinin en gizli taraflarını bilmekle, her kesten fazla olarak alınacak önlemlerin neler olduğunu bilmeliydi.
Halkın ağzında millet meclisi veya meşveret-i şer’iye yaygınlaşmış ise de, halkın oylarına dayanan parlamento usulü avrupada bile köhnemiş olup, değiştirilmesi düşünüldüğü bir sırada, çeşitli emellerin peşine düşmüş çeşitli cinsten insanlarla meskun olan memalik-i şahane (Osmanlı ülkesi) için pek de kabul edilebilir görülmemeliydi.
Devletin bakanları, yapılan işlerin iyi ve kötü sonuçlarını Yıldız Sarayına bırakarak, yerine getirdikleri görevleri esnasında, olabildiğince sorumluluk almamağa gayret ederlerdi. Bu hale kesin olarak nasıl son verileceğinin araştırılması, ilk önce alınacak önlemlerden birisiydi.
Fakat asıl önemli olan şey, kanun ve nizamlara veya adalet ve insaniyete aykırı eylemlere hedef olanların şikayet ile baş vurabilecekleri bir makam lazımdı. Mahkemelerin ve mevcut meclislerin mevcudiyetleri bu türden işler için yetersizliği şüphesizdi. O makamın oldukça müstakil olması ve yerinde tahkikat yürütmeye ve şikayetçiyi korumağa gücünün yetmesi şarttı.
Makul bir yönetmelik çerçevesi içinde, mahkemelerin denetimine açık olarak, basına izin verilmesi dahi etkili iyi önlemler sırasına geçecekti. Yalnız yönetmelikte imtiyaz sahibi ve sorumlu müdür olacakların, örneğin vekalet makamına aday olanlarda aranması lazım olan sıfat ve niteliklere sahip kişiler olmaları şart koşulmalı ki, gerek avrupadaki gibi veya başka türden basına meydan verilmesin.
LAHİKA
(EK)
Padişahım elden geldiği kadar tarafsız ve iyi niyetlerle içinde bulunduğumuz durumun sebepleri etraflıca arz etmeye gayret ettim. Zat-ı şahanelerine iyi hizmetlerde bulunmak arzusundan başka bir gayem yoktur. Tarihte büyük bir isim bırakmağa namzet olduğunuzu, eserleri ile yaşayan iktidarınız kanıtlamaktadır.
Ortalıkta en çok görünenlerin, en büyük düşmanınız olduklarına ve size düşman olarak göstermek istedikleri namuslu ve düzgün insanların, büyük dostlarınız olduğuna zerrece şüphem yoktur.
Bahtsızsınız, çok bahtsızsınız, en adi rençber bile zat-ı şahaneleri kadar cefa çekmiyor. Koca ülkede tamamı otuza varmayan bir takım çıkarcı alçaktan başka şahsınıza ve hükumetinize düşman olan bir kimse yoktur. Mevcut olan şikayet, yanlış olarak verilmiş olan bilgiler sonucunda tercih buyurulan uygulamaların, hayır ve selamet yoluna doğru düzeltilmesi arzusuna dayanmaktadır. Bahtiyar ve mutlu olmanız kulunuzun nazarında o kadar az bir şeye bağlıdır ki, yerine getirildiği durumda bir seneye varmaz sonuçlarını görerek kendinizi en bahtiyar bir padişah ad edersiniz. Vicdan ve mesleğini hatır için değiştiren bir takım insanların, müminlerin emirine bakan olamayacakları gibi, hatta Karadağ Prensine bile olamayacaklarını biliniz.
Ancak “ acizane fikrim şu merkezdedir ki, eğer efendimizce başka türlüsü arzu buyurulursa kulunuzu af buyurunuz “ diyebilecek vicdan ve karakter sahibi bir bakanlar kurulu tayin ediniz ki, sadakat yeminlerinin hükümsüz olmadığından emin olunuz.
Kötü ve ayırımcı insanları; işlerin yönetiminden ve çevrenizden uzaklaştırarak saltanat ediniz ki, övülmüş ve değeri her kes tarafından kabul edilmiş kimseler bulunuz da bakınız ki, dünya ve saltanat ne kadar tatlı ve şimdikinden ne kadar farklıdır. Şu hayırlı hareketinize kanımı bedel tutmayı arzu buyursanız, size helal olsun ! Emrinizle haksız bir şekilde katlolunsam böyle büyük ve hayırlı değişimi gördükten sonra, yerilsem bile sizi kutsar ve ömür ve selametinize dua etmekten geri durmam. Çünkü o halde emin olmuş olurum ki, uğrunuzda canlarını feda etmiş olan sadık kullarınıza rahmet okumağa kendinizi mecbur göreceğiniz kutlu günler gelecektir.
Fi Teşrin-i Evvel (Ekim) sene 1311 (26 Ekim 1895)
Duyun-u Umumiye
Komiseri
GA’İLE-İ HAZİRANIN VECH-İ TESVİYESİ
Hükumet değişikliği olursa, yabancıların müdahalesine gerek kalmaz ise de, değişiklik yapılmadığı taktirde, ga’ile-i hazira (mevcut sıkıntılar) ancak avrupanın müdahalesiyle yakında çözüme kavuşturulabilecektir. Fazla olarak Yıldız Sarayının politikası daima iki yüzlü olduğundan yapılacak ıslahatın verimli olabilmesi için onların devletler arası bir taahhüt şeklinde elde edilmesi şarttır.
Alınması lazım gelen müsaadelerin önemlileri şunlardır:
- İdari ve askeriye bakımından bilcümle Osmanlı tebasına tam bir eşitlik verilmesi ve devletin kanunlarına aykırı bilcümle imtiyaz ve ayrıcalıkların kaldırılması. Şu kadar ki, Kamu çıkarına ait olarak çalışan anonim şirketler ile emsallerine verilen imtiyazlar devam etmelidir.
- Kanun hükümlerinin tam olarak uygulanmasını temin etmeye gücü yetecek bir meclis-i meşveretin tesisi.
- Uygun ve ılılmlı bir yönetmeliğe bağlı olarak, basın özgürlüğü verilmesi ve gazetelerin Sansür Kaleminin keyfi idaresinden kurtarılıp ceza mahkemelerine bağlanması.
- “ Durumun icabı üzerine “ bahanesiyle uzaklaştırılan idari ve askeri memurlar dahi dahil olmak şartıyla zanlıları ve suçlananlarının cümlesine genel af verilmesi.
- Sarayı Hümayunun (padişah sarayının) müdahalesinin sadrazamın seçilmesi ve tayininiyle sınırlanması ve sadrazamlara tensip edecekleri şekilde Bakanlar Kurulunu teşkil edebilmeleri için yetki verilmesi. Bu halde Bakanlar Kurulu Meclis-i Meşveret önünde hep birlikte ve kişisel olarak sorumlu olup bütün ülke itibariyle yalnız sadrazamın saray-ı hümayun önünde sorumlu tutulması ve sadrazamların bilgi ve izinleri dışında saray-ı hümayunla ilişki kurulması konusunda bütün devlet erkanı (ileri gelenleri) ve memurların engellenmesi.
- Bütün usul-ü verasetin değiştirilmesi ile saltanat ve hilafetin babadan evlada geçmesi için, her yerde geçerli olan usulün kabulü.
- Her kes ancak kendisine ait mal ve mülkü vakfedebileceğinden, şeri’ate uygun işbu esas üzerine Vakıflar İdaresinin düzenlenmesi ve bu şekilde vakfolunan emlakin, hazineye ait gelirlerinin temini. Keza hükümdar tarafından devletin gelirlerinin bazı kuruluşlar (yararına) vakfı usulünün esasen desteklenmemesi ve bundan dolayı vakıf emlakinin de aşar ve sair vergi mükellefiyetlerine tabi tutulması. İşbu düzenlemelerden dolayı gelirsiz kalacak olan hayrattan, yalnız kamu çıkarlarına ait olanların mensup oldukları belediye dairelerinin idarelerine havalesi.
- Her sene uyulmak üzere bütçe usulünün koyulması.
- Bütçe kanununda tahmin ve kabul olunmamış veya özel usulü çerçevesinde Meclis-i Meşveretin uygun görüşü ile Bab-ı Aliden arz edilmemiş işler ve maliye girişimleri hakkındaki iradelerin hükümsüz kalması.
- Bakanlar Kurulu ile Meclis-i Meşveret önünde sorumlu olacak bir encümen-i temyiz teşkili ve devletin üst kademelerindeki görevliler dışında bulunan bilcümle memurların ödüllendirilmeleri ve yükseltilmeleri konusunda, kıdem ve ehliyet gözetilmek üzere özel evraklarının adı geçen encümenden geçirilmesi. Bundan yalnız yabancılara verilen nişanlar müstesna olup şu kadar ki, sadrazam ve hariciye nazırının Meclis-i Meşverete bu konuda açıklama vermeye mecbur tutulması.
- Emlak-i seniye senedatının incelenerek ve içeriğinin yerlerinde tetkiki ile senelik son on beş müddet zarfında yapılmış olduğu saptanacak gasp veya tecavüz olaylarının hukuken tazmin olunmak üzere sevki ve esasen emlak-i seniyenin de aşar ve sair gibi devletin vergi kanunlarına tabi kılınması.
- Anlaşmalara imza koyacak büyük devletler sefirlerinin ilk tayin olacak sadrazamın kabul veya reddine yetkili olması ve sadaret değişikliği bahse konu olduğu zaman, bunun sebebini sormağa haklarının olması. İşbu geçici ayrıcalığın, Osmanlı ülkesinde asayişin yeniden tesis olunarak devlet işlerinin normalleşmesini takiben hükümsüz kalması.
* * *
İşbu ıslahatın yapılmasında yalnız Meclis-i Meşverete ait kısmının ayrıntılı açıklaması lazım olup, kalan maddelerin ikmali Meclis-i Meşverete havale olunmalıdır.
Zat-ı şahaneye 15 Teşrin-i Evvel tarihinde takdim olunan layihada Meclis-i Meşvereti aşağıdaki şekilde teşkil etmesi tavsiye olunmuştur:
Evvela – Henüz yeni imzalanmış olan bir devlet antlaşmasına ihtiramen ıslahat komisyonu azası olarak altı,
İkinci olarak – Rum Patrikhanesi meclisi tarafından iki,
Üçüncü olarak – Ermeni Patrikhanesi Meclisi tarafından iki,
Dördüncü olarak – Ermeni Katolik Patrikhanesi tarafından bir,
Beşinci olarak – Bulgar Eksarhusluğu tarafından bir,
Altıncı olarak – Yahudi Hahamhanesi tarafından bir,
Olmak üzere toplam yirmi beş aza olacaktı.
Bunlardan ıslahat komisyonu mevcut üyeleri bulunan altısı geçici olduğundan asıl Meclis-i Meşveret azası on ikisi müslüman ve yedisi hıristiyan olmak üzere on dokuz aza olup hepsi ömür boyu olmak üzere mecliste bulunacak, aralarında eksilme olduğu durumda, ait olduğu zümreden, yerine hemen diğeri seçilecekt.
İşbu Meclis-i Meşverete tek başına kanun tasarısı teklif hakkından başka olan bilcümle parlamento hukuku verilecekti. Meclisin rey ve muvafakatı olmadıkça, azadan biri yasal takiplerden masun bulunacak, yalnız ceza kanunnamesi mucibince azledilmiş ilan edilerek ait olduğu heyet seçimine davet edilecekti.


0 Yorum