Hissiyat-ı diniye gayet muazzezdir…
ŞERİ’AT İSTERİZ !…
Yayın planımızda olmamasına rağmen, ulemadan maruf ve malum bir zat-ı muhteremin, çok veciz bir şekilde ve sarahaten serdettiği “ Demokrasinin umurunda olmadığı, kendilerinin şeri’atçı oldukları.. “ yolundaki beyanı üzerine; bundan yüz on dört sene evvel ve İkinci Meşrutiyetin ilanından sonra, “ Tanin “ gazetesinde yer almış bir makaleyi aynen yayınlamak fikri aklımıza geldi. Bu vesile ile aradan geçen bu kadar zaman içinde, ne derece ileri gittiğimizi de görmek fırsatını yakalayabileceğimizi düşündük.
Devir Sultan II. Abdülhamid’in devridir. Sultan Hamit aynı zamanda Halife-i Müslimin (müslümanların Halifesi) ünvanına sahiptir. Anayasa yeniden yürürlüğe koyulmuş, devlet idaresi yeniden yapılanma içine girmiş, tam bir idari kargaşanın yaşandığı bir dönemdir. İmparatorluğun her yerinde çeşitli sıkıntılar vardır. Bütün gayretler, mebuslar meclisinin açılması ve Osmanlı Devleti’nin bir “ meşruti monarşi “ ile idare edilir hale gelmesidir.
Yine o günler “ İttihad-ı Muhammedi “ ve Derviş Vahdeti’nin çıkardığı “ Volkan “ Gazetesinin yayınlarıyla desteklenen, şeriat yanlısı gösteri yürüyüşlerinin yapıldığı gergin günlerdir. Yani halifeden şeri’at istenmektedir !
Bu sitede, bu bağlamda, “ Volkan “ Gazetesi ile ilgili bir çalışma ileride yayınlanacaktır.
Biz tam bu sırada; Girit adasının Yunanistan’a, Bosna-Hersek’in Avusturya’ya ilhakı, Bulgaristan’ın bağımsızlığı ve Makedonya konularının hazırlıklarının içindeyken, bunları ileriye erteleyerek, bu çok önemli konuya bir katkıda bulunmak istedik.
Lafı uzatmadan; Tanin Gazetesinin [i] 02.03.1909 tarihli nüshasında Hüseyin Cahit Bey tarafından yazılmış olan makaleyi aynen yayınlıyoruz. Metin içindeki Osmanlıca deyimlerin bu günkü karşılıkları parantez içinde gösterilmiştir:
TANİN
02.MART.1909 (EFRENCİ-MİLADİ TAKVİM)
ŞERİAT İSTERİZ
Milletimiz altı aydır cidden mühim bir hayat geçiriyor. Biz işin içinde olduğumuz içün bir taraftan seyircisi bir taraftan oyuncusu olduğumuz vekayi’i (olayları) bütün tafsilatıyla, hakikatıyla göremiyoruz. Bir seyl-i şu’un (olaylar seli) akıp gidiyor. Bir taraftan bir cereyan-ı muvafık vermeye (olumlu bir gelişme olarak görmeye) çalışırken, diğer taraftan kendimiz de bu seyl-i mukadderata (kader seline) kapılıp gidiyoruz; o derecede ki bütün bu vakayi’i mühimme ve nadide (önemli ve ender olaylar) bizce vakayi’i adiye (günlük basit olaylar) hükmünde ad olunuyor. Tarihlerde hayretlerle görülen, vuku’u bir harika şeklinde telakki edilen inkılabat-ı nadireden (ender devrimlerden) birini yaptığımız, bu inkılabın suret-i tahaddüsüne (ortaya çıkmasına) şahid (tanık) ve müşterek (ortak) olduğumuz halde sanki hiçbir şey yapmamış gibiyiz.
Fransız müverrih-i şehiri (meşhur tarih yazarı) Alber Sorel’in teşbihi gibi uzaktan bakılınca dağlar bütün azamet ve heybetiyle manzur olur (görülür). Fakat yaklaşınız, dağ dediğiniz yere vasıl olunuz: dağ gözden nihan kalır (kaybolur) , uzaklaşır.
Ya mesafe itibariyle bizden uzak bulunanlar, ya zaman itibariyle uzak bulunacak olanlar memleketimizdeki vekayi’i heyet-i mecmuasıyla (olayları bütünüyle) ihata edebilecekler (kavrayabilecekler), daha doğrusu bir karar vereceklerdir. Zaten büyük bir binayı bir darbeyi nazar (bakış açısı) içine alabilmek içün bir az uzağa çekilmek lazımdır.
Bizim bugün bütün muhakematımız (anlayış), mülahazatımız (düşüncemiz) günü gününe tahaddüs eden vekayi’i (meydana gelen olayları) kayıt ve tetkik etmekten ibaret kalıyor. İlan-ı meşrutiyetten (anayasal idarenin ilanından) beri böyle şayan-ı kayd (kayda değer) bir çok vekayi’i geçirdik (olaylar gördük). Kör Ali’lerle başlayan hadisat irtica’ya henüz münkatı’ olmamıştır (son bulmamıştır). Bu bir silsile-i meş’ume (uğursuz silsile) halinde devam edip gidiyor. Deniz altında kalan bir silsile-i cibalin (dağ sırasının) tekmil parçaları göze görünmez. Bunun ancak pek sivrilen tepeleri birer ada halinde öteden beriden yükselir. Fakat bir nazar-ı tetkik (dikkatli bir bakış) bu zirvelere bakarak silsile-i cibalin istikametini adeta hatve be-hatve (adım adım) takip edebilir. İşte meşrutiyet ummanı (denizi) içinde çok kere nihan (gizli) fakat bazen ayan (açık) bir halde imtidad (devam eden) eden silsile-i irtica’ bu kabildendir. Pek göze çarpan tezahüratı nazar-ı dikkat önünde tutulacak olursa (göze çarpan belirtileri dikkate alınırsa) bunların hepsinin aynı bir asla merbut (bağlı) olduğu anlaşılmakta güçlük çekilmez.
İstibdada (sıkı idareye), anarşiye ricat (geri dönmek) demek olan bir hareket-i mezmumenin (yerilmiş hareketin) en son şekli “ şeriat isteriz “ namı altında ortaya çıkan lakırtıdır. Kör Ali [ii] de etrafına ancak “ şeriat zahire çıkmalı “ avazesiyle kalabalık topluyordu. Hissiyat-ı diniye gayet muazzezdir (din duyguları son derece kıymetlidir). Bir adem içün dini uğrunda fedayı hayat etmekten tatlı, mübarek bir şey olamaz. Onun içün “ şeriat isteriz “ cümlesini işiten her kes bila-ihtiyar (istemeden) bu arzuya müncezib oluyor (kapılıyor), bu temenniye bila-tereddüt iştirak ediyor (bu arzuya duraksamadan katılıyor). Çünki şeriati istememek kabil midir ?
Şayan-ı dikkattir ki Proedos Gazetesi [iii]de rum vatandaşlarımızı tahrik içün bu din meselesini ortaya sürmeyi meslek ittihaz edinmiştir. O da her gün Ortodoks dinine tecavüz edildiğinden, rum kızları(nın) zorla Müslüman yapıldığından bahseder durur. Çünki rum vatandaşlarımızın bu suretle son derecede teheyyüç edileceğini (heyecanlandırılacağını) bilir. İşte şimdi de teheyyücat (coşkunluk) Müslümanlar arasına sokuluyor. Perde altından gizliden gizliye icrayı tesir eden eller Müslümanların hissiyat-ı diniyesini (dini duygularını) tahrike çalışıyor.
Din ve ahret ile zerre kadar alakası olmadıklarında şüphe olmayan bir takım gizli ağızlar “ şeiat isteriz “ kelimelerini fısıldayınca bu söz derhal bir çok saf müminlerin kalbinde makes buluyor (akis veriyor), “ şeriat isteriz “ cümlesi bir taraka-i ra’d-amiz (gök gürlemesi gibi) şeklinde yükseliyor. Bu tahrikatı vatanımız içün gayet muzır gördüğümüzden ve hainlerin bu defa bir çok vicdanları saf, kalpleri temiz kimseleri bu şeriat kisvesi altında aldatabilmelerinden korktuğumuzdan bu gün şu meseleyi mevzu-u bahs ederek nazar-ı intibahı açmak (insanları uyandırmak) istiyoruz.
Şeriat isteriz ! Bu cümlenin ne ifade ettiğini bir kere düşünelim !
Bir şeyi istemek içün o şey mevcut olmamak lazımdır. Rahatça nefes alan bir adem hiçbir zaman “ hava isterim “ diye haykırmaz. O halde bu gün şeriat isteriz ! Diye feryad etmek içün evvela yedi aydan beri şeriata ne halel getirildiğini göstermek iktiza eder. Eğer şeriata getirilen halel idare-i sabıka (eski yönetim) zamanında vuku bulmuş da, şimdi şikayet ediliyorsa evvela şurası tahakkuk ediyor demektir ki, şimdi şeriat isteriz avazesiyle ortaya çıkanlar vaktiyle vazifelerini ifa etmemişlerdir.
Dinlerine irtibatı pek kavi idiyse (dinlerine bağlılıkları çok sağlam ise), şeriata halel geldiğini gördükleri zaman korkmayarak ortaya çıkmalı idiler. Şimdi hiçbir iyilik görmüyorlarsa bile hiç olmazsa bu sözü söyleyebiliyorlar. Adalet olmadığı yerlerde kılınan Cuma namazları tekmil fasid (geçersiz) olduğu halde idare-i hazırada (mevcut yönetimde) bu vazifeyi güzel güzel ifa ediyorlar. Bundan dolayı idare-i haziraya müşkülat çıkarmak değil minnettar kalmak iktiza eder. Allah’tan korkmayıp da vaktiyle bir kaba sakaldan korkanların ve şeriat isteriz diye, asıl o zaman meydana çıkmayanların samimiyet-i vicdanına bu millet şimdi pek inanamaz.
Bu mütalaadan sonra asıl meseleye gelelim. Acaba hakikaten şeriat ortada yok mu ?
Ahkam-ı şeriye (şeriat hükümleri), malum olduğu üzere, ahkam-ı ahiriye (Öbür dünyaya ait hükümler) ve ahkam-ı dünyeviye (bu dünyaya ait) namıyla ikiye ayrılır. Bu gün kimsenin namaz kılmasına mümanaat ediliyor mu ? Hacca gitmesine itiraz olunuyor mu ? Hasılı kimsenin veza’if-i diniyesini ifa etmesine ses çıkarılıyor mu ? Hayır. Demek ki şeriatın ahkam-ı ahiriyesi tamamiyle mevcuttur.
Ahkam-ı dünyeviye cihetini tetkik edelim. Ahkam-ı dünyeviye iki ciheti şamildir. Biri muamelat (davranışlar), diğeri ukubat (cezalar). Hukuk-u muamelat (davranışlar hukuku) ciheti bu gün mecelle ile taayyün etmiştir. Mecellenin esası da fıkh-ı şeriftir. Binaenaleyh muamelat cihetinde mucib-i itiraz hiçbir nokta yoktur.
Uzviyattan da ta’zir-i şer’iye (organların kesilmesi cezaları) kamilen alınmıştır. Kanun-u cezalar (ceza kanunu) bundan başka bir şey değildir. Yalnız hudud (hadler) ciheti kalıyor.
Evet, bu gün sarikler içün (hırsızlar için) hadd-i şer’i (şeriata göre verilen ceza) yapılmıyor, recm (zina suçu işleyenlere verilen taşlama cezası) yapılmıyor , hadd-i şürb yapılmıyor (içki içmekten dolayı verilen ceza).
Fakat bu gün yapılmadığı gibi sekiz on asırdan beri yapılmamış olduğunu unutmamalıdır. Çünki hadis-i şerif iktizası olarak hudud-u şer’iye (şeriata göre verilmiş cezalar) edna şüphe (pek az şüphe) ile mündef’i (yok kabul edilir) olur. Bir hırsız “ Ben bu malı çaldım “, aldım “ dese kabil değil elini kesemezsiniz. Çünki şüphe hasıl olmuştur. Çünki Hazret-i Peygamber’in hadis-i hikmet-beyanı ufak bir şüphe üzerine hadd-i şer’iyenin mündef’i olmasını icap eder.
Recm icra etmek içün de o kadar kuyud (kayıt) ve şerait (ve koşul) vardır ki fiilen gayr-ı kabil-i icradır (uygulanması mümkün değildir). Hadd-i şürb de böyledir. Ağzı rakı kokan, sendeleyerek yürüyen bir sarhoş bunu ilaç olmak üzere içtim dese hadd-i şer’i mündef’i olur (şer’i cezası ortadan kalkar).
Görülüyor ki faraza hadd-i sirkati (bütün şartları gerçekleşmiş suçtan dolayı elin kesilmesi) icra edebilmek ancak bir ademin gelerek “ Ben şu malı çaldım alınız elimi kesiniz “ demesine muallak (bırakılmış) kalmış gibi bir şeydir.
Sekiz on asırdan beri tatbikine imkan bulunmamış olan şu hudud-u şer’iye (şer’i cezalar) içün şeriat paymal (şeriat ayaklar altına alınıyormuş) ediliyormuş gibi imzalar toplamağa kalkışmak, tahrikatta bulunmak, teşevvüş-ü ezhana (zihin karışıklığına) sebep olmak hiçbir zaman akıl ve vicdan sahibi bir müslümanın kalbinden geçmez. İşin içinde mutlaka bir fesat vardır, mutlaka bir …. parmağı karışmıştır. Zamanımızın nezaketi, vatanımızın nasıl müşkülata maruz bulunduğunu, düşmanlarımızın nasıl çalıştıklarını düşünelim. Müteyakkız (dikkatli) ve mütenebbih (uyanık) olalım. Şeriatımız tekmil (bütün) kuvvet ve azametiyle yerinde dururken ve duracak iken beyhude heyecanlara kapılmayarak düşmanlarımızı sevindirmeyelim.
Şu tahrikatın (tahriklerin) tanzim olunacak kavaninin esasını fıkıhtan istinbat olunması (çıkarılacak kanunların fıkhi hükümlere dayandırılması gerektiği) şeklini de aldığı işitildi. Meclis-i mebusanda memleketimizin her tarafından gelmiş bu kadar hocalar, müftüler varken sokaktaki berberin, bakkalın, hallacın, kalemdeki katibin, yahut medresedeki talebenin böyle bir işe karışması hadd’i-na-şinaslıktan (haddini aşmasından) başka bir şey değildir. Her kes vazifesini bilmeli. Yoksa sonu pişmanlıktır.
Hüseyin Cahid
[i] TANİN GAZETESİ; Hüseyin Cahit, Tevfik Fikret ve Hüseyin Kazım Bey’ler tarafından, 1. Ağustos. 1909 tarihinde çıkarılmağa başlanmış günlük siyasi bir gazetedir. Hüseyin Cahit Bey aynı zamanda İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin millet vekilidir.
Önemli bir edebiyatçı da olan Hüseyin Cahit (Yalçın) Bey (1876-1958) Cumhuriyet’in ilanından sonra da gazetecilik mesleğini sürdürmüş ve 1958 yılında İstanbul’da vefat etmiştir.
[ii] KÖR ALİ; 7.Eylül.1908 günü, Fatih Cami’inde, “ Anayasa “ ve “ Meşruti idare “ aleyhinde konuşarak, peşine taktığı 40-50 kişi ile Yıldız Sarayı’na giden ve : Meyhanelerin ve tiyatroların kapanması, kadınların sokağa çıkmasının yasaklanması için sarayın önünde bağırıp çağıran bir meczuptur. Yargılanmış ve idama mahkum olmuştur.
[iii] Proedos Gazetesi İstanbul’daki Rum cemaatinin çıkardığı bir gazetedir.


0 Yorum