…Hasta ölüyor, uzlaşmamız lazımdır…
REVAL BULUŞMASININ ETKİLERİ
Reval mülakatı, bütün avrupa kıtasında en azından ilgiyle takip edilmiştir. Biz burada sadece Osmanlı ülkesinde yarattığı etkilere toplu bir bakış atmak istiyoruz.
Esasen Rus Çarı ile İngiltere Kralı her sene birkaç defa buluşurlar, avrupa politikası üzerine görüş alış verişinde bulunurlardı. Hatta ülkesine dönerken Çar, Almanya’yı da ziyaret eder, Alman İmparatorunun da fikirlerini alırdı. Her defasında; Osmanlı sefirleri, İngiltere de olsun, Almanya’da veya herhangi bir avrupa ülkesinde olsun; aldıkları sıkı talimata uygun olarak, gelişmeleri yakından takip ederler, elde ettikleri istihbaratı Yıldız’a iletirlerdi.
Sultan Hamid’in özellikle Çarın hareketliliğine karşı çok duyarlı olması, Rusya’dan geleceğini düşündüğü tehlikeli gelişmelere karşı tedbirli olmak hassasiyetinden kaynaklanmaktaydı. Ayrıca İngiltere’nin Osmanlı ülkesi konusunda bir denge politikası izlediğinin de farkındaydı.
Diğer taraftan Sultan Hamid’in her iki imparator arasında Osmanlı ülkesi hakkında geçen konuşmalardan da haberi vardı. O radde ki; Kırım savaşı sırasında başlayan bu arşivleme, o dönemden itibaren, bütün Osmanlı kaynakları tarafından da yakinen biliniyordu.
Bu duruma ilişkin en canlı örneği, Fransız tarihçi Antoine Debidour’un “ Diplomasi Tarihi “ isimli kitabından, Ali Fuat Türkgeldi tarafından yapılmış olan aşağıdaki alıntıdır [i] (Metin tarafımızdan sadeleştirilmiştir):
“ Debidour’un “Diplomasi Tarihinde “ beyanına göre Çar Nikola, İngiltere’nin konuya ilişkin görüşlerini öğrenmeden, Mençikof’un talimatınının en önemli taraflarının açıklanmasını arzu etmeyip, eğer İngiltere Devleti kendi maksadına katılacak olursa kendisi de “ Hasta Adam “ ın (Türkiye)’ nin ölümünü çabuklaştırmak ve duyurmak, şayet adı geçen devlet bu konuda muhalefet edecek olursa, o halde işi yalnız başına görmek ve Zat-ı Şahane (Sultan Hamit) ile doğrudan doğruya yapacağı görüşmelerle kalenin anahtarını[ii] elde etmek istediğinden, bu maksada dayanarak, öncelikle Hamilton Seymour (İngiltere’nin Petersburg sefiri) ile bir takım gizli görüşmelere girişmiştir.”
“ De La Gorce’in “ İkinci İmparatorluk Tarihinde “ ayrıntısı verildiği gibi; Nikola, 9. Kanun-u Sani (Ocak). 1853 tarihinde, Grandüşes Helen’ın suvaresinde, adı geçen sefire (Hamilton Seymour) tesadüfünde, doğru yanına giderek…. “ İngiltere ile samimi bir dostluk arzu ederim…. Biz karşılıklı olarak anlaştığımız taktirde, Batı Avrupa’dan asla endişe etmem; diğer devletlerin düşüncesi benim için önemli değildir. Türkiye’ye gelince, o başka mesele ! Bu memleket vahim bir halde olup bize bir çok sıkıntı çıkarabilir… Türkiye’nin işleri bozuk bir haldedir, uyuşmamız lazımdır…. Bakınız kucağımızda hasta ve pek ağır hasta bir adam var; biz hazırlıklı bulunmadan onu elimizden kaçırırsak büyük bir musibet olur…
Bu garip görüşmeden beş gün sonra (14.Ocak.1853) Seymour imparatoru tekrar görünce, ….” Artık Türkiye tarafından bir korkumuz yoktur. Türkiye şimdiye kadar bağımsızlığını koruyacak kadar güçlüydü; şimdi kimsenin rahatını bozacak halde değildir. Türkiye’de bir çok milyon hıristiyan ahali vardır, ki bunların çıkarlarını gözetmeye mecburum….. Bakınız, biz hastayı yaşatmak istiyoruz; fakat hasta ansızın ölebilir, biz öleni diriltmek gücüne sahip değiliz. Bu durumdan ortaya çıkacak kargaşa ile yüz yüze gelmektense, her ihtimale karşı evvelden hazır bulunmak daha iyi olmaz mı ?
Seymour, bu sözlere karşılık İngiltere hükumeti bu yolda bir yüklenime girmeyi düşünmemektedir.” cevabını vermiştir.
Bu görüşme Hamilton Seymour tarafından Londra’ya bildirilince, İngiltere Hariciye Nazırı John Russel tarafından:
“ Türkiye hakkında acil bir karar alınmasını gerektiren zorunlu bir kriz durumu mevcut olmayıp, kutsal yerlerin durumu da acil bir mesele değildir.”
şeklinde bir resmi açıklama yapılmıştır.
20.Şubat.1853 tarihinde veliahdın suvaresinde Çar yine Seymour’un yanına gelerek:
“ Hükumetiniz maksadımı anlamadı. Benim maksadım, hasta vefat edince yapılacak şeyden ziyade, yapılmayacak şeyi İngiltere ile kararlaştırmaktır….
…Hasta ölüyor, uzlaşmamız lazımdır…” demiştir.
Bu ifadelerin ardından, İngiltere Hariciye Nezaretine John Russel’dan sonra getirilmiş olan Lord Chareldon:
“…Türkiye’nin çökmesinin o kadar yakın olduğunu düşünmediklerini ve durumun muhafazasının en akıllı bir hareket olacağını bir felaket halinde taksimin bir kongre vasıtasıyla yapılacağını…”
belirten bir resmi açıklama yapmıştır [iii].
Anılan kitabın takip eden sayfalarında, bu konuda çok daha fazla ayrıntı mevcut bulunmaktadır. Burada Rus Çarı’nın, Osmanlı’nın mülkünü paylaşmak konusunda ısrarcı olduğu ve bu amaçla İngiltere ile uyuşma yollarını aradığı açıkça görülmektedir.
Rus Çarı’nın bu düşüncelerine karşılık İngiltere olaya serin kanlılıkla yaklaşmakta ve hatta Osmanlı devletini destekler bir tavır takınmaktadır.
İngiltere’nin bu tavrı son derece açıktır. Henüz Mısır meselesi çözülmemiş, Hindistan yolu İngiltere için korunaklı bir hale gelmemiştir. Diğer taraftan İngiltere Osmanlı ülkesinin paylaşılmasının geniş çaplı bir savaşa sebep olacağından endişe duymaktadır. Nitekim ilerleyen zaman içinde olaylar bu düşünceyi teyit etmiştir. Osmanlı’nın mülkü, Osmanlı ile doğrudan ilgisi olmayan bir savaşa dahil edilerek paylaşılmıştır.
Bu ayrıntılar göz önüne alındığında, 93 harbi sonrasında; Rusya’nın, Osmanlı Devletini tek başına tasfiyeye giriştiği endişesiyle İngiltere’nin neden acele ile Berlin Kongresini topladığı ve Ayastefanos’un hükümlerini yumuşattığı daha kolay anlaşılır. Hemen Berlin Kongresinin ardından, Kıbrıs’ın İngiltere’nin yönetimine terk edildiği ikili anlaşma imzalanmış ve yirmi sene sonra da Girit meselesi çözüm safhasına gelmiştir.
İşte İngiltere’nin yapmış olduğu hesabın özeti budur. Vakti gelmiştir ve Rusya ile oturulup, “ Şark Meselesi “ nin çözülmesinin planları yapılmaktadır. Yani Rus Çarı’nın 1853’teki teklifi, İngiltere’yi koşulların oluşturulması gayretleri içine sokmuş ve koşullar oluştuktan sonra esas hakkında pazarlıkların yapılmasına başlanmıştır.
Bu aşamada bir de Osmanlı tarafının durumunu basitçe ele almak gerekir. Osmanlı Devleti 93 harbinden sonra, bir çok sıkıntılar içinde; en azından, bir nefes alma aralığı yakalamıştır. Girit ve Ermeni olayları ve lokal tedhiş olayları dışında, Osmanlı – Yunan savaşına kadar toplu bir muharebe yaşanmamıştır. Yaralar olabildiğince sarılmış ve orduda eğitim faaliyetleri hızlanmıştır.
Ancak, yirminci yüzyılın ilk senelerinde, özellikle Rumeli kıtasında büyük sıkıntılar yaşanmaktadır. Çetecilik faaliyetleri artmakta, Genç Türkler hareketi yayılmakta, Sultan Hamid’in baskıcı yönetimi sarsılmaktadır.
Bir çok Osmanlı kaynağında; Reval görüşmesinin, İkinci Meşrutiyet’i çabuklaştırdığı yazılmaktadır. Biz bu düşünceye katılmıyoruz. Reval görüşmesi 1908 yılının Haziran ayında yapılmıştır. Bu tarihlerde İstanbul tam bir kargaşa içindedir ve Rumeli’de heyecan son raddesine gelmiştir.
Sonuç olarak 23. Temmuz’da Rumeli’de meşruti idare ilan edilmiştir. Olaylar birbirini takip eden kısa zaman aralıkları ile gelişmiştir. Buna göre, Reval görüşmesinin, İkinci Meşrutiyeti değil, Osmanlı’nın içine düştüğü sıkıntıların Reval’i çabuklaştırdığı görüşü daha bir ağırlık kazanmaktadır.
Bütün bu ayrıntılar, Reval buluşmasının ne derece incelikli ve uzun bir politika sonucunda yapıldığını da ortaya koymaktadır.
REVAL MÜLAKATI YILDIZ’DA NASIL ALGILANDI ?
Sultan Hamit Reval Mülakatını haber aldıktan sonra, her kritik meselede yaptığı gibi, derhal Rus Sefirini Yıldız’a çağırtarak, görüşme hakkında bilgi istemiştir. Sefir, Reval’de yapılmış olan görüşmenin, Tibet arazisi üzerinde İngilizlerle yapılan bir anlaşmadan ibaret olduğunu, önemli bir mesele olmadığını bildirmiştir.
Rus Sefirinin yaptığı açıklamadan tatmin olmayan Sultan Hamit, Hariciye Nazırı Tevfik Paşa’nın İngiltere ile temasa geçmesini ve mümkünse onlarla bir anlaşma yapılmasını emretmiştir [iv]. Ancak bu temastan bir sonuç alınamamıştır.
Bir sonraki çalışmamızda da, İstanbul gazetelerinin Reval Mülakatını nasıl yorumladığını, örnekleriyle göstereceğiz. Daha sonra da, Girit, Makedonya, Bosna Hersek ve Bulgaristan olaylarını inceleyeceğiz.
[i] ALİ FUAT TÜRKGELDİ, Mesa’il-i Mühimme-i Siyasiyye Cilt 1, s. 7 v.d. TTK, ANKARA, 1960
[ii] Kudüs’teki kilisenin anahtarını kastediyor.
[iii] TÜRKGELDİ, a.g.e. s. 11
[iv] “SULTAN ABDÜLHAMİD” Tahsin Paşa’nın Yıldız Hatıraları, Boğaziçi Yayınları, İstanbul 1990, s.351.


0 Yorum