Türkiye bu gün Asyalı bir ülke değildir. Avrupalı bir memlekettir. Biz o uçurumu yirmi dört saat içinde atladık.
İSTANBUL BASININDA REVAL
Reval buluşması sırasında İstanbul ve özellikle Selanik ve Rumeli’de yoğun bir siyasi faaliyet vardır. Terakki ve İttihat Cemiyeti [i] Rumeli’de duruma hakimdir. İstanbul üzerindeki baskıyı arttırmak düşüncesindedir.
Temmuz ayının hemen başında Kolağası Resneli Niyazi Bey yaklaşık iki yüz kişilik bir kuvvetle dağa çıktı ve hürriyet ilan edilinceye kadar dağdan inmeyeceğini ilan etti.
Mitroviçe’de görevli bulunan Şemsi Paşa’nın geniş yetkilerle Manastır’daki hareketlerin bastırılması amacıyla tayini ve hemen akabinde Manastır’da öldürülmesi, ardından Selanik’e ve Rumeli’ye asker sevkiyatı yapılması, durumun ne kadar karışık olduğunu göstermektedir.
Firzovik’te binlerce kişinin toplanarak, hürriyetin ilanı için yemin etmeleri ve Saraya telgraf çekmeleri [ii], bu arada Rumeli’de su-i kastlar, adam kaçırmalar ve öldürmeler, havayı iyice gerince, bu baskıya dayanamayan Sultan Hamit, sonunda 23.Temmuz.1908 tarihinde Anayasayı yeniden yürürlüğe koymağa karar verdi.
Bu kadar yaygın ve vahim olayların meydana geldiği bir ortamda kimsenin Reval’i görmeye ve düşünmeye vakti ve imkanı yoktur.
Ancak hürriyet ilan edilip, büyük bir sevinç ve heyecan ortamı yaratılması, arkasından sansürün kaldırılması ve yeni gazetelerin çıkmağa başlamasıyla yavaş yavaş normal hayata dönülmeye ve etraf görünür hale gelmeye başlandı.
İşte, Cemiyetin yerine göre yayın organı olarak da kullanılacak olan; sahipliğini ve baş yazarlığını Hüseyin Cahit Bey’in yaptığı “ Tanin “, meşrutiyetin ilanından hemen sonra, 1908 yılının Ağustos ayının başında yayın hayatına böyle bir ortamda girdi.
O dönem yaygın düşünce tarzının ne olduğunu, insanların olayları nasıl algıladığını göstermek açısından ve ileride Reval ile ilgili yazılarla kıyaslanabilmesi amacıyla; Tanin Gazetesinin, 20.Temmuz.1324 (02.08.1908) tarihli nüshasında mevcut ve Hüseyin Cahit Bey imzalı baş yazının bazı bölümlerini aktarıyoruz (dil tarafımızdan sadeleştirilmiştir) :
“ TÜRKLER, İNGİLİZLER, ALMANLAR
Kanun-u esasi Osmanlılara hürriyet hakkı verip de bundan sonra takip edeceği politika üzerinde – medeni ülkelerde olduğu gibi – Osmanlı kamu oyunun da büyük bir tesir icra etmesi doğal olunca, Avrupa gazeteleri Türklerle İngilizler ve Almanların dostluk ilişkileri hakkında yaptıkları neşriyatta karşılaştırmalar yapmağa başladılar.
İngilizlere karşı öteden beri Türklerin kalbinde bir muhabbet bulunduğu, İngilizlerin bizce siyaset sahnesinde hürriyetlerin koruyucusu olarak kabul edildiği Avrupalıların malumudur….
….Türklerin İngilizleri sevmeleri, İngilizlere kalben dost olmaları pek doğrudur. Eski idare zamanında hükumet tarafından İngilizlere karşı pek çok zorluklar çıkarılıyordu. İngiliz sermayedarlarının Osmanlı ülkesinden çekilmelerini temin arzusuyla her şey yapılıyordu. İstatistikler İngiltere’nin Osmanlı ülkesi ile yaptığı ithalat ve ihracatında bir noksan göstermemekle beraber diğer memleketlerin, ezcümle Almanya ticaretinin çok daha fazla geliştiğini ispat ediyor. …
….Şimdi politika üzerinde Osmanlı kamu oyu etkili olunca doğal olarak İngilizlere karşı gösterilmiş olan zorluklardan eser kalmayacaktır.
Fakat İngilizlerle olan yakınlaşmanın, Almanya ile olan ilişkilerde bir kırgınlık ve uzaklaşmaya sebep olacağını düşünmemek gerekir.
Osmanlılar yalnız İngilizlere karşı değil, diğer devletlere karşı da iyi niyetli, sevgi dolu ve dostane bir politika takip edilmesinin hem kendi menfaatleri gereğinden olduğunu, hem dünya barışı ve dostluğuna katkı sağlayacağını pek ala takdir ederler. “
Görüldüğü gibi bu makalede İngilizlere methiyeler düzülmektedir. Henüz Reval görüşmesi ile ilgili olarak bir ifade mevcut değildir. Ancak, yine “ Tanin “ Gazetesinin birkaç gün sonra çıkan, 24.Temmuz.1324 (6.Ağustos.1908) tarihli nüshasında ilk defa Reval konusu açılıyor. Bu yazıyı da bölümler halinde sadeleştirerek buraya taşıyoruz :
“ KUVVETLİ TÜRKİYE
… 2. Selim’den sonra Osmanlı devleti için bir çöküş olmasa da her halde bir duraklama hali başladı. Duraklama bir millet için çökme demektir. Çünkü hayat kavgasında ilerleyemeyenler geri kalırlar. Bizim için de öyle oldu. Duraklama devrini, gerileme devri izledi. Arada bir yükselir gibi olduysa da bu gayretler çok sürmedi. Her asırda Osmanlı kalbinde bir yara açılarak bin fedakarlıklarla elde edilen yerler bir bir ayrılmağa başladı.
Evvelce yabancılarla ilişkilerde ileriyi düşünemeyerek, yahut o zaman için bir engel görmeyerek verilen ayrıcalıklı izinler, devletin zayıflamağa başlamasıyla onlar için bir hak haline geldi. Bunlar anlaşmalar gereği olarak, devletin ayak bağı oldu.
Osmanlı devletinin zayıflığı arttıkça devleti oluşturan çeşitli unsurlar, Rumlar, Bulgarlar, Sırplar, Ulahlar, Ermeniler ve diğerleri arasındaki bağ da gevşedi. Bunlar hukukta eşitlik, idareye katılma gibi bir bağ ile bir birlerine bağlanmamışlardı. Bütün bu çeşitli unsurlar hükumetin güçlü eli altında itaat etmeye zorlanmışlardı, o kadar. Devletin elindeki güç ortadan kalkınca bu unsurların bağımsızlık istekleri ile baş kaldırmaları doğaldı.
Hatta dikkate değer olması gereken bir başka husus da devletin islam unsurları bile din gibi kuvvetli bir bağ ile bir birlerine sonsuza dek bağlı iken, kötü idarenin vahim sonucu olarak bir birlerinden soğumağa yüz tuttular. Bu hal devam etse idi Osmanlı Devleti çürüyüp dağılmış bir cesedin ufak parçaları gibi dağılacaktı.
İşte Osmanlı Devleti geçirdiği uzun süren baskıcı devrelerin kötü tesiri altında böyle bir tehlikeye düşüyordu. Gerçekte çoktan beri Osmanlıların mirasına konmak hırsına kapılmış devletlerin yegane hedefleri bu idi. Lakin başlıca Rusya ve İngiltere arasındaki rekabet bölünmeye engel oluyordu.
Son zamanlarda İngiltere hükumeti de şarkta takip ettiği geleneksel siyasetinden vaz geçiyor, Osmanlı ülkesinin mülkünün bölünmezliğini korumada İngiltere için bir yarar görmüyor denildi.
Reval Mülakatı, İngiltere ile Fransa uyuşması, Rusya ve İngiltere buluşması, hep doğu için hazırlanan bir tertibin siyasi belgesi olarak kabul ediliyor. Rumeli için teklif olunacak ıslahat, Rumeli’nin de Osmanlı ülkesinden ayrılmasının başlangıcı olacağı söyleniyor idi. Tehlike büyümüştü. İngiltere ile Rusya arasında fikir birliği oluşunca yalnız Almanya üçlü bağlaşık devletlerin görüşlerini bekleyebilirdi. Bu bekleyiş nereye varabilecekti? Bu soruyu cevaplamak kolay değildi.
Fakat şimdi bu soruları bu şekilde kurgulamağa sebep yoktur. Osmanlı Devletinin dışarıya karşı ilk zaafı memleketteki çeşitli unsurların arasındaki bağın kopması idi. Hürriyet ve meşrutiyet bu unsurları güçlü bir şekilde bir birlerine bağlayacaktır.
Son zamanlarda özgürleşmek isteyen ve bunun için en büyük fedakarlıklara katlananlar Ermeni vatandaşlarımızdır. Bunlar arasında gerçekten Osmanlılardan bütün bütün ayrılmak gibi aşırı fikirler takip edenler görüldü. Fakat asıl ağır başlı ve sakin düşünen ekseriyet, müstakil bir Ermeni hükumetinin hiçbir zaman olamayacağını takdir ediyordu. Onlar adalet istiyorlardı. İşte adalet ve eşitliğe kavuştular…..
…. İslam unsurların arasında görülen ayrışmaya gelince, bu hal hiçbir zaman ciddiye alınamaz. Arnavut, Arap, Türk ve sair unsurlar, her zaman kardeş gibi yaşamışlardır….
Rumeli tarafındaki Rum, Bulgar, Sırp, Ulah gibi vatandaşlarımıza gelince, bunların şimdiye kadar şikayet ettikleri baskı görmüş olmalarıydı. Güçlü bir meşruti idare altında bunlar ihtiyaç duydukları adalete erişirlerse, ayrılıkçı fikirlerin bayraktarlığını yapanlar, kendilerini haklı göstermek için hiçbir sebep bulamazlar. Bu şekilde yabancı güçlerden kendilerine verilecek destek ve korumayı asla beklemezler.
Bundan ümit kesecek olurlarsa, meşruti idareye erişmiş, hukuka saygı duyan bir Osmanlı Devletinin güçlü ordusunun her zaman kendilerini ezebileceğini, asayişi ve güvenliği sağlayabileceğini takdir ederler. Bunun için de rahat dururlar, elde ettikleri hukuktan yararlanarak geleceklerini ve mutluluklarını korumanın çaresini ararlar…..
Meşruti idare Osmanlılar için işte böyle mutlu bir huzur ve sükunet devresi ile sonuçlanacağı gibi, Avrupa siyaset ufkunu saran savaş bulutlarının da dağılmasına katkıda bulunacaktır.
Balkan yarımadası her an patlamağa hazır bir yanardağ demektir. Avrupa kabineleri bu yangını tutuşturmak için bütün siyasi hünerlerini sarf ediyorlardı. Burada ortaya çıkacak yangının bütün Avrupa’yı tutuşturacağı şüphesizdi….
Türkiye’nin güçlenmesi, Türkiye’ye sınırları olan komşu hiçbir hükumet için tehdit teşkil etmez. Türkiye’nin sahip olduğu sınırlar kendisine yeterlidir. Bu sınırlar içinde imparatorluklar, cihana hakim olmuş devletler yaşamış ve mutlu olmuşlardır. Türkler ellerindeki yerleri imar ederler, buraları ileri medeniyet seviyelerine çıkarırlarsa, bu kadarı kendilerine kafidir. Türklerin yapmaları gereken bu görevin yerine getirilmesi belki asırlarca sürecektir. Bu bakımdan barış ve güvenliğin korunmasından en çok yine Türkler yararlanacak, çalışmağa imkan bulacaklardır….”
Olayların tanımlanmasında, hatta analizinde çok büyük bir yanlışlık yoktur. Fakat büyük bir hayal gücü ve anlaşılmaz bir saflıkla yürütülen bir mantıksal durgunluğu da burada gözlemliyoruz.
Meşrutiyet ilan edildi, iş bitti. Ortada hiçbir kurumsal düzenleme yapılmadığı halde, üstelik ne olacağı belli olmayan bir ortamda, anayasanın yürürlüğe yeniden koyulmasından bir kaç gün sonra, insanlar hukuk, eşitlik ve idareye iştirak istiyorlardı, bu da sağlandı diyerek, her şeyin yoluna girdiği ve bundan sonra bir arada mutlu, mesut yaşanacağı ifade ediliyor.
Tanzimat fermanıyla 1839 yılında sözü verilen medeni haklar ve kanun teminatı, aradan geçen zaman zarfında (yaklaşık 70 sene) iki uluslararası antlaşmaya konu olmuş ve büyük devletlerin takip listesi ile kefaletine alınmış ıslahatlardır. Geçen bu kadar seneye rağmen, bir türlü tam manasıyla gerçekleştirilmeyen, ya da gerçekleşmemesi için ayak direnilen bu ıslahatlar sorunu, birden bire çözümlenmiş oluyor. Bu kadar basit ise, neden şimdiye kadar yapılmadı?!!…
Bu konu da Tanin Gazetesinin 3.Ağustos.1908 tarihli nüshasında yayınlanan Hüseyin Cahit imzalı makalede inceleniyor, aynen sadeleştirerek aktarıyoruz :
“ BULGARİSTAN, RUMELİ VE ISLAHAT
Osmanlı ülkesinde anayasa ilan edildikten sonra gazetelerde Bulgaristan’da meşrutiyet idarenin hariçte yaratacağı tesiri düşünen ecnebi ve Osmanlı gazeteleri en çok Bulgaristan’ı merak ettiler. Niçin Sırbistan’ı, Yunanistan yahut Romanya’yı o kadar düşünmediler [iii] ?
Yalnız şu merak bile bütün alemin zihninde bir şüphe değilse de bir şüphe gölgesi bulunduğuna, Bulgaristan’ın Türkiye ıslahatından memnun olmayacağı zannı beslendiğine delalet eder. Bulgar kavmi 1878 tarihinden sonra Bulgar akvamı arasında gayret ve faaliyetle hakkıyla öne çıkmıştır. Bu gün vardığı gelişme derecesi övülmeye değerdir. Fakat zannetmeyiz ki Bulgaristan kavmi bu gelişmeyi adalet ve ekonomik ilerleme ile birlikte götüremezse medeni ülkeler arasında yer tutmuş sayılamaz.
Bulgaristan emareti [iv]Rumeli’de neden şikayet ediyordu ? Kısa bir tabir ile Bulgarların zulüm görmelerinden, değil mi ? Halbuki eski yönetimde zulüm gören yalnız Bulgarlar ve Hıristiyanlar mı idi ? Her zaman ispata hazırız ki islam unsuru ve bilhassa Türkler Osmanlı ülkesindeki Rumlardan, Ermenilerden, Bulgarlardan, doğrusu tekmil hıristiyan unsurlardan daha çok zulüm görüyorlardı. İşte şimdi bütün millet fertleri ile birlikte Bulgarlar da bu zulümden kurtulacaklardır; Ermeni’nin, Türk’ün, Rum’un malik olduğu hakka Bulgar da malik olacaktır. Bu durumda dünyada adalet düşüncesine inanmış hiçbir kimse tasavvur edemeyiz ki şikayete devam etsin.
Bulgaristan Emaretinin böyle bir politika takip ettiği meydana çıkınca dünya kamu oyu kendisinin aleyhine dönecektir….
Bulgaristan yöneticilerinin bu gerçekleri göz önünde tutacaklarını muhakkak ad ettiğimizden Bulgaristan ile bağlı olduğu devlet (Osmanlı Devleti) arasında bir harp zuhur edeceğine inanamayız. Bulgar yöneticileri şimdiye kadar sağ duyululuk, ihtiyatlılık, ileri görüşlülük, tedbirlilik gibi bir devlet yönetimi için gerekli olan duyarlılıklara sahip olduklarını ispat ettiklerinden kendilerini bile bile felakete atmayacakları şüphesizdir. Çünkü Bulgaristan Emaretinin bağlı olduğu devlet ile savaşması, Türkiye ıslahatını geçici bir müddet için yavaşlatabilirse de Bulgaristan için de onarılması olanaksız zararlara yol açar; Bulgaristan’ın elde etmiş olduğu bütün yükselme gayretini kırar. Avrupa’nın son zamanlarda takip eder göründüğü : “ Salibin (haç’ın) girdiği yere bir daha hilal giremez “ politikası, baskıcı bir Türkiye’ye karşı uygulanabilirdi. Fakat ülke yönetiminde eşitlik ve adalet fikirlerine dayanan bir Türkiye’ye karşı Avrupa devletleri, ancak bir Avrupa devletine gösterilecek yakışan davranışı tercih edeceklerdir. Türkiye bu gün Asyalı bir ülke değildir. Avrupalı bir memlekettir. Biz o uçurumu yirmi dört saat içinde atladık. Avrupa kamu oyunun gösterdiği güven, inanç ve iyi niyet buna tanıktır. Türkler şu büyük devrimi yaratmakta ne kadar derin bir başarı göstermişlerse, gördükleri taktir ve uyandırdıkları güveni koruyup arttırmak için de bütün kalpleriyle ve iyi niyetle çalışacaklardır….”
Görüldüğü gibi üzerinde kafa yorulan kavramlar, gerçeklerle ilgisi olmayan hayal ürünleridir. Öyle olunca doğal olarak üretilen çözümlerin de günlük hayatla bağlantısı yoktur.
Bir diğer ve bizce en önemli noksanlık da, bu kadar kargaşanın içinde hiç ekonomik sıkıntılar üzerinde düşünülmemesidir. Ülke siyaseten düzelse de gelişmenin ne şekilde gerçekleşeceği, ülkenin ekonomik olarak nasıl ileriye götürüleceği hiç akla gelmiyor. Bu Mithat Paşa zamanından beri böyledir. Bir Kanun-u Esasi takıntısı vardır. O oldu mu, bütün işler düzeliyor !…
Bu kadar insan nerede çalışacak ? Ne üretecek ? Nasıl kazanacak ? Osmanlı’nın böyle bir sorunu hiçbir zaman olmamıştır. Eğer düyunu-u umumiye kurulmasaydı, bu alanda yetişmiş eleman da olmayacaktı.
Çok kısa bir cümle ile yabancılara verilmiş olan imtiyazların, devlete ayak bağı olduğu söylemi ile geçiştirilen bu konular, aslında Osmanlı Devletini yarı sömürge haline getirmişti. Ekonomik kavramlara o günkü Osmanlı aydınlarının vakit ayırdığını düşünmüyoruz.
Bu bağlamda yeri gelmişken, Prens Sabahattin’in adını zikretmek zorunluluğu vardır. Osmanlı dünyasında ilk defa olarak üretimden bahseden o’dur. Ayrıca uzman kadrolar yetiştirilmesi için eğitim reformunu öne sürmesi, içinde bulunduğu toplumun standardının çok üzerindedir [v].
Biz bu ilave bilgiden sonra yine yolumuza devam edeceğiz.
[i] Cemiyetin kuruluş ünvanı, Terakki ve İttihad Cemiyetidir. Bu isim, Meclis-i Mebusan’ın açılışından sonra İttihat ve Terakki Cemiyeti olarak değiştirilmiştir.
[ii] Firzovik vakasının, başlangıçta saray yanlısı olarak planlandığını, ancak sonradan mahiyetinin değiştirildiğini anlatan hatıralar vardır. Konumuzla şu anda doğrudan ilgili olmayan bu hususları ele almıyoruz. Fakat ilgilenen okuyucuların:
- Galip Pasiner; Galip Paşa’nın Hatıraları; Hayat Tarih Mecmuası, Temmuz 1966 nüshası,
- Süleyman Kani İRTEM; Yıldız ve Jön Türkler, İttihat ve Terakki Cemiyeti Gizli Tarihi, İstanbul 1999, Temel Yayınları.
- Süleyman KÜLÇE; Firzofik Toplantısı ve Meşrutiyet İstanbul 2013, Kitabevi.
yayın ve kitaplarına bakmaları tavsiye olunur.
[iii] H.Cahit burada bir mantık hatası yapıyor ! 2. Meşrutiyet ilan edildiği zaman, Yunanistan ve Romanya bağımsızdırlar.
[iv] Osmanlı günlük lisanında “ emaret “ , muhtar, iç işlerinde bağımsız, dış ilişkilerde Osmanlı’ya bağlı eyalet anlamında kullanılmaktadır.
[v] Prens Sabahattin, Mahmut Celalettin Paşa ile Abdülhamid’in kız kardeşi Seniha Sultan’ın oğludur. Fransa’da eğitim almıştır. Konumuzun dışında olduğundan, kısa bir bilgi notu ile yetineceğiz.
Bir Mahmut Celalettin Paşa daha vardır, o da yine Abdülhamid’in kız kardeşi Cemile Sultan’la evlidir. Onunla karıştırılmaması gerekir.
Prens Sabahattin “Teşebbüs-ü şahsi ve Adem-i Merkeziyet” ilkesiyle özel girişime dayalı gelişme modelini savunmuştur. Fikirleri siyaseten tartışmaya açıktır. Fakat Osmanlı dünyasında ilk defa ekonomik kavramlar üzerinden düşünce üreten kişidir. Le Play sosyoloji ekolüne mensup Edmond Demolins’in etkisinde kalmış, onların kurduğu La Science Sociale enstitüsüne devam etmiştir.
İttihat ve Terakki Cemiyeti ile başlangıçta uyumlu görünürken, 31 Mart olaylarından sonra yolları ayrılmıştır.
Taraftarları Ahrar Fırkası’nı kurmuşlardır.
Prens taraftarlarının baskısına rağmen aktif politikaya girmemiştir.
Yakın tarihimiz ile ilgili olarak üzerinde çalışılması gereken önemli bir figürdür.


0 Yorum