Hüküm, her vakit galip gelenindir….
BULGARİSTAN VE AVUSTURYA’YA KARŞI TEPKİLER
Gerek Bulgaristan, gerekse Bosna-Hersek, esasen 93 harbinden sonra Osmanlı’dan kopuş süreci başlamış sorunlu eyaletlerdir. Bu aşamaya gelecekleri aşağı yukarı aklı eren herkesçe bilinmektedir.
Nitekim, Sırbistan’da da, Yunan ihtilalinde ve Girit’te de benzer safhalar geçmişti. Önce ıslahat talepleri ileri sürülmüş, bu talepler sonradan özerkliğe (muhtariyete) dönüşmüş ve ilk fırsatta da, bağımsızlık ya da ilhak halini almıştır.
Ancak daha önce de bu sitede açıkladığımız gibi; Osmanlı hayal dünyası, bir başka boyuttadır ve meseleleri farklı şekillerde değerlendirmektedir.
Elbette İstanbul basını bu gelişmeleri çok büyük bir tepkiyle karşıladı. Avusturya mallarına boykot uygulanmasını talep edenler oldu. Bulgaristan’ın istiklalinin tam anlamıyla uluslararası antlaşmalara mugayir olduğu yüksek sesle söylendi. Üstelik Bulgaristan’la bir süreden beri; Şarki Rumeli demiryollarının, Bulgaristan tarafından el koyulmuş olan lokomotifleri ile ilgili bir sorun mevcuttu.
Hepsi uzun bir süre devam edecek nihayetsiz görüşmelere konu yapılacaktı.
Şimdi biz, 27.Eylül.1324 (8.Ekim.1908) tarihli “ Tanin “ Gazetesinde, Hüseyin Cahit Bey’in, “ ” Biz “ Ne “ nin Cezasını Çekiyoruz ? “ başlıklı yazısını aynen buraya aktarıyoruz (metin tarafımızdan sadeleştirilmiştir) :
“ Osmanlı kamu oyu ve vicdanı beş altı gündür pek şiddetli darbelerle sarsılıyor, rencide oluyor. Zulüm ve baskıların esaretinden kurtulup artık diğer medeni insanlar gibi gururumuzun daha fazla kırılmasına meydan vermeden yaşamak emelinde olan Osmanlılar, karşılarında bir hıyanetin zehirli iğnelerini buluyorlar; bu iğne onların ta kalplerine girerek, huzurlarını kaçırıyor, rahat rahat çalışmalarına engel oluyor. Fakat zararı yok. Bir saadet ne kadar güç ele geçerse, o kadar değerli olur ve muhafazasına da o nisbette çalışılır.
Bu gün hepimizi üzüntülere boğan olaylar nedir? Bulgaristan’ın bağımsızlığını ilan etmesi, Avusturya’nın Bosna-Hersek’i kendi ülkesine katması, Girid’in Yunanistan’a, henüz doğrulanmayan, katılması haberi ve diğer yabancı devletlerin de “ dengelerin korunması “ politikaları, yani bir takım çıkarların korunması gayretlerine düşmeleri korkusu.
Bu olayların kalp ve ruhumuza açtığı yaralardan duyduğumuz acıyı, geçici olarak görmezden gelerek, kayıpları serin kanlılıkla düşünebilme mümkün olsa idi acaba nasıl davranacaktık?
Bulgaristan hepimizin gördüğü, bildiği üzere, müstakil bir hükumetten farksızdı. 1885 tarihinde Doğu Rumeli’yi kendisine ilhak etmişti. Biz Bulgaristan ile Doğu Rumeli’yi ayrı ayrı kıtalar diye düşünmek için kendimizi zorladığımız halde, Bulgar’lar Kuzey ve Güney Bulgaristan namıyla her iki vilayeti bir kabul ediyorlar. Bulgaristan’ın bizimle bağı “söz” de bir bağ idi. Bu bağlantıdan fayda değil zarar görüyorduk. Gümrüklerde, Makedonya’da kendisine kolaylıklar sağlanıyor; Makedonya okulları, kiliseleri için kendisine yardımcı olunuyor, sonuç olarak bir pürüz çıkarmamak düşüncesiyle koca Osmanlı Devleti bir küçük Bulgaristan’a, “ Tuna Vilayetine “ boyun eğiyordu.
Bunlardan Osmanlı Milletinin kalbi rahatsız olmuyordu. Çünki haberdar değildi. Baskıcı idare gözleri kapamış, kulakları tıkamış, dilleri koparmıştı. Bir fazla nefesle bir fazla dakika daha sürünmek için her yokluğa, her aşağılanmaya katlanıyordu. Bulgaristan, oradaki islami vakıfları zapt ediyor, camilerde ezan okutmuyordu.
Biz hala Bulgaristan Prensi ve Doğu Rumeli Valisi diye kendimizi aldatıyorduk! Okullarımızda “ Bulgaristan bizimdir “ diye çocuklarımıza okutuyorduk, oysa Bulgaristan çoktan gitmişti…
Hem yalnız gitmekle kalmamıştı. Sırf bir isimden ibaret olan görünürdeki bağlantısıyla bize bir kat daha fenalık yapacak bir halde bulunuyordu. Ve zarar veriyordu. Baskıcı idare buna da katlanıyordu. Tek olay alevlenmesin! Görünürde milletin hiçbir şeyden haberi olmasın da, gerçekte ne yapılırsa yapılsın, önemli değildi.
Korkakların, hainlerin politikası bu idi. İşte Osmanlı kamu oyunun büyük çoğunluğu, bu gerçeklerden haberdar olmadığı için, bu gün yeni bir vatan felaketi karşısında bulunuyoruz düşüncesiyle üzülüyor. Aslında bu facianın senelerden beri matemini tutanlar da vardı.
Bosna-Hersek, bu da elimizden gitmişti. Geçici olarak, güvenliğin sağlanması bahanesiyle Bosna-Hersek’e giren Avusturya’nın bir daha oradan çıkmayacağı siyasetten bir parça anlayanlarca zaten biliniyordu.
Bu konularda, bu işlerden anlayan aydınların kalpleri kan ağlıyordu. Bosna-Hersek de zulüm ve baskı idaresinin kurbanı olmuştu. O da idaremizdeki bozukluk, haksızlık yüzünden Osmanlı bedeninden koparılmış bir uzuv idi. O da kangren olmuştu. Eski idarenin ağızlara vurduğu demir kilit, Bosna-Hersek’in gerçeğinden bahsedilmesine de engel oluyordu.
Girit, bu bütün bütün karışık, garip, acı bir olaydı.
Girit için savaşı göze alarak, Tesalya gibi, sağlıklar için olumsuz iklimlerde, hastalık yüzünden binlerce kayba katlandığımız bir muharebenin yükünü taşıdığımız halde, Girit elimizden gitmişti. Girid’e Yunan oğlu komiser olmuştu. Sonra bunun yerine sabık Yunan Başvekillerinden biri getirilmişti. Girit bizim olduğu halde orada askerimiz yoktu.
O zamanın yönetimi Girid’i de ahaliye bizim gibi gösteriyordu.
Milona geçitlerinde, Tesalya muharebelerinde kanlarını döken Osmanlı kahramanlarının çoğunun, galip geldikleri savaşların, sonunda böyle bir yenilgiye çıktığından haberleri yoktu. Onun içindir ki, bu gün Girid’in Yunanistan’a iltihak için müracaat ettiği haberi, kalplere bu kadar ağır geliyor. Öyle ki, Osmanlı ülkesinin bir parçası olan Girit, bağımsızlık kabul edilebilecek geniş bir özerkliğe sahip olduğu halde, Osmanlı borçlarından (Duyun-u Umumiyeden) payına düşen kısmı da üstlenmemişti.
Eski yönetim, sorunların, memleketin zararına çözülmüş olmasına daima göz yumar; yeter ki, dış görünüşte, itibarda bir zedelenme olmasın. Yalnız bir noktaya bakardı; o da her aşağılanmaya katlanarak, elden çıkmış yerler, hala bizimmiş gibi görünsün. Yıllık bültenlerde Girit Vilayetini mevcut gösterebilmek için her şey feda ediliyordu.
Baskıcı yönetim sonunda iflas etti. Bu gün bu iflasın bilançosu yapılıyor. Eski idarenin ne kadar bulaşık pis işleri, vatana hıyanetleri varsa birer birer ortaya dökülüyor. İşte biz bu gün, eski baskıcı rejimin ceremesini çekiyoruz; otuz sene o baskılara boyun eğerek, sadakat göstermenin, sessiz kalmanın cezasını ödüyoruz.
Bulgaristan’ı, Bosna-Hersek’i, Girid’i hep eski yönetim vermişti. Fakat, heyhat ki, matemini tutmak gibi acı ve elem dolu bir görev, bu gün Genç Türkiye’ye düşüyor.
Bu gün içinde bulunduğumuz bu durumdan, namusumuzu muhafaza ederek çıkmak için, her şeyden önce, yurt sevgisi olan Osmanlıların meşruti idare etrafında toplanmaları, içlerine sokulan hainlerin zehirlerinden kendilerini kurtarmaları lazımdır. Çünki, şu üzüntü dolu duyarlı ortam, tam özgürlük ve adalet düşmanlarının sapkın emellerinin yayılması için aradıkları bir fırsattır. Biz, eski devirdeki bölücü tiplerin, soyu sopu belli olmayan sefillerin dolduruşuna gelerek heyecanlanır, kontrolsüz hareketlerde bulunursak, işte o zaman mahv oluruz….”
Duygu dolu ve ibret alınacak bir yazı.
Yine “Tanin “ Gazetesinin, 25.Eylül.1324 (8.Ekim.1908) tarihli nüshasından İsmail Hakkı imzalı, “ Avusturya’nın Maksad-ı Hakikisi “ başlıklı makalesini sadeleştirerek, bölümler halinde buraya aktarıyoruz:
“… Şu iki acı deneyim bize hiç olmazsa bir gerçeği gösteriyor ki, o da şu durumda Osmanlı Devletinin gerçek dostları kim, düşmanları kim olduğu bir dereceye kadar anlaşılmağa başlamıştır. Gerçi hürriyetin ilanından sonra bütün avrupa lehimize yaygın bir sempati gösterisinde bulundu. Bütün devletler basında, kamu oyunun baskısına uyarak, ister istemez Osmanlı Devletine dost, özgürlüklerimize, serin kanlılığımıza, ulusal gururumuza hayran kaldılar. Fakat bir çoklarının bazı niyetleri kırıldı, hesapları bozuldu, kalplerinde bir sıkıntı oldu. Çıkarları büyük bir darbe yedi. Yeni hesaplar, yeni emeller, yeni planlar yapmaları gerekti. Görüşmeler, fısıltılar, diplomatlar arasında gizli ilişkiler arttıkça arttı. Avrupa artık yeni bir hürriyete kapılmıştı. Bu cereyanın yönünü tayin etmek, devletlerin her birine, bize olan sevgi ve dostluklarına göre, birer numara vermek gerekiyordu. Fakat elde bir ölçüt; her birinin sevgi ve dostluğunu ayrıca tartacak bir terazi yoktu. Eski terazi bozulmuş, ayarsız kalmıştı….
…Anlaşıldı ki, Bulgaristan ulusal hayatımıza kast etmiş bir düşmandır. Aynı şekilde anlaşıldı ki, yeni yönetimimiz sonrasında, bütün hesapları bozulan diğer bir hükumet de Avusturya’dır.
Yine belli oldu ki, şu bunalımlı dönemimizde samimi ve gerçek dostumuz İngiltere’dir.
….İşte şu karanlık gecelerimizin içinden çevremizde şu üç faydalı hususu oldukça kestirebiliyoruz….
…. Bulgaristan’ın bu hareketinde asıl amacını tahmin etmek için kahin olmağa gerek yoktur. Durumunu güçlendirmek, bölgede yayılmak, Ayastefanos Antlaşmasına dönmek, yani bir çok hayaller.
Fakat Avusturya’nın asıl amacını anlamak o kadar kolay olmayacak. Başından beri söylediğimiz gibi bu devlet kuruluş ve yapısı bakımından muhafazakar olmak durumundayken, aksine suları bulandırıyor.
Bosna ve Hersek’i ilhak için bir geçerli bir sebebi hemen hemen yok gibidir. İleride Osmanlı Devletinin güçlenerek bu iki vilayeti geri alabileceği düşüncesi, böyle, şaşkınlık ve belirsizlik yaratan bir girişime sebep olamaz…
… Bu arada vakitsiz görünen bu girişimin, bir gerçek sebebi, gizli amacı olmamak mümkün değildir. Avusturya’nın en çok gözettiği nokta, Osmanlı Devletinin iç işlerini etkilemek, henüz iki buçuk aylık yeni hürriyetimizi boğmaktır…
…Avusturya’nın bir başka amacı da devletimizi rahatsız etmek, tam ciddi ve iyi bir iş göreceğimiz bir zamanda bizi hariçten işgal etmektir….
….Avusturya-Macaristan’ın bu hareketi, çıkarlarımızdan çok gururumuza vurulmuş bir darbedir….
….İşin pratik yönünü düşünen Almanya dostumuz, Bosna-Hersek meselesini büyütmememizi tavsiye ile bütün gücümüzü Bulgaristan tarafına ve özellikle Bulgaristan’dan çok durumu farklı olan Doğu Rumeli’ye yöneltmemizi işaret ediyor….”
Osmanlı’nın gelmiş olduğu bu son durum, herkesi bir çaresizlik içine itmiştir. Görüldüğü üzere, bütün siyasi planın tertipçisi olan İngiltere, hala en hakiki dost olarak görülüyor. Osmanlı tebası da, devletin bu sıkışık durumdan kendi başına çıkamayacağının bilincindedir.
Bir diğer makale de, yine 26.Eylül.1324 tarihli “Tanin “ Gazetesinde, Hüseyin Cahit imzalı, “ Avusturya Emtiasını Satın Almayınız “ başlığı altında yayınlanmıştır. Bu makaleden de bölümleri sadeleştirerek buraya aktarıyoruz:
“ Osmanlıların sükun içinde çalışmağa muhtaç oldukları şu sırada adi, pis bir hırs ile Bosna-Hersek üzerine saldıran Avusturya’nın çürük mallarını satın almayınız!
Osmanlıların bütün medeni devletlerden, medeni milletlerden manevi destek ve yardım bekledikleri bir sırada, milletin gururuna hainane bir darbe vuran Avusturya’nın çürük ve sahte mallarını almayınız!…
…Evet, Avusturya’dan ne geliyorsa, kumaş, elbise, çorap, fanila hiç birine bir Osmanlı parası vermeyiniz! Bu gün Avusturya gösterdiği zebunküşlükten (1) , namertlikten, medeniyetin vicdanı karşısında, ayıplı ve aşağılık bir davranış sergiliyorsa da, memleketimize sattığı, çürük, dayanıksız, işe yaramaz malları da, pazarlarımızda, dükkanlarımızda öylece dursun. Bir Osmanlı parası artık hürriyetimizin, milliyetimizin düşmanı olan o hırslı ve çıkar düşkünü ellere geçmesin!… Şimdiye kadar, adi, pis mallarıyla memleketimizi haraca kesmişlerdi. Çalışır, kazanır, Avusturyalıların ceplerini doldururduk. Memleketimize en çok Avusturya malı satılırdı.
Bundan sonra satılmasın; diyelim ki, hayır, bu gün sizin şu fırsatçı siyasetinizden ne kadar nefret ediyorsak, sizin fabrikalarınızdan çıkmış mallardan da, sizden de o kadar nefret ediyoruz! Almayalım, bizim böyle sıkıntılı, en nazik dakikamızda, göğsümüze basarak, boğazımızı sıkarak, kendi haydutluğuna başkalarını da ortak ederek, hıyanet eseri gösteren, insanlık duygularını ayaklar altında çiğneyen Avusturya’ya bu gün ilk karşı darbeyi ticarette vuralım. Çünkü onların canı paradır. Görünürde medenidirler, iç işlerimize karışırlar, insanlık, medeniyet, hakkaniyet masalları okurlar; aslında aradıkları şey doğrudan doğruya çıkar sağlamaktır. Onun için biz de onlara bu hassas noktalarından hücum edelim. Olayların gelişimine ve sonuçlarına hazırlanalım.
Ordumuz ilk fırsatta vatanı uğrunda can vermek için beklesin. Artık hakarete boyun eğmek, susmak sırası geçmiştir….
…Fakat ne derlerse desinler, bu gün görüyoruz ki, hak kuvvetten ibarettir. Kuvvetine, bağlantılarına güvenen bir hükumet işte ruhuna kadar işleyen bir alaycılıkla elinizden hakkınızı alıyor. Ve sonra size dostluktan, iyilikten bahsediyor.
Avusturya sefiri Marki Pallavicini hazretlerinin beyanına dikkat ediniz; bundaki büyüklük taslama ve alaycılığı, yara içindeki hançeri kımıldatarak bütün bütün unutulmaz, düzeltilmesi imkansız bir felaket hazırlığına benziyor:
Marki Pallavicini diyor ki:
“Avusturya’nın Bosna Hersek’i kendi memleketine ilhak etmek yolunda aldığı karar ile ortaya çıkan durum, son derece açıktır. Artık kimse bağlı olduğum hükumetin, Türkiye’nin başka bir kısmı, faraza Selanik şehri üzerinde bir takım emelleri olduğunu söyleyemeyecektir. “
Sefir hazretlerinin kibarlığı engel olmasaydı, büyük bir olasılıkla Avusturya’nın büyük bir cömertlikle yaptığı bu harekattan dolayı Türklerin Avusturya’ya minnettar kalması, teşekkür etmeleri gerektiğini de ekleyeceklerdi.
Biz bu beyanatın gerçek anlamlarını ortaya çıkaralım. Eskiden diplomatlık,” hile ve kandırma” ile eş anlamlıydı….
…Aldanmayalım, iyi niyet, temizlik, temiz kalplilik, artık budalalıkla eş anlamlıdır. “ Yumruk Hakkı “ görülüyor ki, devletler arası ilişkilerde hala esaslı bir yer tutmaktadır. Hüküm, her vakit galip gelenindir….
…Bu olayda misliyle karşılık verme hakkımızı saklı tutmalıyız…
…Fakat şimdiden uygulayabileceğimiz bir takım davranışlar var. O da Avusturya mallarına karşı “ Boykotaj “ yapmak. Yani Avusturya mallarından hiç birini satın almamaktır…
…Tüccarlarımız verdikleri siparişleri bozsunlar. Avusturya’dan hiçbir şey getirmeyelim. Biz o malları içeride yapmağa çalışırız. Fazla para veririz. İcap ederse hiç almayız. Fakat Avusturya’ya bir onluk vermeyiz….”
Görüldüğü gibi, kamu oyu üzerinde derin izler bırakan ağır bir durum bahis konusudur.
Burada biraz analiz yapmakta fayda vardır. Berlin antlaşması, Osmanlı Devleti ile Rusya arasındaki 93 harbi olarak anılan, 1877-78 savaşının ardından, Ayastefanos antlaşmasının şartlarını yumuşatmak amacıyla toplanmış Berlin Kongresi sonucunda imzalanmıştır.
Ortada bir savaş vardır ve bu savaşın kaybeden tarafı Osmanlı Devletidir. Ancak antlaşma şartlarının içinde; Osmanlı ile Rusya’yı doğrudan bağlayan, Doğu Anadolu vilayetleri ve Batum ile savaş tazminatı meselesi vardır. Ama diğer taraftan Sırbistan, Bosna-Hersek, Karadağ, Girit, Yunanistan, Romanya, Bulgaristan, bu antlaşma kapsamına alınarak bir takım haklar elde etmişler, kiminin bağımsızlığı tanınmış, kimine özerklik verilmiş, Bosna ve Hersek’in idaresi de Avusturya- Macaristan’a devredilmiştir.
Yukarıda Hüseyin Cahid’in yazısında belirtilen; “ Hüküm her zaman gelip gelenindir “ kuralına göre; hazır köşeye sıkıştırılmış olan Osmanlı’yı, ne kadar sorun varsa, hepsine ilişkin zihinlerde tasarlanan plana uygun olarak bir çerçeve çizmek ve bu çerçeve içinde olabildiğince hareket kabiliyetlerini sınırlayarak kontrol altına almaktır.
Buraya kadar, bu olaylar bağlamında, basın nezdindeki değerlemeleri ele aldık. Bu düşünce sistematiğini işletmeye devam edeceğiz.
Takip eden çalışmamızda, dönem itibariyle Osmanlı bürokrasisinde görev almış kişilerin anılarında bu meselelerin nasıl ele alındığını göstereceğiz.
Yeri geldikçe ve gerektikçe tekrar İstanbul basınından alıntılar da yapılacaktır.
(Devam edecek)
[1] Zebun-küşlük, “darda olanın zayıflığından istifade ederek, onu ezen” anlamına gelmektedir. Bu günkü Türkçe’de kelime karşılığı tam olarak mevcut olmadığından, bu şekilde göstermeyi tercih ettik.


0 Yorum