…yine Osmanlı – Rus savaşı, yeni bedel: “ Yunanistan’ın Bağımsızlığı “…
TARİHTEN DERSLER II
Birinci bölümü “ Bükreş Antlaşması “ ile bitirmiştik. Şimdi buradan devam edeceğiz. Böylece, okuyucu da 19. Yüzyılın ilk yarısının bir özetini görmüş olacak.
Bükreş Antlaşması ile dış ilişkiler bir ölçüde sakinleşmişti. Batı istediğini şimdilik elde etmiş, sabırla yeni fırsatları beklemeye çekilmişti.
Ancak içerisi tam bir kargaşa halindeydi. 1812 yılında hemen Bükreş Antlaşmasının ardından, Arabistan’da “ Vahabi “ ler olayı başladı. İslamın bozulmuş olduğunu iddia ettikleri kısımlarını düzelttikleri beyanıyla etrafa saldırıp, hac yollarında sıkıntı çıkaran, hatta bu yolları kapayan, bu sorunlu mezhebin ortadan kaldırılması yetkisi, Mısır Valisi Mehmet Ali Paşa’ya verildi. Mehmet Ali Paşa, Suud [1] ailesinin önde gelenlerini temizleyerek, bir kısmını önce Mısır’a, oradan da İstanbul’a gönderdi. Ailenin İstanbul’a gönderilen mensupları, burada idam edildiler. Ortalığı karıştıran bu aile, bu temizlik olaylarından sonra, diğer bedevi aşiretleri gibi, çölde yaşamını sürdürdü. Tekrar Vahabi’lik iddiaları, ancak Osmanlının çöküşünden sonra canlanabildi.
Bundan önceki çalışmamızda, Rumeli yarım adasındaki feodal yapılanmadan bahsetmiştik. Devletin gücünün zayıflaması, ordunun işlevini yerine getirmez halde olması; Rumeli’de yerleşik bir Anadolu Türk’ü olan Tepedelenlioğlu Ali Paşa’yı, Mısır örneği bir idare kurmak düşüncesine yöneltti. Ali paşa Yunanistan’ın Epir yaylası ve civarında, etrafına topladığı adamları vasıtasıyla terör estirmeye başladı. Bu arada bölgede yaşayan Rumlara da baskı uygulayarak isyan etmelerini sağlamağa çalışıyordu. Bunun üzerine İstanbul’dan gönderilen güçlerin zorlu mücadeleleri sonucunda, Ali Paşa ve ailesi önce yakalandı ve sonra da idam edildiler.
Bu olaylar esnasında, “ Yunan İhtilali “ hazırlıkları da bütün hızıyla devam ediyordu. Rusya bu hazırlıkların merkeziydi. Odesa’da “ Filiki Etarya “ nın [2] esas gayesi olan “ Türklerin Avrupa’dan ve Anadolu’dan kovulması ve Bizans İmparatorluğunun yeniden ihyası “ amacı, sadece Rusya değil diğer Avrupa büyük devletleri tarafından da destekleniyordu.
Bu kavram, Osmanlı devlet ricali tarafında da yakından biliniyordu. Hatta Kaptan-ı Derya (Donanma Komutanı) Hasan Paşa’nın da 1830’lu yıllarda :
“ Rusya’dan dönüyorum. Avdetimde her zamandan ziyade kani oldum ki, eğer Avrupa’yı taklitte gecikirsek, bizim için Asya’ya dönmek mecburiyetinden başka ihtimal kalmaz. “
şeklinde bir beyanda bulunduğu bilinmektedir [3]. Elbette, bu beyanı, ileriki tarihlerde sıkça rastlanan, önce yenilikçi ve sonra da cumhuriyet karşıtı yorumlarla karıştırmamak gerekir. O dönemde, bazı kelimeler, bu günkü anlamları ile kullanılmıyorlardı.
1815 yılında Viyana’da düzenlenen ve Osmanlının katılmadığı kongrede; ki bunun tertipçisi Prens Metternich’ti, meşru iktidar olarak kabul edilen monarşilerin korunması, ihtilalci girişimlere karşı durulması ilkeleri kabul edilmişti. Burada bir ikilem mevcuttu, bir tarafta özellikle Paris’te Yunan İhtilali lehine mitingler tertiplenirken, diğer taraftan; bu hareketin meşru olmadığını beyan etmeyi de kimse istemiyordu.
Avrupa’da yeni yeni gelişmeye başlamış olan burjuvazi, Yunan İhtilalinin tam destekçisi durumundaydı. Ancak, Prens Metternich bu konuda sessiz kalmayı tercih etti.
* * *
Yunan İhtilali
12 Şubat 1821 tarihinde, isyancılar, büyük bir Rum nüfusuna sahip olan Mora yarım adasının Patras kentinde harekete geçtiler ve kısa zamanda bütün Mora’ya hakim oldular. Türk azınlık ise, önemli ölçüde katledildi, bir kısmı da göçerek kurtuldu.
Bu arada, İstanbul’da Yunan ihtilalcileri ile iş birliği yaptığı saptanan Patrik Grigorios 22 Nisan 1821 tarihinde tevkif edilerek, patrikhanenin orta kapısında idam edildi. Daha sonra bu kapı patrikhane tarafından kapatılarak, bir Türk devlet başkanı burada asılmadan, kapının açılmaması kararı verildi. Bu kapı hala kapalıdır !…
* * *
1825 yılına kadar, Romanya’da ve bazı Ege adalarında meydana gelen çarpışmalara rağmen, Yunan İhtilali Mora ve civarının dışına çıkamadı. Ancak ihtilalciler, bütün Avrupa’dan silah, mühimmat ve para toplayarak faaliyetlerini sürdürdüler.
Artık tamamen kontrolden çıkmış olan yeniçeri teşkilatı bu mücadeleyi götüremez hale gelmişti. II. Mahmut Arabistan’da Vahabi sorununu çözmüş olan Mehmet Ali Paşa’nın oğlu İbrahim Paşa’ya Mora Valiliği ünvanı ile Yunan İhtilalini bastırma görevini verdi.
İbrahim Paşa İskenderiye’den yaklaşık 30.000 askerle Rodos’a gitti ve oradan Mora’ya geçerek büyük bir çıkarma harekatı gerçekleştirdi. 1825 yılının içinde bütün Mora yarım adası İbrahim Paşa tarafından işgal edildi ve 1827 yılına kadar bütün Mora asilerden temizlendi. Bu başarı üzerine İbrahim Paşa Girit Valiliği ile ödüllendirildi.
* * *
Yunan İhtilalinin bastırılması üzerine 1825 yılında orduda yeniden yapılanmanın ilk adımı olarak“ Eşkinci Ocağı “ kuruldu. Bu gelişmeye tepki veren yeniçeriler, 15 Haziran 1826’da “ Kazan Kaldırdılar “. II. Mahmud’un Sultan Ahmet Meydanına sancak-ı şerifi çıkarması ile, halk dahil olmak üzere, bütün yeniçeri düşmanları büyük bir çatışmanın içine girdiler, büyük kayıplarla [4] bu sorun ortadan kaldırılmış oldu.
19 Haziran1826 tarihinde yeniçeri ocağı lağvedildi. Bir yangın yerine dönen İstanbul’da ve bütün Osmanlı ülkesinde yeniçeri ocağına bağlı yerler, hatta yeniçerilerin bağlı oldukları Bektaşi dergahları da kapatıldı. O derecede ki, mezarlıklardaki yeniçeri mezar taşları bile yıkıldı, tahrip edildi [5]. Bu olay tarih kayıtlarına “ Vak’ayı Hayriye “ (hayırlı olay) adıyla geçmiştir.
* * *
Osmanlı ordusunun yeniden kurulup organize edilmesi öncelikle Rusya’yı rahatsız etti. Osmanlının en zayıf anında baskın bir savaşın kendisine kazandıracağı çok şey olduğunu düşünerek, uluslar arası ilişkilerine hız verdi. Bu temaslarda Yunan İhtilalinin en hararetli destekçisi oluyordu.
Kendi nüfuz alanının dışında bir balkan yarım adasının ortaya çıkmasını istemiyordu. Balkanlarda, ufak, güçsüz, dışa bağımlı, ama Rusya’nın kontrolünde bir oluşumu sağlamak peşindeydi.
Bu noktada, Avusturya ve İngiltere’nin çıkarları, bu Rus emellerine uygun düşmüyordu.
İngiltere, Rusya’nın etki alanında bir Akdeniz’i düşünmüyordu. Diğer taraftan Avusturya, kendisi ile Rusya arasında tampon bir Osmanlının güçlenmesi taraftarıydı.
Öte yandan, Osmanlının çözülme devrine girdiğini ve bunun kontrollü bir şekilde yapılması gerektiğini de hepsi biliyorlardı. Osmanlıyı parçalayacak, geniş çaplı bir savaşın çok yıkıcı olacağı kanaati hakimdi [6].
Bütün açmaz gibi görünen, çok bilinmeyenli denklemleri çözebilmek görüntüsü altında, ama aslında bir birlerini kandırabilmek için, bu ülkeler sürekli kongreler düzenleyip protokoller imzalıyorlardı. Rus çarı, İngiltere’nin Yunun İhtilaline çok fazla karışmasından ve aktif bir politika izlemesinden aslında hoşnut değildi. Bu konuya ilişkin, Stanley Lane Poole’nin ağzından aktaralım [7]:
“ … Türkiye ile arasındaki anlaşmazlıklar tam bir hal çaresine bağlanmadan çar, Yunanlılarla Türkler arasında arabuluculuk yapmaya kalkıştı. Bu hareketlerinde çeşitli duyguların etkisi oluyordu. İlkin Yunanlılara karşı sempati besliyor, Yunan davasını benimsiyordu. Dolayısıyla Yunan eyaletlerini sonradan bağımsız bir krallık olmasına elverecek biçimde ayarlamaya çalıştı. Böylece Rusya, Yunanlılara sempati beslediği günden güne beliren İngiltere’yi atlatıp, bu konuda hareket eden ilk devlet olma şansını kazanacak, bir yandan Osmanlı İmparatorluğundaki azınlıkların müdafi’i sıfatını elde edecek, bir yandan da Yunanlıların üzerinde vesayet hakkı koparacaktı.
Rus “ muhtırası “ işte bu görüşler çerçevesi içinde kaleme alındı….”
Bu amaçla St. Petersburg’da bir toplantı düzenlendi ve Osmanlı bu toplantıya çağırılmadı :
“… Türklerin böyle bir müdahaleye şiddetle karşı oldukları bilinmekle birlikte hemen her şeye karşı cephe aldıkları ileri sürülerek Bab-ı Ali’nin fikrini kaale almamaya karar verildi….”
Türk hükumetinin siyaseti hakkında Lord’un önemli tespitleri vardır. Bu konuda Bükreş antlaşmasının imza safhasında, Dış İşlerinden Lord Wellesley’e yazdığı bir bilgi notunda şöyle diyor [8]:
“ …Türk hükumetince politik tedbirler ancak iş sürüncemede bırakılarak geliştirilebilir, şu halde barış ha bugün ha yarın, onların gözünde hiçbir önemi yoktur. Kafa tutmayı ileri götürdüklerini anlayınca, yumuşamakta beis görmezler….
“ … Gurur, cahillik, inat Türk mizacının başlıca özelliklerindendir….. Bab-ı Ali altın devrine vergi azametinin sevdasında. Farkında değil ki, Kanuni devri geride kalmıştır…”
St. Petersburg toplantısı sırasında da bu düşüncelerle Osmanlı toplantıya davet edilmemişti. Konumuza devam edelim:
“ … Anlaşmazlıkları asgariye indirme amacı ancak belirli bir takım merhalelerin çerçevesi içinde gerçekleşebilirdi. Rusya’nın Türkiye’yi, çaresiz kalırsa, silah kuvvetiyle boyun eğdirmek için ilk fırsattan yararlanacağı meydandaydı… “
Bu düşüncelerle başlayan toplantılar, asgari nezaket ölçüleri içinde devam etti ve sonucunda bir protokol imzalandı (04.04.1826 Petersburg Protokolü). Bu protokol, bağımsız Yunanistan yolunda atılmış ilk ciddi adımdır.
Bu protokole göre;
- Yunanistan, iç işlerinde özerk olacak, fakat Osmanlı Devletine vergi vermeye devam edecek, ancak zaman içinde bağımsızlığı tanınacaktı.
- Bu protokol hükümlerine göre Rusya ve İngiltere her hangi bir toprak ve ticari ayrıcalık talebinde bulunmayarak, sadece arabuluculuk görevi üstleneceklerdi.
Fransa, 1827 yılının Temmuz ayında St. Petersburg protokolünde mevcut maddelere uygun olarak, aynı mealde bir sözleşmeyi İngiltere ve Rusya ile imzaladı (Londra Sözleşmesi). Bu sözleşmeye göre, taraflar arasında arabuluculuk görevinin yapılabilmesi, ancak ateşkesin sağlanması ile gerçekleşebilecekti.
Önce Protokol maddeleri, sonra Londra Sözleşmesi, II. Mahmut tarafından reddedildi. Bunun üzerine, Bükreş Antlaşmasına açıklık getirilmesi ve bazı durumların netleştirilmesi amacıyla Akkerman’da bir dizi toplantı daha yapılarak, yeni bir antlaşma akdedildi (07.10.1827 – Akkerman Antlaşması).
Bu antlaşmanın ana maddeleri;
- Romanya ve Sırbistan Prensliklerinin iç bağımsızlıkları teyit edildi ve bir az daha arttırıldı,
- Sırbistan’da mevcut kalelerdeki Türk askerinin dışında hiçbir Türk’ün bulunmaması ilkesi kabul edildi.
- Eflak ve Boğdan prenslerinin Fener Patrikhanesi tarafından seçilmesi usulüne son verilerek, bu seçimin yerel asiller tarafından yapılması usulü kabul edildi.
- Rusya Karadeniz ticaretini geliştirmek amacıyla Karadeniz’de gemi bulundurmak hakkını aldı.
Bu antlaşmanın en önemli maddesi Karadeniz ile ilgili olanıdır. Bu şekilde Ruslar ilk defa bu denizde gemi bulundurmak hakkını elde etmişlerdir.
II Mahmut Londra Sözleşmesini reddederken; Yunanistan’ın, yüzyıllardan bu yana Osmanlı tebası olduğunu, şu anda yönetimin başında olanların, meşru yönetim olmayıp, Osmanlı Devletine baş kaldıran asiler olduklarını, hiçbir meşru yönetimin, kendisine baş kaldıran asilere rıza gösteremeyeceğini, bunun için kendisine koşul ileri sürülemeyeceğini belirtmişti.
Petersburg protokolümüm reddi ve Akkerman Antlaşmasının imzalanması ile bir kısım imtiyazlar elde eden Rusya aslında gelişmelerden memnundu. Londra Sözleşmesinin ön koşulu, arabuluculuk görevinin yapılabilmesi için ateş kesin sağlanmasıydı.
II Mahmud’un reddi ateşkese itiraz olarak algılandı ve üç devlet, ateş kesi gerçekleştirmek ve Yunanistan’ın özerkliğinin sağlanmasını temin amacıyla Mora, Navarin ve Çanakkale’de mevcut Osmanlı ve Mısır donanmalarını abluka altına aldı. Bu ortak gücün komutanı amiral, İbrahim Paşa’ya bir ültimatom göndererek, Yunanistan’ı terk etmelerini istedi. Bu ültimatom reddedilince; müttefik donanma, Navarin’deki Osmanlı – Mısır donanmasını yakarak batırdı (20.Ekim.1827).
Hemen ardından, ilk ateşin Osmanlı donanması tarafından açıldığı bahanesi uyduruldu, sonuçta Osmanlı ve Mısır donanmaları yok edilmiş ve yaklaşık 8.000 personel de şehit olmuştur.
Bu müdahaleyi Metternich “ cinayet “ olarak nitelemiştir.
Bütün bu olaylardan sonra; Fransa, Mora’yı geçici olarak işgal etmiş, İngiltere İbrahim Paşa’nın askerlerini, Yunanistan’a gönderdiği gemilerle Mısır’a taşımış; II. Mahmut 18.Aralık.1827 tarihinde genel seferberlik ilan etmiş ve 5.Şubat.1828 de boğazları tüm gemilere kapatmıştır.
Bu gelişmeler, Çar Nikola’nın beklediği fırsatı ayağına getirmişti. İngiltere ve Fransa’dan Osmanlı Devletine karşı savaş açılmasını ve Osmanlı topraklarının bölüşülmesini teklif etti. Fakat karşılık olarak, sadece “ Yunan muhtariyetinin destekleneceği “ cevabını aldı. Her iki devlet de Rusya’nın Osmanlı toprağından en büyük payı isteyeceği düşüncesi ile bu cevabı vermişlerdi. Bunun üzerine Çar Nikola, 28.Nisan.1828’de Osmanlı Devletine savaş ilan etti.
Osmanlı – Rus Savaşı
Ruslar 8.Mayıs.1828’de Prut nehrini geçerek Osmanlı topraklarına girdiler ve aynı zamanda Kafkasya tarafında da taarruza geçtiler. Osmanlı ordusu 24 Mayıs’ta İstanbul’dan hareket etti.
Ruslar Haziran ayında balkan yarımadasında önce Tuna deltasını, ardından İbrail ve İsakçı kalelerini aldılar; Kafkasya’da ise, önce Anapa’yı, ardından Kars ve Ahıska’yı işgal ettiler.
İlerleyen zaman içinde, balkan yarımadasında Tuna’nın güneyinde Varna’ya kadar ilerlediler, 1829 yılı Osmanlılar için zor bir yıl oldu. Önce Silistire, ardından Edirne, Tekirdağ, Kırklareli ve Enez Ruslar tarafından istila edildi. Doğuda ise Erzurum ve Trabzon’a doğru ilerlemekteydiler.
Bu aşamada, Bab-ı Ali, İngiltere ve Fransa aracılığı ile sulh istedi ve 1829 yılının Ağustos ayında Londra Sözleşmesinin kabul edildiğini duyurdu.
15 Eylül 1829’da imza edilen Edirne Antlaşması ile savaş sona erdi.
Bu antlaşmaya göre:
- Yunanistan’ın bağımsızlığı tanınıyor,
- Balkanlarda Tuna Deltası, Kafkasyada Kuban Irmağından, Batum’a kadar bütün Karadeniz sahili Rusya’ya terk ediliyor (bütün doğu Karadeniz),
- Gürcistan’ın Rusya’ya ait olduğu kabul ediliyor,
- Eflak, Boğdan ve Sırbistan’ın özerklikleri arttırılıyor,
- Osmanlı Devletinin Rusya’ya 11.500.000 altın lira savaş tazminatı ödemesi kabul ediliyor,
Bunlara karşılık Rusya;
- Romanya, Bulgaristan ile Kars, Erzurum ve Edirne’deki işgal ettikleri yerleri boşaltmayı kabul ediyordu.
TARİHTEN DERSLER II
Birbirine hiçbir şekilde güvenmeyen üç büyük devlet, Osmanlının paylaşılması konusu üzerine bir birinin ardından görüşmeler yapıyorlar; yerine göre, ağır koşullar dikte ettiriyorlar, ama “…hemen her şeye karşı cephe aldıkları ileri sürülerek Bab-ı Ali’nin fikrini kaale almamaya karar… “ veriyorlar.
Kendi aralarında hesaplar yapıyorlar, birbirlerinin ardından dolaplar döndürüyorlar,
Bir birleriyle savaşıyorlar, sonra birleşiyorlar, bize savaş açıyorlar.
Tıpkı, Rusya’ya karşı Kırım Savaşında olduğu gibi; bu defa, dönüyorlar, bizimle birlikte Rusya’yı sıkıştırmak istiyorlar.
Sonra, kendi aralarında “ gurur ve cehaletimiz ve inadımız v.s. “ gibi karalamalarla hakkımızda konuşuyorlar.
Bunda bizim kabahatimiz yok mu ? Dolu, asıl suçlu biziz !..
Bunları hiç unutmamamız, çok çalışmamız, aradaki mesafeyi kapatmamız lazım !!…
Unutmayalım, bu dünyada bazı gerçekler vardır ki hiç değişmez. Bu işler bu gün de böyledir.
Tarih bunun için tekrar ediyor !…
Gelelim konumuza:
Yine Osmanlı – Rus savaşı, bu defa bedel: “ Yunanistan’ın Bağımsızlığı “
Savaşın sebebi neydi ? “ Yunanistan’ın özerkliği “
Sebep ile netice pek uygun düşmüyor.
Ama, başkasının parasının rasyonel olmayan bir şekilde kullanılması sonucunda yaratılan her ekonomik krizin bir siyasi bedeli vardır, unutmayalım !…
Ayrıca, uluslar arası politik toplantılar üzerinde de spekülasyon yapılması hiçbir zaman doğru değildir!…
Gün gelir, orada olan birisi yazar, her şey ortaya çıkar…
Biz buna benzer bazı şeyleri, eskiye göre, hafif de olsa, esasen yaşadık; “ Johnson mektubu “, “ Trump mektubu “ v.s. gibi.
(Devam Edecek)
[1] Bu günkü Suudi Arabistan’ın kraliyet ailesi.
[2] Bir çok kaynakta bu cemiyet “ Etniki Etarya “ ile karıştırılır. Etniki Etarya 1890’lı yıllarda Yunan subayları tarafından kurulmuştur. Oysa Filiki Etarya 1814 yılında Odesa’da yaşayan Yunan asıllı tüccar ve armatörler tarafından kurulmuştur. Çarın yaverlerinden olan Yunan asıllı Aleksandır İpsilanti tarafından organize edildi ve güçlendirildi. Başlangıçta Rus taraftarlığına soğuk duran İstanbul Patriği ve Eflak Beylerbeyi de bu organizasyona katıldı. Kültürel faaliyet perdesi altında, Osmanlının yıkılması, İstanbul’un işgali ve Türklerin Avrupa’dan ve Anadolu’dan kovulması ve Bizans İmparatorluğunun yeniden ihyası amacını güdüyordu.
[3] Stanley Lane Poole: “ Lord Stradford Canning’in Türkiye Anıları “ , Ankara 1988, s.11. Bu bölüm Hasan Ali Yücel tarafından 1959 yılında yazılmış olan önsözden buraya aktarılmıştır.
[4] 6000 civarında yeniçerinin öldürüldüğü, 20000 civarında yeniçerinin de yakalanarak, uzak yerlere sürüldüğü çeşitli kaynaklarda rivayet edilir.
[5] Yeniçeri mezar taşları boyca diğer taşlardan daha kısa olur. Halen Karacaahmet Mezarlığında o dönem tahribatından kurtulmuş birkaç taş vardır.
[6] Aslında gerçekte böyle oldu.
[7] Stanley Lane Poole; “ Lord Stratford Canning’in Türkiye Hatıraları “ Yurt Yayınları, Ankara 1988 s. 44 v.d.
[8] Stanley Lane Poole; a.g.e. s.39



0 Yorum