Sosyal bilimlerde “keşif ve icat” olmaz. Yani İktisat biliminde Arşimed’in “Evreka” sı yoktur.
EKONOMİ , EKONOMİST , İKTİSAT SİYASETİ
18. Yüzyılın son çeyreğine kadar dünya, insanların alışkın oldukları hayatları sürdürdükleri ancak içten içe kıpırdanmağa başladıkları bir dünya idi.
Önce İngiltere’de, bilahare Fransa’da iki büyük devrim yaşandı. Bunlardan birincisi, insanın buhar gücünü kontrol etmesiyle başlayan büyük sanayi devrimi, diğeri 1789 yılında başlayan Büyük Fransız Devrimiydi.
Birbirinden bağımsız gibi görünseler de aslında her iki devrim, insanlık tarihindeki büyük düşünsel gelişmenin sonucuydu. Yüz yıllar boyunca önce felsefe, sonra güzel sanatlar ve fen bilimlerinde yaşanan inanılmaz gelişmeler böylesine bir neticeyi ortaya çıkarmışlardı. Artan insan kalitesi, dur durak bilmeyecek ve hayat artık eskisi gibi olmayacaktı.
Dünya bu iki devrimden sonra, o zamana kadar karşılaşmadığı bir insan formatıyla yüz yüze geldi : Uzman !… Bir işi çok iyi bilen, bütün zihni kabiliyeti ve gücüyle o işi sonuna kadar uygulayıp geliştiren insan tipi… İşte bütün dengeler bu gelişmeden sonra değişti.
19. yüzyıl bu gelişmeler sonucunda bozulan güç dengelerinin, yeniden, ama sil baştan kurulması mücadelesi ile geçti. Bilimsel buluşlar ve yeniliklerin canlandırdığı üretim ve ticaret, gelişen ulaşım olanaklarının pazarlara erişimi kolaylaştırması ile yaygınlaştı ve insanlar batı avrupadan başlayarak aşırı zenginleştiler.
Ülkelerin yönetimleri değişti. Feodal kökenli monarşiler, yerlerini yeni yetişen aktif ve iktisaden daha güçlü nesillere bırakmak zorunda kaldılar. Yeni kurumlar, eski yerel kurumların yerini aldı. Toplumların sınıfsal yapıları değişti. Yeni sınıflar ortaya çıktı. Tarımsal yapı, yeni kurulmağa başlayan sanayi işletmelerine iş gücü transferi yapmağa başladı. Buna bağlı olarak tarımda ve sosyal hayatta düzen değişiklikleri yaşandı.
Büyüyüp gelişen şehirlerde sorunlar başladı. İnsanlık, bir sosyal güvenlik meselesi ve bu gelişmelere bağlı olarak sağlık sorunları ile yüz yüze kaldı ve uzun yıllar bu sorunların çözümü ile uğraştı.
Sanayi üretimi ile küçük el sanatları yavaş, yavaş ortadan çekilirken; artık bir üretimi tek başına kendi bilgi ve emeği ile yapan tek tük üreticilerin oluşturduğu sınıf da kaybolmağa başladı.
Üretim bundan sonra daha kompleks bir devreye girdi. Her parçanın uzmanlaşan farklı kurumlar tarafından yapılması, üretimin birbirine bağlı, karmaşık bir tedarik zinciri sonucunda gerçekleşmesi gerçeğini ortaya çıkardı. 19. Yüz yılın insanı, bir şey üretirken; sadece sanatını uygulamakla kalmıyor; hangi parçayı, hangi satıcıdan daha iyi şartlarla temin edeceğini, hangi teknik yenilikleri, nasıl elde edeceğini ve uygulayacağını araştırıyordu.
Bu yaygınlaşan uzmanlıklar sonucunda, piyasalar oluştu. Bütün bu hızlı değişimlere bağlı olarak finansman sorunları ortaya çıktı. Bir yandan da uzmanlaşan iş gücünün yetiştirilmesi ve artan üretimin pazarlanması sorunlarının çözümü ile uğraşıldı.
Neticede ortaya sayısız piyasaların içi içe girdiği bir sosyal yapı meydana geldi. Birinde çıkan bir kriz, yerine göre hepsini etkiliyor, yine yerine göre savaşlara bile sebep oluyordu. İşte bu ortamda bir meslek kendine yer açmağa başladı, İktisatçılık (aktüel kullanımıyla ekonomistlik). Bu alanda başlangıçta felsefe kökenli düşünürler teoriler ürettiler. Daha sonraları hukukçular, iş dünyası mensupları, akademisyenler onlara katıldılar ve 19. Yüzyılın ikinci yarısında sorunları tartışacak düzeyde iktisat bilgisi ve teorik temel oluşmuştu.
Adam Smith’in “ Laissez-faire “ i (bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler), 19. Yüzyılın başından birinci dünya savaşına kadar uzanan bir döneme adını verdi ve hala tartışmalara konu olan meşhur kapitalist sistem kuruldu. Endüstrileşmenin bu en hızlı dönemine adını veren Smith, aslında bu derece bir sanayileşmeyi düşünmüyordu. Onun düşüncesi ticaretin hakim olduğu bir dünya idi. “ Bırakınız geçsinler “ ile gümrükler kastediliyordu. Fakat olayların gelişimi, Smith’in düşüncesinin ilerisine geçti. Birinci Dünya Savaşına kadar onun koyduğu ilkeler, – en azından 19. Yüzyılın 70’li yıllarına kadar – büyük bölümüyle geçerli oldu.
Sonra devletlerin kendi ulusal ekonomilerini korumak amacıyla önce gümrüklere sonra piyasalara yaptıkları müdahaleler başladı. Fakat bu müdahaleler, temel kavramları değiştirmedi, yeni bir dönemi başlattı. Birinci Dünya Savaşı ve onu takip eden senelerde bu müdahaleler daha da arttı ve bir bakıma yeni arayış gayretleri başladı (Die Wirtschaftspolitik der Experimente).
Çok basit bir bakışla 19. Yüzyılın bu dönemini değerleyenler; bu dönemi devletin varlığından söz edilmeyen bir ortamda (aslında A.Smith’in sisteminin “ sine qua non “ u bu idi), bütün ekonomik olayların serbestçe ve otonom olarak piyasaların kendi dinamikleri tarafından yürütüldüğünü düşünürler. Gerçekte bu büyük bir yanılgıdan başka bir şey değildir. Devletler bu dönemde, hem kendi varlıklarını muhafaza etmek, hem de piyasaları düzenlemek amacıyla büyük hukuki reformlar yapmışlardır. [i]
Öncelikle mülkiyet konusu kesin sınırları ile belirlenmiş, özel kişi ve kuruluşların mülkiyet hakları korunmuştur. Üretim araçlarının özel mülkiyette olması gerektiği temel ilke olarak benimsenmiştir. Akit serbestisi, dolaşım serbestisi, patent haklarının korunması v.s. gibi çok önemli güvenceler anayasal teminat altına alınmıştır. Hukuk devletinin temelleri bu dönemde atılmıştır.
Diğer taraftan, ekonominin kontrol ve gözetimi, yapılan hukuki düzenlemeler çerçevesi içinde, piyasanın kendi organlarına terkedilmiştir. Esasen çok tartışılan “ görünmeyen el “, piyasanın kendi içi dinamikleri çerçevesinde gerçekleştirilmiş olan bu yapılanmalardır. O dönemde temel varsayımlar doğru kurgulandığı taktirde, piyasaların kendiliğinden dengelerini muhafaza edeceğine inanılırdı.
Gerçekten bu yapılanma gereği, devlet piyasaların işlerliğini sağlayacak temel düzenlemeleri yapmak sorumluluğunu taşıyordu . Bu şekilde işlerliği sağlanan, yani tam rekabet düzeni içinde çalışan piyasalar, yaşamlarını bu sistemin gereklerine uyarak sürdürmek zorundaydılar. Burada piyasaların işlerliğini bozan işlemler normatif hukuk düzeni kurumları tarafından takip edilecekti.
Bu koşullar altında kurulan ekonomik düzende, sanayilerini sömürge kaynaklarından sağlanan ucuz hammadde ve işgücüne bağlayan emperyal devletler, bir süre bu avantajlarını muhafaza ettiler. Emperyalizmin bu ilk safhalarını kaçırmış olan diğer gelişmiş ülkeler de önce yakın bölgelere, sonra ekonomik değeri olan kaynaklar nerede ise, oralara (Ortadoğu, Afrika, Güneydoğu Asya, Güney Amerika) yayıldılar. Buralarda yapay olarak çıkarılan savaşlar – bu savaşların bir bölümünde Osmanlı Devleti de kaybeden tarafta idi – sonucunda kendilerine hem kaynak, hem de pazar alanları açtılar.
Bu durum 1. Dünya savaşına kadar devam etti. Savaş koşulları devletlerin ekonomik yapılarının harap olmasına sebebiyet verdi ve 1917 yılında gerçekleşen bir başka devrim, dünyayı uzun bir müddet uğraştıracak bir bölünmeye sürükledi.
Rusya’daki devrim, başta batı avrupada olmak üzere, bir çok ülkede sosyalist sempatizanı yeni zümreler yarattı. Bu dönemde İtalya’da yaygın faşizm ile Rus komünizmi, bir çok ülkede ideolojik bölünmelere sebep oldu.
Özellikle Almanya’da yaşanan büyük ekonomik kriz, kütlevi işsizlik ile yüksek enflasyon, bu ülkede de Nasyonal Sosyalizm’i güçlendirdi ve bu iki ideoloji arasındaki çatışmayı da şiddetlendirdi. Bu karmaşa 1934 yılında Hindenburg’un ölümü ve Hitler’in “ Führer “ olmasına kadar acımasız bir şekilde devam etti.
Almanya’da asayişin tekrar tesisi ve ekonominin düzene sokulması, çevredeki diğer ülkelerde de etkisini gösterdi. 1934 yılından 1937 yılına kadar iktisat bakanı, 1934 yılından 1944 yılına kadar da devlet bakanı olarak görev yapan Hjalmar Schacht adındaki bir dahi ekonomist, Alman ekonomisinin toplanmasında büyük rol oynamıştır.
1939 da başlayan ve dünyayı bir başka felakete sürükleyen 2. Dünya savaşı, yaşanmış bunca tecrübelere rağmen, insanlığı yeniden ama bu defa çok büyük hasarlar bırakarak yine hüsranla sonuçlandı. İlkinden çok daha büyük bir yıkıma sebebiyet veren bu harbin sonucunda dünya ikiye bölünmüş; bir tarafta serbest piyasa ekonomisini uygulayan hür dünya ülkeleri ile diğer tarafta merkezi planlamaya dayalı sosyalist “ demir perde “ ülkeleri olmak üzere, kapalı ekonomilerin amansız bir çekişme dönemi başlamıştı.
Büyük bir silahlanma yarışı çağını açan bu devir, Sovyetler Birliğinin 1989 da dağılmasıyla ve her ne şekilde olursa olsun, serbest piyasa ekonomisinin lehine sonuçlanmıştı.
İlk dünya savaşının tahribatı ancak yirmi senede telafi edilebilirken, ikinci dünya savaşının yarattığı çöküntü, çok daha kısa sürede giderilmiş ve özellikle hür dünyada çok daha büyük bir ekonomik gelişme yaşanmıştır. Nitekim, ikinci dünya savaşından sonraki yirmi yılın sonunda, insanlık aya insan göndermiştir. Bu aslında, teknolojinin ne derece geliştiğini göstermekle beraber, büyük bir ekonomik başarıdır.
Bütün bu sayılan devrimsel değişikliklere göre, her şey yerli yerine oturmuş muydu? Bu hiçbir zaman gerçekleşmesi mümkün olmayan bir hayaldir. Gelişmenin her aşaması, bir sonraki gelişim merhalesine göre yetersizdir. Gelişim yaşayan bir süreçtir. Her anı bir sonrakinin hazırlayıcısı ve tecrübesidir.
İKTİSAT İLMİ VE İKTİSATÇI
İktisat biliminin ilk ve en doğru tarifinin ne derece geçerli olduğu da bu dönemde anlaşılmıştır: İktisatçının (ekonomist de denilebilir) ilk görevi “ Kıt kaynakların, insanların nihayetsiz istekleri arasında paylaştırılması “ ve bu şekilde insanların ihtiyaçlarının karşılanması sürecini yönetmektir. İktisat, kelime anlamı itibariyle tasarruflu hareket etme, hesap yapma manasına gelmektedir. İktisatçı da hesap yapan rasyonel insan demektir. Esasen tarihin her safhasında bu tarife uyan bir “ Homo Economicus “ mevcuttur.
Bu genel tanımlamaya göre; kutsal kitapların hepsinde bahsedilen cennet, gerçekten sınırsız kaynaklara sahipse, işte bir dizi acı tecrübelerle yetişmesine bu kadar emek verdiğimiz şu iktisatçı zümresi, ne yazık ki orada işsiz kalmak tehlikesi ile karşı karşıyadır [ii].
Yukarıda özet olarak yapılan açıklamalarda görüldüğü gibi her iki dünya savaşından sonra ekonomilerin toparlanması ve yeniden düzenlemesi konusunda iktisatçılara çok büyük iş düştü. Bu işlerin en önemlileri; savaşların yok ettiği kaynakları, mali düzeni yeniden toparlamak ve sanayinin savaş ekonomisine tahsis edilmiş kapasitelerini tekrar devreye almak ve başlıcası kütlevi işsizliği ortadan kaldırmak, savaş ve hastalıklar dolayısıyla tahrip olmuş nüfustan kalanları tekrar rehabilite ederek, çalışır duruma getirmekti.
Bu çok büyük emek isteyen bir dizi faaliyetlerin birlikte yürütülmesi anlamına gelmekteydi. Darmadağın olmuş bir orta avrupanın rehabilitesi hemen kolaylıkla sağlanacak gibi değildi. Siyasal rejimler çökmüş, insanlar haşin bir hesaplaşmanın içine girmişlerdi. İşte burada iktisatçılar, toplumun hayatını kendisine konu edinmiş sosyal bilimlerle ortak çalışmalar yapmak zorunda kaldılar. Sosyolojik, psikolojik araştırmalar ve siyaset iktisadın en büyük yardımcısı oldu.
Esasen iktisat ilminin kendisi de, her ne kadar analizlerinde yoğun bir şekilde matematiksel metotlar kullanıyorsa da, bir sosyal bilimdir. Hatta denilebilir ki, matematiksel ve özellikle istatistiksel usulleri en fazla kullanan sosyal bilim iktisattır.
İktisatçı, toplumun bütün kesimlerinin buluştuğu tam orta noktada, toplumun bütün kesimleri ile ilişkidedir. Siyaset ile iç içedir. Hatta siyaset onun için hayati derecede önemlidir. Doğal olaylardan, her türlü siyasal gelişmelere kadar, toplumsal hayatı etkileyen her etmenin yarattığı sorunlar, ilk önce iktisadi düzeni etkilemekte ve bunun çözümü de iktisatçılara kalmaktadır.
Bütün bunlara rağmen iktisat ilmi bir sosyal bilimdir. Yani “ belirli koşulların oluşması (veya oluşturulması) ile belirli sonuçlara ulaşılacağı “ gibi bir yaklaşım iktisadi olaylarda; fen bilimlerinde olduğu gibi netice vermez. Sosyal bilimlerde keşif ve icat bahis konusu değildir [iii]. Yani iktisadi olaylarda Arşimed’in “ Evreka “ sı yoktur. Ancak belirli kültür seviyelerine ulaşmış toplumlarda benzer koşullarda, benzer sonuçlar alınırsa da, bunun genellemesinin yapılması da kolay değildir. Hele 21. Yüzyılın küçülen dünyasında, bir birine entegre olmuş tedarik ağının içinde, bu tür olağanüstü buluşların peşine takılmak maceradan da öte tehlikeler getirir.
Fakat iktisatçı (ekonomist diye okumanın bir mahzuru yoktur) mucizevi ve uçuk buluşlardan çok (örneğin: faiz sebep, enflasyon sonuç gibi), günlük iktisadi gelişmelere uygun olarak sürekli değerlemeler ve planlamalar yapmak, görülebilir gelecekle yakın geçmiş arasında mantıklı ve rasyonel bir şekilde köprüler kurmak zorundadır.
Diğer taraftan iktisadi analizlerde çok taraflı parametreler kullanmak zorunluluğu vardır. Hiçbir analiz başlı başına yalnızca ekonomik (sistem içi) verileri içermez. İktisadi analizlerde; üzerinde çalışılan modelde inceleme konusu olan mevcut değişkenlerin, modelde tanımlanmamış değişkenlerin etkilemesinden (genellikle ekonomi dışı etkenlerin etkilemesinden) korumak amacıyla – bazı hallerde bu değişkenler çoğunluk da olabilir – tanımlanmamış değişkenlerin sabit kalacağı varsayılır (ceteris paribus kuralı). Oysa model dışı kabul edilen bu etmenlerin, model içindeki diğer değişkenlerle, karşılıklı etkileşim içinde olabileceğinin de göz önüne alınması gerekir. Bu bakımdan total analizlerde model kurulurken bu tür etkileşimlerin minimum olması hallerinin nazara alınması çok önemlidir.
Buradan şu sonuca varmak yanlış olmayacaktır: İktisadi analizler, planlar ve ön görüler, dış etkilere son derece açık hassas dengeler içerirler. Özellikle politik dünyanın iktisadi olayları etkileme gücünün, fevkalade dikkatli kullanılması lüzumu vardır. Bütün bu özellikleri anlatılan iktisatçı nasıl yetişir ve nerededir ?
İKTİSAT EĞİTİMİ
Üniversitelerin başlangıçta genellikle Hukuk Fakültelerinin kimi yerde enstitü kimi yerde şube olmak üzere bir parçası olan bölümlerinde iktisat eğitimi veriliyordu. 19. Yüzyılın ikinci yarısında ve 20. Yüzyılda bağımsız İktisat Fakülteleri kurulmağa başlandı.
Türkiye’de de ilk defa, 19. Yüzyılın ikinci yarısında önce Askeri Tıbbiye’de, daha sonra Mekteb-i Mülkiye’nin kurulması ile iktisat dersleri sistemli olarak verilmeye başlanmıştır. Daha sonra iktisat dersleri Darülfünun Hukuk Fakültesi müfredatına dahil edilmiştir. 1933 yılındaki üniversite reformunu takiben 1936 yılında, o dönemde Nazi Almanya’sından gelen Alman profesörler öncülüğünde, İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi bünyesinde kurulu bulunan enstitü, müstakil bir fakülte olarak ayrılmıştır [iv].
Bu Alman hocaların zamanında İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi avrupanın önde gelen iktisat eğitimi veren kuruluşlarından birisiydi. Bu durum 1950’li yılların ortasına kadar devam etti.
Bu arada İstanbul, Ankara, Eskişehir ve İzmir’de “ İktisadi ve Ticari İlimler Akademi “ leri açıldı. Ankara’da Siyasal Bilgiler Fakültesi de, Mülkiye Mektebi geleneğinden gelen iktisat eğitimini sürdürüyordu. 1958 yılında kurulan Ortadoğu Üniversitesi de ekonomi eğitimine başladı.
1960’lı yılların ortasında bir takım özel eğitim kurumlarının açılması ile ortaya bir dizi “ İktisadi ve Ticari Bilimler yüksek Okulları “ çıktı. Kuruluşunun kolay olması bir mekan sorununun bulunmaması, ayrıca potansiyel bir talebin de mevcudiyeti bu kurumları yaygınlaştırdı. O derece ki, bir işhanının bir katında faaliyet gösterenler bile vardı.
Bu kurumlar, 1980 li yıllara kadar eğitim vermeye devam ettiler. Daha sonra da kamulaştırıldılar. Türkiye birden bire “ iktisatçı “ olarak ihtiyacının çok üstünde bir zümreye sahip oldu. Ekonominin nedret kuralı burada da kendini gösterdi ve bu artan zümrenin niteliğinde de kaçınılmaz olarak düşüşler oldu.
1980’li yıllardan sonra İstanbul “ İktisadi ve Ticari İlimler Akademisi “ , “ Marmara Üniversitesi “ olarak yeniden organize edildi ve bütün bu alanda çalışan özel yüksek okulları bünyesinde topladı. Üniversitelerin yaygınlaşması ile her kurulan yeni üniversitede iktisadi ilimler alanında eğitim veren fakülteler açıldı.
BU İKTİSATÇILAR NEREDE ?
Bu eğitim kurumlarından diploma alan öğrencilerin bir kısmı kamuda çalışmağa başladı. Özellikle Ankara Siyasal Bilgiler Fakültesi ve İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi mezunları ağırlıklı elemanlar, Maliye Bakanlığı’nın kurullarını oluşturdular.
Bir kısım mezunlar Devlet Planlama Teşkilatına girdi; bankalara, özel sektörün çeşitli alanlarına dağılarak çalışmağa başladılar. 1980’li yılların başında kurulmuş olan Sermaye Piyasası Kurulu da büyük miktarda iktisat eğitimi almış kimseleri istihdam etti. İstanbul Menkul Kıymetler Borsası (sonradan İstanbul Borsası) çalışanlarının büyük bir bölümü de iktisat eğitimli kişilerdir.
İktisatçılık, yelpazesi geniş bir meslektir. Ama esas faaliyet alanı kamu iktisadiyatıdır. Nitekim 20. Yüzyılın ikinci yarısında, kamunun ekonomideki payının azalmasıyla iktisatçılara olan talep de azalmıştır.
Bu gelişmelere paralel olarak iktisat eğitim kurumları da yapılarını yeniden düzenlediler. Örneğin İşletme, Ekonometri, Kamu Maliyesi, Uluslararası İlişkiler v.s. gibi yeni ünvanlı fakülteler kuruldu veya eski iktisat temelli eğitim verem fakültelerden ayrıldılar.
Gelişmelere uygun olarak iktisat eğitimi de kendisini yeniledi. Fakat iş hayatında doğrudan teorik iktisat ile ilgili olmayan pozisyonlarda çalışmağa başlayanların iktisatçılıkları da kayboldu. Örneğin bir bankada çalışan bir iktisatçının bankacılığı öne çıktı ve onlar, meslekleri ile bağlantılı iktisadi konularla ilgilenmeye başladılar. Keza maliyeciler de mali konularda uzmanlaştılar. Bir kısmı da muhasebeci oldu.
Günümüzde iktisat eğitiminin daha bilinçli olarak yapıldığını kabul etmek gerekir. En azından, uzmanlaşma alanları daha belirgin ve eğitim uzmanlaşma ilkelerine göre daha ayrıntılı hale getirilmiştir.
Her bilim dalında olduğu gibi iktisatta da akademik faaliyetler devam etmektedir. Diploma sahiplerinden koşulları sağlayanlar, akademik faaliyetlere intisap ederek bu alanda çalışmaktadırlar.
[i] Bu konuda ilgilenenler için eskimeyen çok önemli bir kaynak : Walter Eucken “ Grundsaetze der Wirtschaftspolitik.”, Rowohlt Taschenbuch Verlag München 1977 s. 34 v.d.
[ii] Bu benzetme Prof.Dr. Yüksel Ülken’e aittir.
[iii] Ord. Prof. Dr.Ömer Lütfi Barkan; Türkiye’de Toprak Meselesi, Gözlem Yayınları Kasım 1980 s. 132.
[iv] Burada İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesinin kuruluşuna emek vermiş olan Alman Profesörleri zikretmek gerekir. Prof. Dr. Fritz Neumark, Prof Dr. Wilhelm Röpke, Prof.Dr. Aleksander Rüstow, Prof.Dr. Gerhard Kessler, Prof Dr. Alfred İsaac.


0 Yorum