….tabib ve cerrah yeteri kadar mevcut olmadıktan başka, cerrahi alet ve tıbbi malzeme de hemen hemen yok derecesinde idi.
BASİRETÇİ ALİ EFENDİNİN SULTAN HAMİD’E TAKDİM ETTİĞİ LAYİHA II
(Devam)
Süleyman Paşa gelmezden evvel Hulusi Paşa’nın bozgunluğunda Şıpka balkanının en yüksek tepesi olan İsoti Nikola istihkamatı moskofların eline geçip, en büyük ordusu orada bulunduğundan ve bunun karşısında ve bizim elimizde olup Ferik Şakir Paşa’nın (sonradan Petersburg sefiri olup, daha sonra Anadolu teftişinde vefat eden Müşir Şakir Paşa’dır) kumandasında bulunan Aygrıca-bel (?) istihkamına moskoflar şiddetle ve büyük güçle hücum edip buradaki toplarımızın on dakika ilerisinde tepede vaki’ piyade siperlerini hücum ile zapt edip, top istihkamına kadar sokulduklarını Süleyman Paşa haber alır almaz derhal Mirliva Veysel Paşa kumandasıyla ihtiyattan yedi tabur göndererek taburlar ancak üç saatte Aygrıca-bel’in tepesine ormanlar ve çalılar arasından dünyada görülmemiş surette çıkıp, Allah – Allah sadasını asumana eriştirerek düşmanla tüfenk tüfenge muharebeye başladılardı. Sekiz saat muharebeden sonra toplarımızın ağzına kadar sokulmuş olan düşmanı oralardan zorla uzaklaştırıp kovarak, uçtaki piyade siperlerini kamilen düşman elinden geri aldılar.
Fakat düşman bunun üzerine hiddetlenerek tekrar bu tepeyi almak niyetiyle arkasındaki Gabrova’dan on beş tabur asker getirerek siperlerin üzerine bir daha şiddetle hücum ettiler ise de askerimizin elinde bulunan Hanri Martini tüfenklerinin kurşunlarını ve sağdan soldan atılan Krupp toplarının güllelerini yedikçe leşleri hasır gibi yerlere seriliyor idi. Mamafih moskoflar bir hücumlarında altı gün altı gece ısrar edip layıkıyla telefat verdi. Nihayet maksadına nail olamayıp eski mevzilerine bozularak ricat etti.
Asakir-i Osmaniye’nin cidden açıkça arslanlarcasına hücumlarında, ardından tekrar, tekrar Allah, Allah sadaları dağları ovaları çınlatıyor idi.
Bu muharebe esnasında anıldığı gibi Aygrıca-bel’e Süleyman Paşa birkaç defa çıktı. Bir gün beraberinde bulunarak hayvanlarla üç saatte çıkabildik. Şakir Paşa’nın bulunduğu top istihkamına çıkıp, onun gayret ve fedakarlığına bakalım ki, gece gündüz uyku uyumayıp muharebeden başka bir şey düşünmediğini gördük. Bu istihkamın düşman tarafına doğru on beş dakika ötesinde çitten örülüp toprakla doldurulan ve henüz düşmandan savaşarak geri alınan piyade siperlerinin içinde dört tabur düzenli askerler var idi ki, hücum etmekte olan düşman askerini tüfenkleri ile tepelemekte idiler.
Zikrolunan top istihkamından bu piyade siperine gidinceye kadar yollarda ormanlar içinde telef edilen moskofların ve Bulgarların leşlerinden başka bir yer kalmamış idi. Zira bu muharebede Osmanlı askerleri moskoflarla göğüs göğüse, süngü süngüye gelmiş olduklarından bizim de bunların arasında şehitlerimiz bulunuyor idi.
Süleyman Paşa’nın vücudu ordunun ruhu derecesinde bulunduğu halde taşıdığı vasıfları olan, gayret ve yiğitliğinin gücü ile her gün işin içinden çıkamaz idi. Hatta bir gün mezkur piyade siperlerinin içine girip düşmanın kumandasına dürbün ile bakar iken yedinci liva Hüsnü Paşa ve Miralay Ahmet Bey: “ Aman paşa siz burada durmayınız hususiyle kolunuzdaki alameti karşıdan düşman dürbün ile görür de ihtimal ki size bir zarar dokunur “ diye söylediler ise de adı geçen: “ Dünyada hiçbir devletin sahip olamadığı böyle gayretli askerin yiğitlik ve gayret ve sebatı beni şaşırttı. Ben nasıl olur da vatan yavrularını ateş içinde bırakıp da giderim. Ben de bakınız şu yatan şehitlerin nail olduğu dereceyi bulur isem ne saadettir. Ben askerin hem babası hem kumandanıyım. Hiçbir vakit baş uçlarından ayrılmam “ dediğini siperde bulunan asakirin kulaklarıyla işitmesi üzerine Allah, Allah çok yaşa kumandan paşa nidasıyla şiddetle ateşe başladılar ve bu ateş birkaç saat devam etti. Moskoflar da perişan olarak ateşi kestiler.
Şu altı gün altı gece devam eden muharebede taburların jurnalinden anlaşıldığına göre küçük büyük kırk altı zabit ve bin yedi yüz neferin şehit ve dört bin üç yüz yaralı olduğu anlaşılmıştır. Yaralıların ekserisi çit siper üzerinden tüfenk atmakta olduğundan ellerinden yaralanmıştır. Moskofların telefatına gelince gerek top istihkamıyla piyade siperi arasında ve bu siperin haricinde gözümüz ile gördüğümüze nazaran beş binden ziyade telef ve on bin kadar yaralıları olduğu sonradan anlaşılmıştır.
Süleyman Paşa kendi yaralılarını hastahanelere gönderdiği gibi, şühedayı dahi defnettirdiği sırada ölülerini ve yaralılarını kaldırmak için düşman ordusuna haber gönderdiği halde gelip kaldırmadılar. Buna da sebep külliyetli telefat ve yaralılarını ordusuna göstermemekten ileri geldiğini sonradan haber aldık.
Bir gün Süleyman Paşa maiyetinde bulunan yedi livayı boruları ile çadırına davet etti. Çadırın etrafına karakollar kurup çadırın içinde gizlice müzakereye giriştiler. Bir saatten ziyade oturduklarından sonra cümlesi güler yüzlü bir halde dağıldılar. Fakat ertesi günü Süleyman Paşa yine borular ile liva paşaları davet etti. Yine çadıra kapandılar. Bir müddet sonra yüzleri üzgün bir halde çıktılar. Liva paşaların böyle meyus olarak çıktıklarının sebebi sonradan anlaşıldığına göre bunlar düşman üzerine ansızın şiddetli bir hücum yapmak üzere plan tertip etmişler ve kesin karar vermişler, neye yarar ki ertesi günü mabeyn-i hümayun (padişah özel ofisi) baş katibi Said Bey Efendi tarafından alınan telgrafta: “ Buradan emir almadıkça hiçbir tarafa askeri harekat yapılmaması irade-i seniye-i hazret-i hilafet-penahi iktizası celilinden (halife efendimizin yüksek iradelerinden) bulunmakla, padişah emriyle tebliğ olunur “ mealinde bir kıta telgrafname alınmış olmakla, kumandan paşanın tertip etmiş olduğu planın bozulduğu anlaşılmıştır.
Savaşmakta bulunan kumandanın tertibi, iki yüz saatlik bir uzak bir yerden bozulur ise, bunların şevk ve gayretleri kırılmaz mı ? Ve ahiren aldığımız malumata nazaran Yıldız’ın Viyana gazetelerinden ve bir takım muhabirlerinden aldığı malumata istinaden kumandana müdahale ettiklerini Süleyman Paşa’nın üzüntü dolu ifadelerinden anlaşılmıştır.
Moskofların ellerinde bulunan İsuti Nikola istihkamının sol cihetinde bulunan Mirliva Recep Paşa tepesine çıkmak gayet zor ve tehlikeli ise de burasını da görmeyi arzu ettiğimden hayvanla tam üç saatte düşmanın ardını arasını kesmeyerek atmakta olduğu top danelerine ehemmiyet vermeyerek ormanlık taşlıktan mezkur tepenin altına bin türlü zahmetle çıktım.
Buraya gayet güzel ve müstahkem top tabyesi yapılmış ve içine bir batarya dokuz kundak ve bir adet sehpa topu yerleştirilerek, Recep Paşa dahi orada bulunmuş idi. Büyük bir şaşkınlıkla Recep Paşa’ya: “ Bu toplar buraya nasıl çıkarıldı , zira yol yok imkan müsait değil “ dedim. “ İşte bu gördüğün kahramanlar bu topları kemal-i şevk ve gayretle düşman görmemek için gece yarıları omuzlarında ve halatlarla çıkardılar “ demesi üzerine “ maşallah “ demekten başka bir söz bulamadım . Adı geçen Paşa, bendenize hitaben şu fişenk sandıklarının üzerine çık da moskofları seyreyle dedi. Kulunuz dahi sandıkların üzerine çıktım. Evvelce liva Hulusi Paşa’nın dayanıksızlık ve tembelliğinden dolayı, on iki tabur ile düşmanın önünden düzensiz bir surette mühimmat ve askeri malzemeleri bırakıp ta Filibe’ye kadar firar etmesiyle düşman eline geçen İsoti Nikola istihkamının içini kamilen gördüm. Bunun arkasında iki saat kadar mesafede Gabroda kasabası olup vaktiyle zikrolunan Gabrova kasabasından, İsoti Nikola tepesine gayet güzel bir şose yapılmış olduğundan şimdi moskoflar oradan istedikleri gibi imdat ve mühimmat almakta moskof emir ve komutasının önde gelenleri ve subaylar faytonla gelip gitmekte idiler. Recep Paşa tabyasından Gabrova’nın kışlasıyla camiler ve bazı binaları görülmektedir. Sağa ve sola bakar iken mezkur İstoni Nikola istihkamının içine bizim yapmış olduğumuz üstü örtülü epeyce bir binayı Hulusi Paşa’nın bırakmış olduğu çadırları, ve bir çok mühimmat arabalarını ve moskofların Kızanlık’tan ve Karasen’den zorla alıp oraya kaçırmış oldukları ve altmış kadar genç islam kızlarıyla moskof zabitlerinin kol kola gezinmekte olduklarını gördüğümde, Recep Paşa’ya: “ Bunlara nasıl tahammül olunuyor “ dedim. Evet ben de görüyorum. Lakin gülle atsam biçare kızlara tesadüf eder. Bunların ne kabahatleri var. Dikkatle bakılır ise gözlerinden dökülen yaşlar görünüyor dedi. Üç dakika sonra bu kızları sırtın arkasındaki tepede evvelce bizim taştan yapmış olduğumuz kulübelere götürdüler. Fakat bir az berisinde yetmiş seksen kadar moskof askerine bir zabit yoklama yapıyordu. Kulunuz aman Recep Paşa şu moskofların üzerine birkaç gülle atalım dedim. Cevabında onu ben de düşünüyorum. Fakat biz üç gülle atar isek onlar otuz tane atarlar çünkü her topun beş yüz mermisi olması gerekirken, biz de ancak yetmişer mermi vardır. Kumandan paşa tarafından Tophane Müşiri Mahmut Celalettin Paşa’ya: “ Aman top mermisi gönderiniz diye müteaddit telgraflar çekildiği ve seryaveri Yusuf Bey İstanbul’a gönderildiği halde, mermi değil, cevap bile gelmedi. Şimdi ancak ellişer mermi vardır “ dedikten sonra Recep Paşa derhal topçu yüzbaşısına ateş et emrini verdi. Toplar zaten dolu olup topçularımız ise hedef alınan noktaya mermiyi isabet ettirmekte mahir olduklarından heman ateş ettiler. Atılan gülleler hüda hakkı içün moskofların ta ortasına düşüp patladı . Oraları karma karışık olup moskofların yarısı helak oldu.
Arkasından diğer bir top da ateş edilip moskofların diğeri yarısı da zabitleriyle beraber telef oldu. Artık üçüncü topu da, mühimmat arabalarına atmalarıyla oraları da berbat ve perişan edildi. Recep Paşa’nın yanındaki kurmay subayı Mazhar Efendi: “ Geliyor “ dedi. Düşmanın gülleleri üzerimizden yakın geçerek ta karşıda dağa vurup patladı. Hasılı moskoflar birbirini takip eden otuz mermi attı. Netice otuz toptan sonra moskoflar da topun arkasını kesti. Düşmanın şu otuz topundan hamdolsun hiçbir kimseye zarar isabet etmedi. Bu tabyanın arkasında ve yanında Osmanlı askerleri ise gülleler üzerinden gelip geçtikçe ve bazen sağ ve sollarına düşüp patladıkça güya hiçbir şey yok imiş gibi kayıtsız kaldılar. Bunların kimi saz çalar , kimi zeybek oyunu oynar idi. Bir takımı da yemek pişirir idi ve bir takımı bir tarafa çekilip uyurdu ki, şu kayıtsız hallerini gördükçe büyük bir şaşkınlıkla: “ maşallah barik Allah “ der idim.
Bu Recep Paşa aslen Arnavut olup tahminen otuz beş yaşındadır. Mektepten kurmay subay olarak çıkmış akıllı, gayretli, kahraman bir zattır. Adı geçen İstoni Nikola tepesinin taştan tabya olan istihkamının tahminen yirmi otuz arşın altında iki taburumuz siper içinde gece gündüz tüfenk ellerinde oturmakta ve her gün aşağıdan yukarıya tüfenk atarak düşman karakollarını telef etmekte idiler. Hele bu taburların bulunduğu mahal hakikaten insana hayret verir idi. Bunların biraz aşağısında bir batarya topumuz var idi. Daha sonra oraya üç dane de yirmi librelik dane atar havan koyuldu. Mezkur iki tabur düşman istihkamına ol kadar sokulmuşlar idi ki, bazan yukarıdan moskoflar: “ Türkler artık akşam oldu paydos edelim “ derler ve anlar da cevabını verirler idi. Bazen askerimiz moskoflara peksimet atarlar idi. Bu taburların yiyecek ve içecekleri gündüz gönderilmek mümkün olmadığından geceleri taşınır idi. Bu iki tabur yirmi gün kadar orada kaldıktan (sonra) Süleyman Paşa bunları değiştirmek istediğinden …….deyip yerlerinden hareket etmediler.
Askerin sebat ve gayretini ve mevki’in ehemmiyetini işiterek burasını görmek arzusu gönlümde gittikçe arttığından taburların binbaşısı Hamdi Efendi ile bir gece hafiyen buraya çıktım. Burada bulunan efrat alışılagelmiş kahramanlıkla ellerinde silahlar ile düşmanın hareketine muntazır olup uyku bile uyumuyorlar idi. İşte buraya gece iki saatte çıkıp yine iki saatte ordugaha indim. Bu tepelerde vuku bulan muharebatta yaralanan Osmanlı askerleri, orduyu hümayuna iki buçuk saat mesafede bulunan Kızanlık’a gönderilip orada hastahanelerde yatırılıyor. Mezkur hastahanelerde yatırılan yaralıların altında döşek ve yorgan var idi. Çünkü mezkur kasabada islam ve Bulgar ahalisinden firar edenlerin eşyaları kullanılmakta idi. Fakat tabib ve cerrah yeteri kadar mevcut olmadıktan başka, cerrahi alet ve tıbbi malzeme de hemen hemen yok derecesinde idi. Birkaç defa bu hastahanelere gittim. Yaralıların sargılarını değiştirecek adam bulunmadığından şikayet ettiklerini gördüm. Süleyman Paşa’ya ifade ettim. Adı geçen zat, tıbbi personel ve cerrah ve lazım gelen ilaçların hazırlanmasını derhal bab-ı seraskeriyeye (genel kurmaya) yazdı. Bunun üzerine Sıhhiye Meclis Reisi Nuri Paşa Edirne’ye kadar gelip ne sebebe mebni ise ileri gitmedi. Zaten Edirne’ye kadar gelmesinde dahi bir fayda görülmedi. Orduyu hümayunlarda eğerçi uygunsuz bazı haller var ise, anın da en birinci tıbbi malzeme ve personel ve cerrah hususlarıdır. Ne hacet her taburun bir cerrah ve eczacısı bulunmak lazım gelir iken , üç taburda bir tabib ve cerrah bulunuyor. Ezcümle taburların malı olan cerrah harp sahasının tehlikesiz bir tarafında durup yaralıların sargılarını sarması gerekirken, yukarında adı geçen Aygruca-bel savaşında, yaralanan askere bakacak hiçbir tabib ve cerrah yok idi. Biçare yaralılar kendi kendilerine su başlarına gidip yaralarını temizledikten sonra, üç veya beş saat uzakta bulunan askeri hastahanelerle (Kızılay) hastahanelerine gidiyorlar idi. Yıldız Sarayı’nın birinci hatası ordu kumandanlarının işlerine karıştıkları gibi seraskerlik makamını dahi açık bırakıp kim daha çok iş görür ise, o serasker olacaktır diye bir irade-i seniye çıkardılar. İşte bu sebepten kumandanlar şaşırmış idi. Halbuki seraskerlik vazifesini Tophane Müşiri Mahmut Celalettin Paşa İstanbul’dan ifa edip kimseye kaptırmayacak idi. Şıpka orduyu hümayununda otuz gün kadar bulunduğum müddette savaş olmayan bir gün bile geçmedi. Telef edilen Rusya askerlerinden dört bini mütecaviz tüfenk ve dört adet sahra topu ganimet olarak alınmıştı. Moskoflar Bulgarlar ile beraber Yeni Zağra ve Kayacık demir yolları istasyonlarına ve Eski Zağra ile Kızanlık’a kadar geldikleri sırada, bu kasaba ile köylerin kadın erkek çoluk çocuk islam ahalisinden katleyledikleri nüfusun miktarı on bin kadar tahmin olunuyor. Fakat Süleyman Paşa’nın ordusu da Rus ve Bulgarları buradan sürüp ta Şıpka balkanının öte cihetine kadar sürdüğü esnada gerek islam katletmiş gerek müslüman askerlerine kurşun atmış olan moskof ve Bulgarlardan telef olanların miktarı da yirmi bini geçmiş idi. Şıpka ordusunun zahire ve mühimmatı Edirne ile Filibe’den tertip olunarak her gün gönderilmekte idi. Fakat Edirne eski valisi Ali Paşa zahire ve harp malzemelerinin gönderilmesinden pek ziyade üşenmiş ve Bulgarlara hadlerinden ziyade yüz vermiş olduğundan, Edirne Valiliğinden azledilmesi pek isabet olmuştur. Şıpka denilen meşhur balkanın Gabrova’ya andan Tırnova ve Ziştovi’ye gider bir boğazı olup tam bu boğazın ağzında ve yüzü Kızanlık ordusuna nazır balkanın altında Şıpka köyü tabir olunur ahalisi kamilen Bulgar bin haneli bir köy vardır. İşte eskiden beri asıl fesat ve isyan kaynağı olan bu köydür. Bu köy Kızanlık kazasına tabi olduğu halde şimdiye kadar ne Kızanlık kaymakamını ne de bir zaptiye neferini bile köylerine sokmamışlardır. Buna da sebep bu köyün vergi ve aşar ve ağnam ve rüsumat-ı sairesi kaç kuruş ise, anı köyün koca başları derhal toplanıp taksit zamanından on beş yirmi gün evvel Kızanlık’a götürerek sandığa teslim eyler ve köylerinde bir şekilde anlaşmazlık veya sıkıntı çıkarsa, anı papazlar ve çorbacılar aralarında halledip işi asla hükumete düşürmezler. Ve bundan başka Rusya’dan öğretmenler ve papazlar getirerek, bölücülük ve kötülük öğretirler. Bulgarlar daima islamdan nefret ederlermiş. Başlangıçta Hain boğazından geçerek Zağra’lara ve Kızanlık’a ve islam köylerine yayılan moskoflar ve Bulgarlar, önüne gelen islam köylerini yakmak ve çoluk çocuğu çeşitli zulümlerle katletmek rezilliğini bu Şıpka köyü Bulgarlarının aracılığı ile icra etmişlerdir. Süleyman Paşa Zağra’ları ve Kızanlığı geri aldıktan sonra, Şıpka’ya geldiğinde bu köyü kamilen yaktırdı ve pek isabet etti. Zira mühim ve hassas bir noktada fesat ve melanet ocağı olan böyle büyük bir Bulgar köyünün bulunması katiyen caiz değil idi. Süleyman Paşa bu köyün yerine bir islam köyü teşkilini münasip görmüş idi.
Bu Şıpka köyü zapt olunduğu vakit ahalisi balkana kaçıp kurtuldular. Köyün içinde Hulusi Paşa bozgunluğunda moskof ve Bulgarlar tarafından alınan üç yüz kadar Martin tüfengi ve cephane sandıklarıyla pek çok asker karavanası ve bir hayli kadın erkek ve çocuk ve asker cesetleri ve bir takım bölücülük fikirleri dolu kitaplar görüldü. Garibi şurasıdır ki devletin postasını geçirmek içün devlet hazinesinden bu köyün Bulgarlarına senelik on bin kuruş verir ve bunlar istediğini yapar iken şimdiye kadar Filibe mutasarrıfları ve Kızanlık kaymakamları bir kere olsun buraya gelip teftiş etmezler imiş.
Kızanlık ileri gelenlerinden ikinci derece rütbe sahibi Papazoğlu Dimitraki moskofların Kızanlık’a hücum ve tasallutunda kendisi Rus binbaşısı forması giyerek islam halkına zulmettirmek ve başı örtülü müslüman kadınları açık gezdirmek rezilliğinden başka, Grandük Nikola’yı alay ile altından geçirmek üzere varoşta bulunan hanesi önünde, zaferin anısına, zafer alameti olarak muntazam bir kapı (tak-ı zafer) yaptırdığı halde, cenab-ı kadir-i mutlak Süleyman Paşa’yı ve Osmanlı askerlerini o kapının altından mızıkalarını çalarak alay ile geçirdi.
Kulunuz artık istanbul’a avdet etmek üzere Şıpka orduyu hümayunundan yaver-i harp hazret-i şehriyari (padişahın yaverlerinden) Miralay Hüseyin Bey ve Sertüfengi-i hazret-i padişahi (padişahın baş tüfekçisi) Süleyman Paşa ile beraber Kalifer Boğazını geçerek, yirmi saat ötede bulunan Filibe’ye geldim. Zikrolunan Kalifer kasabası iki bin haneli ve ahalisi sırf Bulgar, epeyce mamur bir kasaba olup fakat kamilen terkedilmişti. Buna da sebep Hulusi Paşa Şıpka’daki istihkamatını terk ile birkaç süvari ile Filibe’ye firar ettiği ve arkasından taburlar dahi düzensiz bir halde geçtiği sırada bu Kalifer Bulgarları, bir şekilde askere sadakat ve itaat göstermiş iseler de, askerin bakıyesi olup geride kalan iki üç yüz nefer perakende geçer iken, bu biçareleri tutup çeşitli eziyet ve cefa ile katl ve idam ettikleri cihetle Süleyman Paşa düşmanı oradan kovup ve öldürmeye muvaffak olduğundan, buranın Bulgarları dahi firar ederek, müslüman halk da gelip, karşılık olarak kasabayı yakmıştır. Kasabanın kenarında yüz elli kadar islam kıpti hanesi kalmıştır. Fakat bu biçareler kadın erkek çocuklarıyla beraber cümleten Bulgarlar tarafından katledilmiştir. Bu kasabanın beş saat doğu tarafında ahalisi islam ve Bulgar karışık Karlıova kasabası olup, burada dahi Bulgarlar müslüman halkının çoğunluğunu telef etmişlerdir. Filibe’ye yaklaştığımızda Bulgar köylerine Süleyman Paşa muhafız askerlerinin ikamesiyle ahalinin güvenliğini sağlamıştı. Fakat bu köyler ahalisi düşmanın balkanı geçtiği vakit Filibe tarafından asker ve toplarımız beriye geçememek içün köprüleri yıkmışlar ve ellerine geçen müslümanları katletmişler idi. Ardından düşmanın balkanın öbür cihetine sürülmesi ile yine Bulgarların tamamı tam bir güven içinde yaşamağa ve ziraatleriyle meşgul olmaya devam ettiler.
Diğer taraftan her an düşmanın gelişine hazır oldukları tavır ve hallerinden anlaşılıyor idi. Şu yirmi saat yolda ve ötede beride pek çok Rumeli islam delikanlıları taraf-ı devletten verilen tüfenkler omuzlarında köyden köye dolaşıyorlar idi. Hatta adı geçen Hüseyin Bey bunlardan bazılarına: “ Ne içün savaşa gitmeyip de buralarda serseri gibi geziyorsunuz “ diye sual ettiğinde anlar da kumanda edecek kimse olmadığından ve muntazam halde bulunmadıklarından bahisle böyle başı boş gezmeye mecbur olduklarını beyan ettiler. Çerkesler de heman bunlar gibi idi. Hatta bir gün Süleyman Paşa Plevne’den Osman Paşa’nın def edip Şıpka ordusuna gelmiş olan üç binden ziyade Çerkes süvarilerinden bin kadarını toplayıp da Gabrova üzerine sevk edemedi. Bunlar düzensiz olduklarından asla söz ve kumanda dinlemiyorlar, içlerinden işe yarar pek çokları olup, fakat uygunsuz takımları ile de az kaldı askerin ahlakını da bozacaklar idi. Aydın ve Hüdavendigar ve Yanya ve Selanik vilayetlerinden gelmiş olan süvari ve piyade yedekleri düzenli ordu gibi, tabur ve alay tertibinde tanzim olunup zabitlerinin sözlerinden çıkmadıklarından, bunlardan pek çok istifade olunur idi.
Eğer Çerkesler düzenli askerler gibi düzenlenebilseler, kendilerinden yararlanılabileceği dahi inkar olunamaz. Fakat maiyet-i şahane (padişahın korumasında görevli) Çerkes süvarisinden bir bölük Şıpka ordusu hümayununa gelmiş idi. İşte bunlar hakikaten pek çok işe yaradılar. Hatta bunlardan iki neferi Agrica-bel tepesin de şehit oldular.
Filibe’ye geldiğimizde bir takım katil ve cani Bulgarlar divan-ı harpte sorgulanarak kanıtlanan cinayetlerine karşılık idam edilmekte ve Şıpka orduyu hümayunundan Filibe’ye gönderilen yaralılar hanelere yatırılıp tedavi olunmakta idi. Şu muharebede Filibe ahalisi hakikaten malen ve bedenen pek çok hizmet ettikleri gibi, islam hanımları dahi kendileri gidip yaralıların yaralarını değiştirmek ve çamaşırlarını yıkamak gibi hizmetlerde bulunduklarından, başka hanelerinden çorba ve et pişirip yaralılara götürürler ve eli olmayan ve ağır hasta bulunanlara kendi elleriyle yedirirlerdi.
Bu hanımlar hastahanelerden içeri girdiklerinde hastaların cümlesi birden aman valde ve hemşire diye çağırır, bunlar dahi yanlarına giderek yaralarını sararlar idi. İşte bu hanımların hizmetlerine mükafaten ve şevk ve gayretlerinin tezyidini mucip olmak üzere birer madalya ihsan buyurulması istirhamını havi dahiliye nezaret-i celilesine (İç İşleri Bakanlığı’na) takrir (yazı) vermiş idim. Ol veçhile sadır olan irade-i seniye (padişah emirleriyle) mucibince mezkur madalyalar ihsan buyurulmuştur.
Filibe’de üç dört gün kalıp Edirne’ye geldim. Burada dahi hastahaneler epeyce muntazam olup islam ve Bulgar muhacirleri pek çok idi.
Valiyi vilayet Ahmet Vefik Paşa’nın (Şehrin valisi olan Ahmet Vefik Paşa’nın) mahkum olan Bulgar asilerini cezalandırıp, cezalandırmaması, eski vali İbrahim Paşa’dan memnun olmayan ahalinin üzüntülerini arttırmıştı. Burada dahi beş gece kalarak İstanbul’a avdet eyledim.
NETİCE
Şu üç gün zarfında , kulunuzun seyahati sırasında edindiği görgü ve bilgilerin özeti, Varna’da bulunan Osmanlı ordusunun düzenli birlikleri ve büyük istihkamları ve hastahaneler ve askeri idarenin düzeni pek yolunda ise de, Şumnu ve Hezargrad’daki birlikleri burası kadar düzenli değildi. Tuna Valisi Kayserili Ahmet Paşa’nın idaresi her kesten işitilip sebat ve gayreti şayan-ı takdirdir.
Şıpka orduyu hümayununda bulunan bütün kumanda heyeti ve subaylar ve neferler Süleyman Paşa’dan her bakımdan hoşnut oldukları ve kendisinin ise durmayıp harp malzemeleri ve mühimmatın getirilmesi ile meşgul bulunduğu görüldü.
Her şeye gücü yeten Allah, Osmanlı mülkünü her türlü afetten korusun, Rumeli kıtasında bu defa gezmiş ve evvelce görmüş olduğum mahaller islam ve hıristiyan ahalisinin yek diğerine kardeşçe olan sevgi ve dayanışmaları ve birlikteliği ve arazisinin verimliliği, gerçekten övgüye değer olup, ne çare ki, öteden beri Rus bozguncularının hiç çekinmeden oralara gelip, bölücülük çıkarmaları ile halk arasına ayrımcılık düşürmekte bir an bile geri durmadıklarını ve o güzel arazinin çoğu yerinin ekilmeyip boş kalmasına, idarenin bütün memurlarının dikkatsizliklerinin sebep olduğunu bu kere olaylar ispat etmiştir.
Padişahım Osmanlı mülkünde yapılacak ciddi ıslahatın birincisi ve en mühimmi kaza ve livalarda görevli bulunan asil ve vekil kamu personelinde ve zabıta heyetinde yapılacak olan ıslahattır.
Zira bu iki unsurdan her kes şikayet ediyor. Bu cümleden olarak yukarıda arz ve ifade eylediğim Kızan kasabasıyla Şıpka köyüne ve ahalisi kamilen Bulgar veya karışık olan yerleşim yerlerinde görevli bulunan mutasarrıf veya kaymakamlardan ara sıra bir memurun gidip teftiş ve kontrol eylememeleri. Ve bir takım moskof ve Bulgar fesatçılarının, istedikleri gibi gezip Bulgarlar arasında bölücülük yaymaları sebebiyle cennetten bir örnek olan Rumeli kıtasını akıbet şu hale getirdiler. İşte bu durum üzüntü vericidir.
Eskiden beri inşa olunacak kiliselerin enlem ve boylam ve derinlik ve yüksekliği hakkında (Padişahımız tarafından verilmiş olan yüksek izin belgesinde) açıkça kayıtlı hususlara hükumet memurları tarafından dikkat olunmayıp, istedikleri gibi yapmışlardır. Hatta Süleyman Paşa’nın yeni ve Eski Zağralar ile Kızanlık kasabalarını ve Şıpka köyünü düşmandan geri aldığı sırada buralarda bulunan sağlam, dayanıklı kiliselere, Bulgar çapulcuları binaya gizlenerek dört taraftan inşaat zamanında yapılmış ve gizlenmiş bulunan mazgal delikleri heman açılıp, Osmanlı askerlerinin üzerine yağmur gibi tüfenk kurşunu yağdırılmış ve zikrolunan kiliselere atılan altı ve sekiz adet top mermilerinin asla ve kat’a tesiri olmamıştır.
İşte memurin-i mahalliyenin kötülüklerinden birisi şu kiliselerin yapılması esnasında, padişah fermanında kayıtlı koşullara uyulmamasının, eldeki bazı sağlam delillere göre, bütün yerel memurların yolsuzluklarından kaynaklandığı anlaşılıyor. Ve yine bun yerel memurların kayıtsızlığının sonucu olarak, her Bulgar hanesinde silahların her çeşidi bulunuyor. Hasılı padişahım her sınıf ahalinin bir arada ve ahenk içinde yaşamalarına memurin tarafından tamamiyle dikkat ve itina olunmuş olsa, hakikatte hiçbir sorun çıkmayacağı aşikardır. Hatta Kızanlık ovasında islam ve Bulgar karışık Cumalı ve diğer bir köy ahalisi öteden beri bir birleriyle gayet iyi kaynaşmış olduklarından, oralara Rusyalılar hücum ve tasallut ettiklerinde Bulgarlar islam arkadaşlarını ve mallarını ve ırzlarını korudukları gibi, Osmanlı askerlerinin oralara gelmesiyle düşman ve asilerin uzaklaştırılmasında Müslümanlar dahi sadık Bulgar arkadaşlarını himaye ve muhafaza ettikten başka, ekinlerini biçip ambarlarına taşıdıkları görülmüştür. Şu uyumu ve sebebini köyün ileri gelirlerinden sual ederek, bunların köylerine papaz ve müfsit ve bir takım Müslümanları sokmamaları ve yol evrağı olmayan yerlerde bulunmalarının, ayırımcılık ve bölünmeye engel olduğunu anladım.
Tuna vilayeti dairesinin bir çok yerlerini dolaştığım sırada, bu vilayette intizam-ı idarenin düzenliliği sayesinde kamu mallarının tahsili ve aşarın muntazaman toplanması ve şose yolları ve köprüler, çeşmeler ve yol üzerinde bekleme tabir olunur yol ve yol bekçileri ve her kasabada muntazam hükumet konaklarıyla mektepler ve telgraf ve postahane bulunduğunu gördüm. Bunların ise Mithat Paşa’nın Niş ve Tuna valilikleri zamanında vücut bulduğunu bilenlerden tahkik ve istihbar eyledim. İşte bu vilayetin dağları ve ormanları Mithat Paşa’nın eserleri diye ses veriyordu. Çünkü Mithat Paşa’nın eşkıyaya karşı yürüttüğü faaliyetlerden, Bulgar da beyan-ı memnuniyet ediyordu. Şu iyi geçinme ortamının onda birini Edirne vilayeti dairesinde görmediğimi de üzülerek arz ederim.
Hak teala hazretleri zat-ı hazret-i hilafet-penahilerine sadık ve adil ömürler ihsanıyla (Allah’ın hilafet makamı sahibi hazretlerine sadık ve adil ömürler vermesi dileklerimle) taht-ı riayetinde (yönetiminizin altında) bulunan cümle Osmanlıların, biri biriyle kardeşçe yaşamalarını nasip ve müyesser eylemesi duasıyla hitam-ı makal eylerim (sözlerime son veririm ferman …
Basiret Gazetesi sahib-i imtiyazı
Ali


0 Yorum