Osmanlı Devletinde insan zekası lüks uğruna yok edilmiştir….
METTERNİCH’İN OSMANLI DEVLETİNE YAZDIĞI MEKTUP
METTERNICH
Prens von Metternich-Winneburg; Almanya’nın Koblenz şehrinde 1773 yılında dünyaya gelmiş, Viyana’da 1859 yılında vefat etmiştir.
On Dokuzuncu Yüzyılın özellikle ilk çeyreğinde, avrupa diplomasisinde önemli roller üstlenmiş Avusturyalı bir devlet adamıdır. Dresden, Berlin ve Paris’te Avusturya Büyükelçiliği görevlerinde bulundu.
1809 yılında Viyana’da aktedilen Viyana Barışı’nı takiben Avusturya Dış İşleri Bakanlığı’na tayin edildi.
Napolyon’un Rusya’dan yenilgiyle dönmesi sonrasında, avrupa diplomasisinde daha aktif bir rol üstendi. Özellikle meşru siyasal düzen olarak kabul ettiği monarşik idareleri yıkmak amacı güden bütün devrimci hareketlere açıkça karşı çıktı.
Avrupa devletleri arasında belirli aralıklarla düzenlenmesini organize ettiği toplantılarda (Aachen 1818, Karlsbad 1819, Tropbau 1820, Laibach 1821 ve Verona 1822), bu türden liberal ve ulusal devrimci faaliyetlere karşı güç kullanılması ilkesini kabul ettirdi ve avrupada geçici de olsa siyasal dengenin kurulmasına ön ayak oldu.
1830’lu yılların ardından, politikada etkinliği azaldı ve 1848 yılında Avusturya’daki iç karışıklıklardan sonra, önce Hollanda’ya, oradan da Belçika’ya sığındı. Viyana’ya 1851 yılında dönebildi ve 1859 yılında da vefat etti.
Avusturya başbakanı olduğu sırada Osmanlı imparatorluğuna bir mektup göndererek bazı tavsiyelerde bulundu.
* * *
Biz Metternich’in Osmanlı modernleşmesi hakkında fikirlerini açıkladığı bu mektubun[i] bir bölümünü buraya aktarıyoruz :
“…. Her hangi bir durum türlü şartlardan doğar. Bunlar arasında eski halleri ön plana almak lazımdır.
Devletin yapısını kemiren bir hastalığın açık belirtisi olarak sayılan Mısır isyanından Bab-ı Ali’nin daha yeni kurtulduğu bu sırada, yukarıdaki genel gerçek en çok Osmanlı Devleti için doğrudur. Osmanlı Devleti, alçalma ve çökme durumundadır. Şurasını gizlemeye çalışmamalıdır ki, çökme sebepleri arasında ilk temelleri III. Selim tarafından atılıp, son padişahın ancak derin bir cahillik ve yetersiz bir hayale dayanan avrupa tarzındaki yeni düzen hakkında düşünce ve tasarılarını söylemek lazımdır.
Bab-ı Ali’ye şu suretle hareket etmesini tavsiye ederiz:
Hükümetinizi, varlığınızın temeli olan ve padişah ile müslüman tebaa arasında başlıca bir bağlantı teşkil eden dini kanunlara saygı esası üzerine kurunuz. Zamanın ihtiyaçlarına göre hareket ediniz ve zamanın doğurduğu ihtiyaçları göz önünde tutunuz. Yönetim işlerinizi düzene koyunuz ve düzeltiniz. Lakin adetlerinize ve yaşayış tarzlarınıza uymayan bir idare usulü kurmak için eski idareyi yıkmayınız.
Aksi taktirde, padişahın yıktığı ve harap ettiği şeylerin değerini, yerine koydukları kadar bilmediğine inanmak gerekir.
Avrupa medeniyetinden, sizin kanun ve nizamınıza uymayan şeyleri almayınız. Çünkü, batının kanunları hükumetinizin temeli olan kanunların dayandığı usul ve kurallara kat’iyen benzemeyen kaideler üzerine kurulmuştur. Batı memleketlerinde temel olan şey, hıristiyan kanunlarıdır. Siz Türk kalınız. Lakin madem ki, Türk kalacaksınız, şeriata uyunuz. Diğer dinlere karşı müsaadekar olmak için şeriatın size gösterdiği kolaylıktan faydalanınız. Hıristiyan tebanızı tamamiyle himayenize alınız. Onların paşalar tarafından ezilmesine engel olunuz. Bu tebanın din işlerine karışmayınız. İmtiyazlarına saygı gösteriniz. Gülhane hattındaki vaatlerinizi tutunuz.
Bir kanunun yürürlük şartlarını sağlamadan önce onu ilan etmeyiniz. Doğrulukla ve hak yolunda ilerleyiniz. Fakat bunu yaparken, batının efkar-ı umumiyesine önem vermeyiniz. Siz bu efkar-ı umumiyeyi, avrupanın genel sesini anlamıyorsunuz. Eğer ilerleme yolunda bilgi ve anlayış ile hareket ederseniz, avrupa efkar-ı umumiyesinin değerli kısmı lehinizde olacaktır.
…. Sözün kısası, biz Osmanlı hükumetini, kendi idare tarzını düzene koymak için yaptığı işlerden vaz geçirmek istemiyoruz. Lakin hal ve şartları, Türk İmparatorluğu’nun hal ve şartlarına uymayan batılı hükumetleri kopyaya değer bir örnek sayarak, ona göre düzen yapılmasını, esaslı kanunlarının doğulu adetlerine uymayan hükumetleri taklit ve bu günkü şartlarda her türlü yaranma kuvvetinden mahrum olup, islam memleketlerinde zarardan başka bir netice doğurmayacağı belli olan ıslahatı kabul ve tatbik etmemesini tavsiye ederiz.
Acaba beni hayalat-ı siyasiyeye ittiba’ etmekle mi (politik hayallere kapılmakla mı) itham edeceklerdi ? Varsın öyle olsun…”
Metternich’in değerlemelerini toplu olarak ele aldığımız zaman; Osmanlı’nın genel durumunu, esas itibariyle din çerçevesi içinde ele almağa çalıştığı sonucuna varmak gerekir.
Bu görüş, kendi düşüncelerine yakın göründüğünden, bizde de islamcı kesim bu mektuba dört elle sarılmıştır.
Bizim görüşümüze göre, bu mektup; içerdiği görüşlerin büyük çoğunluğu doğru olmakla beraber; Metternich gibi önemli bir diplomattan çok, yakın iki dost arasında ayak üstü sohbet tarzında, mantıki bir bütünlüğü olmadan, gelişi güzel akla gelen sözlerin söylenip derlendiği bir not havasındadır.
Öncelikle batı kanunlarının “ hıristiyan kanunları “ olduğunu söylemesi, kendisinin temsil ettiği tutucu çevrelerin sahip olduğu görüşlere uygundur.
Ancak, batının orta çağdan beri kilise hakimiyetine karşı yürüttüğü, laik ve rasyonel reaksiyona, daha açık bir ifade ile Fransız büyük devriminin etkisi ile o dönem için avrupada yaygınlaşmağa başlayan bütün devrimci hareketlere ters düşmektedir.
Aslında onun bu direnişin avrupadaki en önemli temsilcisi olduğu nazara alınırsa, kendi içinde tutarlı olduğunun kabulü gerekir.
Oysa, “ Gülhane Hattı-ı Hümayunu “ da, o devrimci değişimin doğudaki yansımasından başka bir şey değildir.
Nitekim, Alman tarihlerinde Osmanlı Devletinin tarihi gelişimi,
- Klassische- und
- Verfassungsperiode
yani, “ klasik ve anayasal dönem “ olarak ele alınır. Metternich de Alman ekolüne mensup bir diplomattır, bu ayrıntıyı bire bir yaşamış ve bilmektedir.
Metternich, yasal monarşilerin kendilerini savunmak konusunda meşru hakları olduğunu ileri sürerken, Yunan İhtilalini başlangıçta sessiz karşılayıp, daha sonra onaylamakla kendi temel ilkelerine de ters düşmüştür.
Bir taraftan “ hıristiyan kanunlarının “ Osmanlı bünyesine uymayacağı beyan edilirken, öte yandan, ileride “ insan hakları “ olarak tescil edilecek, o zaman için liberalleşme ve devrimcilik olarak algılanan, aslında kendisinin karşı çıktığı, bir takım hakları teyit eden “ Gülhane Hattı “ nın uygulanmasını tavsiye ediyor.
Alman ekolünün “ Gülhane Hattı “ sonrasını “ Verfassungsperiode “ (anayasal dönem) olarak isimlendirmesinin sebebi de budur.
Esasen Habsburg’ların Osmanlı siyaseti, özellikle ikinci Viyana kuşatmasından sonra çelişkiler içindedir. Bu çelişkiler, Metternich’in dış politikası ile ilgili olarak yazılmış olan bir başka kaynakta :
“ …Biz Osmanlı İmparatorluğu’nu komşularımızın en iyisi olarak görmekteyiz. Osmanlılar sözlerine sonuna kadar bağlı olduklarından bizim onlarla ilişkimiz, bize hiçbir zaman sorun yaratmayan, doğal sınırlarımızdaki bir komşumuzla olması gereken ilişkimiz gibi olmuştur. Biz Osmanlı Devletine, başka bir gücün yayılmasını durdurabilecek en son kale olarak bakıyoruz. (Bu başka güç ise Rusya’dır).
Osmanlı İmparatorluğu’nun tarihi araştırılacak olursa, bu devletin güçsüzlüğünün temel ve sürekli bir nedeni olduğu ortaya çıkar. Bu imparatorluk hala geniş toprakları yönetmesine rağmen, güçsüzdür. Çok verimli toprakları vardır, ancak, varlıklı değildir. Coğrafi açıdan iyi bir konuma sahip olmakla birlikte, ticareti yoktur. Sınırları içinde yaşama yeterince değer verilmemektedir. Ordular ise ölmesini bildikleri halde, artık savaşamamaktadır. Osmanlı Devleti gerileme ve parçalanma süreci içindedir. İslamiyetin kusurlu yönlerinde de temel bir çürüme göze çarpmaktadır. Osmanlı Devletinde insan zekası lüks uğruna yok edilmiştir….
….Osmanlı İmparatorluğu, Osmanlı olmasından dolayı değil, islam olması nedeniyle yok olmaktadır. [ii]…”
şeklinde yazılmaktadır.
Metternich’in mektubuna konu olan ifadeleri ile yukarıya aktarılan açıklamaların bir arada değerlendirilmesi gerekmektedir.
Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’nun tam bu dönemde Osmanlı toprakları üzerinde başka düşünceleri vardır.
Osmanlı Devletinin parçalanmadan çökmesinden korkulmaktadır. Bu durumda ortaya çıkacak olan karışıklığın, bütün büyük devletlerin karışacağı büyük bir savaşa sebebiyet vermesi ihtimali ürküntü vermektedir.
Öncelikle Osmanlı Devleti, Avusturya ile Rusya arasında bir tampon görevi yapmaktadır. Bir bakıma beklenmedik bir Rus tehdidi Osmanlı varlığı ile engellenmektedir.
Diğer taraftan Avusturya-Macaristan İmparatorluğu Balkan toprakları üzerinde planlar yürütmektedir ve aynı topraklar üzerinde Rusya’nın da planları vardır, aslında bu karşılıklı planlar Balkan’larda siyasal dengeyi sağlamaktadır.
Sadece Balkan’lar değil, Avusturya-Macaristan İmparatorluğu Bosna Hersek’i de ele geçirmek düşüncesindedir. Nitekim bu sitede bu toprakları 2.500.000 Osmanlı Lirası karşılığında nasıl ele geçirdiklerinin hikayesi yazılıdır.
Ayrıca dile pek getirmedikleri bir başka düşünceleri de Selanik’le ilgilidir. Bu da çok kısa bir süre içinde bahse konu edilmiş, sonra gündemden düşmüştür.
İşte bu karışık siyasi ortam günden güne çelişkilere sebebiyet vermektedir. Endişe kaynağı olan her şey, yirminci yüz yılda, önce Balkan Harbi, ardından Birinci Dünya Savaşı ile gerçek oldu. Sadece Osmanlı Devleti değil, Avusturya-Macaristan İmparatorluğu da bu savaşın kaybeden tarafında olmak talihsizliğini yaşadı ve dağıldı.
[i] Enver Ziya Karal’ın Osmanlı Tarihi V. Cilt; T. Tarih Kurumu Yay. Ankara 1983, s. 189.
[ii] Fedor von Demelitsch, “Metternich und seine auswaertige Politik”, Stuttgart 1898, 1. Cilt s. 96-97.
Biz bu alıntıyı;
Hüner TUNCER tarafından yazılmış olan “ Metternich’in Osmanlı Politikası (1815-1848) “ adlı, Ümit Yayıncılık tarafından 1996 yılında Ankara’da yayınlanmış kitabın 38-39. Sayfalarından aktardık.


0 Yorum