Ana sayfa » ABDÜLHAMİD-İ SANİ’NİN NOTLARI III

ABDÜLHAMİD-İ SANİ’NİN NOTLARI III

Aralık 16, 2020

m

                   ABDÜLHAMİD-İ  SANİ’NİN  NOTLARI  III

(II. BÖLÜMDEN DEVAM)

Berren (karadan) ve eferr (hareketli) asakir pürsilah (askerler tam silahlı) oldukları halde süngüleri tüfenkleri ucunda ateş etmeye müheyya (hazır) ve bahren (denizden) büyük zırhlılardan başka müteaddit küçük vapur  ve sandallar asker ile mal-amal (dolu) olduğu ve ağızları saray üzerine çevrilmiş müteaddit topları hamil bulunduğu halde heman yanaşmağa amade idiler. Bunları müşahade buyurdukları hengamda (zamanda) artık şüpheye mahal kalmayıp hükm-ü kadere tabiyetten (kadere razı olmaktan) başka çare olmadığı malumları idiyse de müfsidinin (bozguncuların) işbu hareket-i zalimaneleri vicdan-ı paklarına (zalim hareketleri temiz vicdanlarına) pek giran (ağır) gelerek derhal Sultan Abdülaziz Hanı tahlisten (kurtarmaktan) başka bir şey düşünmediler. Silah istimalinde maharet-i tammeleri olduğundan ve uruk-u hamiyet ve sadakatlerini (onur ve bağlılığını) ol kadar gadr ve cefaya (haksızlık ve eziyete) karşı teskine muktedir olmadıklarından heman Çerkes kölelerinden Ahmet Bey isminde birisini yanlarına alıp Sultan Abdülaziz’in dairesine gitmekliği ve fakat oraya kadar mesafe hayli ba’id (uzak) olduğu ve esnayı tarikte (yolda) birkaç yerde karakol ve nöbetçilere tesadüf eyleyecekleri muhakkak idüğü cenab-ı akder-ül-kadrinin avn-i samedanesine (Allah’ın büyük gücüne) sığınarak önlerinde bulunup mürurlarına mümana’at edeceklerin (geçişlerine engel olacakların) işlerini bitirmeye kendileri deruhte ve fakat arkadan nefs-i hümayunlarını vikaye (kendilerini korumak) içün mezkur Çerkes Ahmet Bey’in muavenet-i sadıkasına (yardımlarına) istinad etmekliği tasmim buyurmuşlar (düşünmüşler) idi.

Ne çare ki bu defa dahi mağdur müşarünileyhin tali-i nasazı (talihsizliği) ha’il (engel) olarak şevket-me’ab efendimiz Ahmet Bey’i beklemekte ve bu ise bulunamadığından yani bulundukları daire abluka tahtında olduğundan gelemeyip bir de vaveylayı umumi (yaygın feryatlar) arasında Sultan Abdülaziz merhumun bilcümle şehzadegan ve hanedan-ı zatisiyle ve Hafız Mehmet ve Fahri Bey’ler gibi bir iki hain kurenasıyla beraber kayık ile Topkapı sarayına sahilden açıldığı müşahede olunmuştur. Kayık sahilden iki kayık dolu açılır açılmaz mumaileyh Çerkes Ahmet Bey üç dört metre irtifa’ında (yüksekliğinde) bulunan bir duvardan atılarak koşup gelmiş ise de iş işten geçmiş olduğundan bu ahval-i esef-iştimale (keder dolu hale) her taraftan vaveyla ile ağlamaktan başka bir ilaç bulunamamıştır.

Sultan Abdülaziz merhum on yedi sene müddetle ve kemal-i şan ve şerefle ifa eylediği taç ve taht-ı saltanatından hal’ olunmuş ve yerine aleyhinde milyonlar sarfıyla nihayet muvaffak olan Murad Efendi padişah intihap edilmiş idi. Yüz bir pare cülus topları dahi bu esnada atılmakta idi.

Halbuki o gece saat beş altı sularında Hüseyin Avni ve Mithat ve Rüştü ve Mahmut Paşa’lar ve Hayrullah Efendi Mahmut Paşa’nın konağında akd-i encümen-i fesad (bozguncu heyet toplantısı yapılmış) etmiş ve oradan her birisinin vazifeleri tayin olunarak ve lazım gelenler celb edilerek ve evamir ve talimat-ı lazıme (gereken emir ve talimatlar) ita olunarak (verilerek) Beşiktaş sarayı hümayunu asker ve sandal ve vapur ile ihata edilmiş ve madde-i mü’elime-i hal’de (üzücü hal’ vakası) muvaffak olmuş idi.

Bundan yirmi otuz saat mukaddem (önce) yani Pazarertesi günü akşam üstü İstanbul’u istila edeceklerini işa’a eyledikleri (yaydıkları) Moskofların aleyhinde ve şehri muhafaza ve fakat bir ateş zuhurunda sanki saray ve padişahı muhafaza zımnında heman saray-ı hümayuna gelenler üzerine ateş etmelerini emrederek Sultaniye vapur-u hümayunuyla Şam’lı birkaç tabur askeri saray pişgahına (girişine) çıkararak sarayı bu askerle kuşatmışlar ve esnayı hal’de gerek askere ve gerek ahaliye evvela Sultan Abdülaziz vefat eyledi diye ilan ederek ve muahharen (sonradan) hakikat hali izhar eyleyerek cümleyi iğfal eylemişlerdi (aldatmışlardı).

Merhum müşarünileyh asakir-i mezkurenin bir vapur derununda saray pişgahında lenger-endaz (demirli) bulunmasından şüphelenerek Hüseyin Avni’yi celb etmek üzere Hüsnü Bey namında binbaşı bir yaveri defaatle göndermişler ise de Hüseyin Avni dahi bundan şüphelenerek “ Yarın gelirim “ diye saraya gitmemiş ve Hüsnü Bey her ne kadar huzura çıkıp müfsit müşarünileyhin adem-i itaatini  (itaatsizliğini) ve kelamlarını harfiyyen nakletmek istemiş ise de merhumun kurenasından Hafız Mehmet Bey zaten cemiyet-i fesadiye efradından bulunduğundan gerek mezkur askerin münasebetsiz bir zamanda saray önünde vücudunu ve gerek Hüseyin Avni’nin davet-i hümayuna ademi icabatını (Askeri Selimiye kışlasında yerleştiriyor. Yarın sabah gelip hakipayi şahanenize yüz sürecektir) diye ehemmiyetsiz göstererek ve merhumu teskin ve temin ve uyutuncaya kadar iğfal eyleyerek Hüseyin Avni’nin ve rüfekasının hıyanet ve cinayetini setre muvaffak olmuştu.[i]

O sabah esnayı hal’de saray-ı hümayunu ihata eden taburlar binbaşılarından İzzet Bey namında birisi ki muahharen Sultan Abdülaziz merhumun şehadetinde dahi zi-medhal olduğu tebeyyün eylemiştir. Şevket-me’ab efendimizin daireleri pişgahında askere hitaben “ Sizi ve bizi ve memleketimizi Sultan Aziz moskoflara teslim etmek istiyor idi. Moskof küffarını İstanbul’a sokmak , İstanbul’u anlara vermek üzere idi. Sultan Murad sizi ve memleketi kurtardı. Sultan Aziz’in yerine Sultan Murad padişah oldu. Sultan Murad’ı muhafaza ediniz. Sultan Aziz’i kaçırmayınız , hıfz ediniz.” Yollu lisanımıza almağa hicap eylediğimiz bir takım tefevvühat ve hezeyanlarda (ağıza alınmayacak ileri geri sözlerde) bulunduktan sonra Fransa şurişinde (kargaşasında) olduğu gibi “ Yaşasın millet , yaşasın vatan , yaşasın Sultan Murad “ diye bağırmakta ve bu tefevvühatını birkaç yerde tekrar be tekrar askere hitaben irad eylemekte ve bu esnada ne saraydan dışarı ve ne de dışarıdan içeriye hiç kimsenin dühul veya hurucuna müsaade edilmemekte idi. Bütün saray halkı bu veçhile abluka tahtında bulunduğu ve küçük büyük her kes her taraftan duçar-ı tahkirat ve tehdidat (sürekli aşağılama ve tehdit altında) olduğu sırada bir de büyük saltanat kayığı ile Murad Efendi’nin Beşiktaş sarayına geldiği görülmüştür.

Bir az müddet sonra şevket-me’ab efendimiz ile efendiler hazeratı gidip resmi tebriki ifa edebilip edemeyeceklerini istifsar ile bu yolda istizan buyurmaları ve müsaade olunması üzerine bilcümle efendiler hazeratı bir çok noktalar ve süngülü nöbetçiler arasından geçerek Murad Efendi’nin bulunduğu daireye gitmiş ve mümkün mertebe ahval-i cariyeden hasıl olan te’essür-ü derunlarını setretmeye (örtmeye) sa’y etmiş (gayret etmiş) ve resm-i tebriki ifa eylemişler idi. Murad Efendi ise bu esnada “ Hükm-ü kader böyle imiş “ diye kahkaha  ile gülmekten fariğ olmamakta (kendini alamamakta) idi. Bir çeyrek kadar mülakat edildikten ve valdesiyle dahi aynı suretle ifayı merasim-i tebrik-sazı eyledikten (tebrik merasimini tamamladıktan) sonra dairelerine avdet buyurmuşlardır. O günden hal’in altıncı Pazar gününe kadar yani Sultan Abdülaziz merhumun Feriye sarayında vuku’-u şehadetine değin saray içinde zükur ve inas (kadın ve erkek) bilcümle hanedan ve cevari (cariyeler) ve efrad üzerine icra edilen mezalim nakabil-i tari(f)tir (tarifsizdir).

Filvaki Sultan Abdülaziz merhumun dairesi halkı Beşiktaş’tan Topkapı ve Feriye sarayı hümayunlarına giderken üstleri başları taharri olunmakta (aranmakta) ve taharrisi mahremiyete yakışmayan yerlerine kadar bir takım harem ağaları ve bazı zabitan tarafından taharri olunarak senelerce velinimetlerine hidmetleri esnasında nail olabildikleri beş on paralık akça ve mücevheratlarına ve birkaç liralık saatlerine varıncaya kadar zabt ve müsadere edilmekte ve merhum müşarünileyhin eşyası nakledildiği sırada bitamamiha (tamamen) tevkif ve müsadere olunarak ve hatta merhumun şehadetinden bir hafta sonra irtihal-i dar-ü beka (vefat) eden dördüncü kadını yani necabetli Şevket Efendi ile Esma Sultan’ın valdeleri derece-i gayede (ağır) hasta olduğu halde Feriye sarayına nakledilmek üzere kayığa bindirilmekte iken başını ve omuzlarını setreden ve soğuktan muhafazasına medar olan bir parça şal orada bulunan ve tahkikat-ı ahirede Sultan Abdülaziz merhumun katillerinden olduğu tebeyyün eden Necip namında bir hain zabit tarafından müşahede olunarak unf  (sertlik) ile alınıp eşya müsaderesine memur adama verilmiş ve bu veçhile afife-i müşarünileyha açık saçık binlerce halk ve kayıkçılar ve asker arasında kalmış ve bu hal-i pürmelali (bu çok sıkıntılı hali) çeşm-i tahassürle müşahade eyleyen (üzüntülü gözlerle izleyen) binlerce halk ve efendimiz ile ehl-i beytleri (hane halkı) gözlerinden kanlı yaşlar dökmemek kabil olmamıştır.  Geceleyin saat beş altı raddelerinde eşya nakli bahanesiyle şevket-me’ab efendimizin dairelerine takım takım hamal kıyafetli bir çok haşerat girip çıkmakta ve eşya yok imiş diye çıkıp rıhtım üzerinde dairenin karşısında müddet-i tavile (uzun süre) durmakta ve bu hal ise şevket-me’ab efendimizin tehalük-ü azimede (büyük bir telaşın içinde) olduğunu ima eylemekte idi.

Zira efendimizin daireleri mevki’ ve vaziyeti münasebetiyle her cihetten taarruzata açık idi. Bu sırada şevket-me’ab efendimiz can ve mallarından emin olmadıklarından bendegan-ı sadıkalarından bazısını silahlandırarak istita’at üzere bulunmağa (güçlü olmaya) mecbur olmuşlar ve filvaki’ atide tafsilen beyan ve ispat olunacağı veçhile hal’-i Sultan Abdülaziz Haninin dördüncü günü Nisbetiye kasrına bilcümle efendiler hazeratı davet olunarak kaffesinin itlafı tasmim edildiği (tamamının ortadan kaldırılmasının amaçlandığı) [ii] elyevm muhakkak ve ol vakit bir hiss-i kavi halinde bulunduğundan hal-i istita’at-ı mebhus-u anh (bahsolunan tedbirli hal) güruh-u müfsidin (bozguncu takımı) tarafından müşahede olunarak fikr-i fesatlarının hayyiz-i melanete hurucuna mani’ olmuş idi (melun emellerinin gerçekleşmesine engel olmuştu). Mezkur cemiyet-i fesadiye efradının rü’esayı müfsidesinden olmak üzere bir şahsın dahi zikri lazımedendir ki bu şahıs an-asl Yunanlı olduğu halde İskalari (İskalyeri) Garlandi namıyla maruf ve gerek devr-i Sultan Abdülaziz Han’da ve gerek şevket-me’ab Abdülhamid Han efendimizin cülus-u meyamin-i me’nuslarından (kutlu tahta çıkışlarından) sonra icrasından geri durmadığı fesadat ve iğva’atıyla (bozgunculuk ve ayartmalarıyla) meşhurdur.

Bu müfsid-i le’im (hain bozguncu) , veliahd-i müşarünileyh itba’ ve avanesine masonluk kava’idini talim ile insaniyet ve hem-cinsine muavenet nikabları (örtüleri) altında cemiyet-i malume efradına fesad ve melanet dersleri tedrisiyle prens ve avane-i havanesini (hain yandaşlarını) amucasının ve velinimetlerinin aleyhinde ve devlet ve hükumeti esasından tehziz edecek (değiştirecek) bir tarik-i mefsedette (bozguculuk yolunda) devama tergib eyler (gayretlendirir) ve prens ile derece-i irtibatını ol dereceye vardırmış idi ki ruz ve şeb (gece ve gündüz) nezdinde bulunur ve Kurbağalıdere çiftliğinde küll-ü yevm (her gün) sufrasında (sofrasında) baş başa vererek ta’am eyledikten ma’ada (yemek yedikten başka) sık sık dahi mahfiyen (gizli olarak) saray-ı hümayuna gelerek prensin harem dairesine duhul ile orada bila-teklif Hristaki ve Göçeoğlu Agop ve Rıza Paşa ve oğlu İbrahim ve Kemal Bey ve tabib Kapilyon ile birlikte sabahlara kadar ıyş ve işret ve fesat planları tertibiyle iştigal eyledikten sonra orada beytutet eylemekte (gecelemekte) idiler.

Mu’ahharen şevket-me’ab efendimizin cüluslarından sonra dahi le’im-i merkum Garlandi , evkaf müsteşarı müteveffa İzzet Efendi’nin oğlu Aziz Bey ve prensin ikinci katibi Hüsnü Bey ve ettiği fesatlardan dolayı şehre çıkarılan Nakşıfend namında Murad Efendi’nin bir cariyesi ve sair bir güruh-u mela’in (melunlar takımı) Murad Efendi’nin validesiyle müttefikan şevket-me’ab efendimizin aleyhinde azim bir komite teşkil ve Kılıç Ali’de bir su yolcusunu ve imamı akça kuvvetiyle kazanarak su yolları vasıtasıyla Murad Efendi’nin valdesiyle mülakat ve ariz ve amik (geniş ve derin) müzakere veya muhabere eylemekte iken merhum zaptiye nazırı Mehmet Paşa zamanında taraf-ı zabıtadan hissolunarak Aziz Bey’in hanesinde komitenin içtima’ esnasında basılmış ve erbab-ı mefsedetin cümlesi tevkif ile bad-el muhakeme (yargılama sonucu) nefy edilmiş (sürgüne gönderilmiş) ise de le’im merkum bulunamayıp melune-i merkume Nakşıfend ile Yunanistan’a firar eylemiş ve hatta melune-i merkume o sırada saraydan üç dört yaşında bir küçük cariyeyi dahi kaçırarak mu’ahharen idaresinden acze bulunduğu cihete Beyoğlu’nda  Marabet sörlere teslim ile kendisi melun-u merkum Garlandi ile savuşmuştur.

Ahiren masume-i mumaileyha yedi sekiz yaşında olduğu halde Mirliva Vitalis Paşa tarafından ikametgahı haber alınarak keyfiyeti paşayı mumaileyhe arz eylemesi üzerine cariye-i mumaileyha talep ile celb buyurulmuş ve müddet-i gaybubetinde (kayıp olduğu süre içinde) nasraniyetle meluf olmuş idüğünden (hıristiynalığa geçtiğinden) el halet-ü hazihi (şimdi) nezd-i hümayun velini’amında bulunarak yeniden din-i islama irca’ıyla iştigal kılınmakta bulunmuştur.

(Sutur-u atiye -aşağıdaki satırlar- , ayrı bir kağıda yazılarak üstüne (1) işaret edilmiş ise de hangi sahifeye müteallik olduğu anlaşılamadığından buraya yazılmıştır. ) :

Sultan Abdülaziz hal’ olunmuş ve Murad Efendi saltanatı zabt etmiş ve hiçbir taraftan hakan-ı cedidin icrayı nüfuz eylemesine mani’ olacak bir şey kalmamış olduğu halde bilcümle efendiler hazeratının bilhassa şevket-me’ab efendimizin daireleri etrafından ablukayı kaldırmamışlar ve bu hal vuku’-u hal’den bir mah (ay) sonraya kadar devam eylemiş idi.

Bu esnada yani vaka-i mü’ellime-i faci’anın (feci üzücü olayın) heman ertesi veyahut daha ertesi günü emsal ve kaidesine tabiyetle şevket-me’ab efendimizin veliahdlara mahsus daireye ve Reşad Efendi hazretlerinin , efendimizin dairelerine nakil buyurmaları lazım gelir iken ve bu babda müracaat vuku’ bularak istizan-ı keyfiyet buyurulmuş (izin istenmiş) ise de bir takım safsatalarla tehir olunmuş ve hatta bir takım esbab-ı gayr-ı makule iradıyla Murad Efendi’nin eski dairesinden eşyası bile tebdil-i mekan ettirilmemiştir.

Bu müddet zarfında beher an ve dakikada Murad Efendi ve etba’ı (etrafındakiler) tarafından ma’ani-i tehdidiyeyi cami’ etvar ve harekat ibrazından (tehdid dolu tavır ve hareketleri devam etmiş) geri durmamış ve fakat gerek şevket-me’ab efendimize ve gerek ehl-i beyt ve etba’ ve bendegan-ı şahanelerine alenen bir fenalık icrasına efkar-ı umumiyeye karşı cür’et edemediklerinden hamd olsun ki şevket-me’ab efendimiz ve birkaç nefer cesur ve sadık bendegan-ı şahaneleri tarafından gösterilen sa’y ve ikdam (gayretler) ve hal-i istida’at (güçlü duruş) semere-i hüsnası olmak üzere (el ha’in-i ha’if – hain zulmeder-) hadis-i şerifinin sırrına mazhar olan erbab-ı ağraz tarafından tasalluta mücaseret edilmemiştir (düşman kişiler tarafından saldırıya cesaret edilmemiştir) .

Bir defa dahi Murad Efendi tarafından şevket-me’ab efendimize selamlık cihetinde bendeganından hiçbir erkan bulundurulmaması darüssaade ağası Süleyman Ağa vasıtasıyla resmen tebyin ettirilmiş (ortaya koyulmuş) ve fakat efendi-i müşarünileyhin cinneti efendimizce malum…

(Aslı hazine-i evrakta mahfuzdur)

[i] Hüsnü Bey esnayı muhakemede takdim ettiği varaka münderecatına nazaran hal’den bir gün evvel serkurin Hafız Nehnet Bey “ Efendimiz harem-i hümayuna teşrif buyurmazdan evvelce serasker paşanın saraya celbiyle bazı iradat tebliğini ferman buyurdular. Kendim gidecek idiysem de buraya celbini sarahaten beyan eylediklerinden şayet kendilerini görür mütalaası varid-i hatır olduğundan veya bab-ı seraskeriye gönderilen yaverler baruthanede olduklarını haber verdiklerinden yolda çevirmek üzere nöbetçi yaveri gönderdim ise de sen de Hüseyin Avni Paşa’nın yalısına giderek irade-i seniyeyi teblğ eylediğinde ber veçh-i ati muhavere (aşağıdaki konuşma) cereyan etmiştir:

  • İşlerim var , gidemeyeceğim. Yarın gelirim. – Serkurenaya serasker gelemiyorlar dediğim vakit bendebizi tekdir ederler. Niçün güzelce tahkik etmedik , serasker paşanın işleri neden ibaret imiş ve niçün gelmiyorlar dediği vakit ne diyeyim.
  • Sizi tekdir etmezler Gidin buraca işim olup gidemeyeceğimi beyan ediniz.
  • Dolmabahçe sahil sarayı önünde lenger-endaz olan Sultaniye vapur-u hümayunu nereden gelip nereye gidecek , burnundaki asker nedir ve ne miktardır ? (Bu suali , Hüsnü beyan kendiliğinden irad eylediğini işaret ediyor).
  • Ben de şimdi o vapurdan geliyorum. Asker Şam redifleridir ve dört taburdur. Selimiye kışlasına yarın çıkaracağız.
  • Demek ki şimdi gelemeyeceksiniz. – Yarın inşallah gelirim.

Hüsnü Bey , muhavereyi ve seraskerin tavrından mütehassıl te’essüratını nakleylediğinde Mehmet Bey “ İş zaten ehemmiyetli değil idi. Ardahan’a gönderilen toplara dair olduğundan serasker yarın gelir , tebliğ ederim. Neye müte’essir oluyorsun “ demiştir. Odadan gider iken Mehmet Bey çağırtarak askerin Selimiye kışlasına çıkarılacağını tekrar ettirip – oraya gelen – baş musahip Haşim Ağa’ya padişaha o yolda arz edilmesini tenbih etmiştir.

Bad-el hal’ (halden sonra) Haşim Ağa , seraskerin yalısına niçün gönderildiğini ve avdette Mehmet Bey’e ne söylediğini sormasıyla Hüsnü Bey muhavere-i vakayı nakleylediğinde Haşim Ağa “ Ah birader , serkurena bana böyle söylemedi. Serasker paşa Selimiye kışlasında olup taşradan gelen askeri kışlaya yerleştirmekte ve işlerinin gece altı veya yediye kadar ancak ikmal olunacağını ve ferdası gün erken geleceğini ve behemahal gelmeleri ferman buyurulursa kendilerine seri’an malumat verildiği taktirde işlerini terk edip geleceğini söyledi. Ben de efendimize böylece arz ettiğimde “ Tekrar haber göndermek istemez. İşleri var imiş , varsın yarın sabah gelsin “ diye ferman buyurdular” demiştir.

[ii] Bebek tepesindeki Nisbetiye kasrına davet meselesine dair Abdülhamid-i Sani’nin ayrıca muhtırası vardır. Bundan Sultan Murad’ın kurenasından Seyid Bey vasıtasıyla kasra ne yolda davet edildiği ve cülusundan iki üç ay sonra Seyid Bey celb ve istintak olunmuş ise de davetin sebebini söylememekte ısrar ettiği beyan olunarak hatimede “ vakit ve zaman iktizasından olarak o aralık böyle şeyleri aramak pek iyi şey olamayacağı belki bundan dolayı bazı adamlara büyücek mücazatlar edilmek lazım geleceği mülahazasına mebni atiye bırakılmıştı” denilmektedir. Bu fıkraya nazaran bilahare icra kılınan muhakeme-i meşhure ve mücazat-ı malumenin daha o zamandan musammem (kararlaştırılmış) olduğu anlaşılıyor.

Sultan Murad’ın cülusunun dördüncü günü mabeynci Seyid Bey , veliahd Abdülhamid Efendi’nin dairesine gelerek diğer efendiler Nisbetiye kasrına geleceklerinden ertesi sabah kasırda bulunmasını ve Sultan Murad’ın da gelip birlikte ta’am ve iltifat edeceğini tebliğ etmiş ve müşarünileyh mazeretine bina’en gidemeyeceğini söylemek üzere Sultan Murad’ın nezdine gittiği sırada damat Nuri Paşa iki defa gelip kulağına bir şey söylemiş olduğu esnayı muhakemede sual olundukta Nuri Paşa şu cevabı vermiştir :

“Sultan Abdülhamid’in teşriflerini valide sultan haber alması üzerine beni celb edip “Nisbetiye davetine dair zinhar bir şey açmamasını ihtar et” diye emretmesiyle Sultan Murad’ın kulağına söylediğim validesinin bu tenbihi idi. Keyfiyeti valideye söylediğimde tekrar beni oğluna gönderip “Eğer Sultan Abdülhamid Nisbetiye davetine dair bir şey açacak olursa dahi ana dair hiçbir cevap vermesin” dedi , yine gidip tefhime mecbur oldum. Validenin mükerrer haber göndermesi Murad’ın işten haberi olmayıp şayet söz açılırsa işin meydana çıkacağı mütalaasından neş’et edeceği derkardır”.

Sultan Abdülaziz’in hal’iyle suret-i intikaline dair vüzerayı vükeladan Kemal Paşa’nın söylediği mersiye – Hengam-ı muhakemede – Gazetelerle ilan ettirilmiştir ki Nisbetiye kasrına davet meselesi o mersiyede şöyle naklolunur :

“Hal’den sonra mürur etmişti üç gün nagehan

Nisbetiye kasrına med’uvv (davetli) olup şehzadegan

Anladı maksat nedir Sultan Hamid-i nüktedan

Etmeyip kasra azimet kıldılar tahlis-i can “

İlgili Malumatlar…

0 Yorum

Bir İçerik Gönder

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir