Ana sayfa » MUSTAFA FAZIL PAŞA’DAN SULTAN AZİZ’E MEKTUP

MUSTAFA FAZIL PAŞA’DAN SULTAN AZİZ’E MEKTUP

Aralık 6, 2022

Şevketlu efendim, devleti kurtarınız !

 SULTAN  ABDÜLAZİZ’E  PARİS’TEN  MISIR  PRENSİ  MUSTAFA  FAZIL  PAŞA  TARAFINDAN  GÖNDERİLEN  MEKTUP

 MUSTAFA FAZIL PAŞA

Mısır’da Mehmet Ali Paşa’dan sonra uygulanmakta olan veraset sisteminin değiştirilmesinin (1866) ardından, hıdivlik makamına oturma ihtimali kalmayan Mustafa Fazıl Paşa, kendisine bu makamdan mahrum kalmasının karşılığında verilmiş olan dört milyon beş yüz bin İngiliz Lirası ile kendisini hayır işlerine adamıştır. Fransa’da yaşamaktadır ve buradaki Yeni Osmanlı unsurlarla yakın ilişkidedir.

1867 yılının başlangıcında; önce Girit meselesi, hemen ardından Belgrad kalesinin Sırbistan’a bırakılması, bu arada III. Napolyon’un dostane yaklaşımda bulunduğunu belirterek, Girit adasının Yunanistan’a terk edilmesini tavsiyesi, İstanbul’da büyük üzüntülere yol açmıştı [i].

Esasen Osmanlı Devleti ileri gelenleri ve özellikle yenilikçi Osmanlılarla yakınlığı olan  Paşa, Paris’ten Sultan Aziz’e bir mektup göndererek, rejimin özgürleştirilmesi ve meşrutiyet telkininde bulundu. Bu mektup önce yurt dışında  Fransızca olarak yayınlandı. Bilahare İstanbul’da Yeni Osmanlıların öncülerinden  Sadullah ve Namık Kemal Bey’ler bu mektubu Türkçeye tercüme ederek yayınladılar.

Mektubun yayınlanması Ali Paşa tarafından hoş karşılanmadı ve Yeni Osmanlıların bu önde gelenlerinin İstanbul dışına sürülmelerine karar verildi. Bu arada Mustafa Fazıl Paşa Yeni Osmanlılara sahip çıkarak kendilerine mali yardımda bulundu. Namık Kemal Bey ve Ziya Paşa 1867 Mayıs’ının ortasında; onlardan birkaç gün sonra da Reşat Bey, Ali Suavi Bey, Nuri Bey ve arkadaşları vapurla Fransa’ya gittiler.

Fransa’ya geçilmesini takip eden günlerde, önce Ali Suavi Bey’in Londra’da “ Muhbir “ isimli bir gazete çıkarmasına karar verildi; daha sonra, Mustafa Fazıl Paşa’nın Ziya Paşa’ya  250.000  Frank vermesiyle yine Londra’da  “ Hürriyet “ yayınlanmağa başlandı.

Böylelikle İngiltere ve Fransa’da önemli bir Yeni Osmanlılar faaliyeti başlamış oldu. Bu faaliyet kesintisiz olarak Sultan Aziz’in avrupa seyahatine kadar devam etti. Padişahın Paris’i ziyareti esnasında Mustafa Fazıl Paşa Sultan Aziz’e bir özür dilekçesi takdim etti ve aff-ı şahaneye mazhar oldu.

Tekrar İstanbul’a dönen paşa, Ali Paşa ve Fuat Paşa ile olan kırgınlıklarını da hallederek Adliye Nazırı olmuştur. Bir bakıma Yeni Osmanlılarla olan ilişkisi de fiilen sona ermiştir.

  1. SULTAN AZİZ’E  YAZILAN  MEKTUP

Mustafa Fazıl Paşa’nın adı, 19. Yüzyılın ikinci yarısında başlayıp gelişen ve zamanla İttihat ve Terakki Cemiyetine kadar varan Yeni Osmanlıların kurucusu ve hamisi olarak bilinmektedir. Bu bilgi genel olarak yanlış değildir. Ancak  mektup yazıldığı dönemde, henüz bu bağlantı kurulmamıştı. Mektubun açıklanması üzerine, İstanbul’da başlayan hareketlilik, Paris’te Mustafa Fazıl Paşa ile yakınlaşmayı ve bu gurubun paşa tarafından desteklenmesi sonucunu doğurmuştu.

Mektupta ülkenin sıkıntıları ve kurtuluş çareleri olarak düşünülen özgür ve anayasal bir düzen anlatılarak diplomatik bir dille bunların uygulamaya konulması tavsiye edilmektedir. O sıralarda henüz Mithat Paşa’nın “ Kanun-u Esasi “ çalışmaları başlamamıştı ve Osmanlı yönetimine Ali ve Fuat Paşa’lar hakimdirler. Bab-ı alinin idaresi altında tam manasıyla bir istibdat rejimi uygulanmaktadır. Adı koyulmamış bir istihbarat ağı vardır ve her şeyden haber alınmaktadır. “ Ali Nizamnamesi “ adıyla bilinen basın kısıtlamaları yürürlüktedir. Ali Paşa, padişahı bile bıktıracak derecede protokol düşkünüdür. Mustafa Fazıl Paşa’nın da İstanbul’dan ayrılarak Fransa’ya gitmesinin esas sebebinin, Ali Paşa ile olan anlaşmazlıklar olduğu biliniyordu.

Osmanlı tarihinin önemli olaylarından biri olarak gördüğümüz bu mektubu, bu cihetiyle bir defa da biz bu sitede yayınlamayı uygun bulduk. Dikkatli bir okuyucu aradan yaklaşık 160 sene geçmiş olmasına rağmen, hala aynı kavramlarla vakit geçirdiğimizi fark edecektir. Bu kadar büyük bir enerji sarfiyatı ve sonunda gelinen merhale içler acısıdır. Bu bakımdan, tarihin tekrarını engellemek için, eski hataların tekrar, tekrar anlatılmasında yarar olduğunu düşünüyoruz.

Burada 1866 yılında Mustafa Fazıl Paşa tarafından yazılıp Sultan Abdülaziz’e arz olunan mektubun bu günkü Türkçesine çevrilmiş halini aynen aktarıyoruz [ii]:

Bu mektup, Ebüzziya Tevfik Bey’in “ Yeni Osmanlılar “ kitabında Namık Kemal’in Türkçesi ile yayınlanmıştır. Bizim bu sitedeki çalışma malzememiz ise, 1910 yılında İstanbul’da yayınlanan, “ PARİS’TEN BİR MEKTUP  “ başlıklı kitapçıktır. Bu kitapçık yeni yazıya ve bu günkü dile aktarılmıştır.

Namık Kemal’in Türkçesi ile kendimizi mukayese etmek haddimiz değildir; ama Namık Kemal tarafından, o dönemin  hassasiyetleri gözetilerek, mektubun bazı  bölümlerinde ana metnin dışına çıkıldığı ve uzun eklemeler yapıldığı da bir gerçektir. Dolayısıyla merakı olan okuyucuların adı geçen kitaptaki metinle buradakini karşılaştırma imkanları mevcuttur.

Biz burada, esas metne sadık kalmağa, bu arada yazarının üslup özelliklerini de olabildiğince korumağa özen gösterdiğimizi ifade etmek durumundayız. Yerine göre; konuların anlaşılmasını kolaylaştırmak amacıyla asıl metinde mevcut olmayan eklemelerin yapılması gerekmiştir. Bunların  tamamı parantez içine alınarak gösterilmiştir. Ayrıca, metin içindeki noktalama işaretlerinin hemen tamamı yeniden düzenlenmiştir.

 

  1. MISIRLI PRENS  MUSTAFA  FAZIL  PAŞA  TARAFINDAN  SULTAN ABDÜLAZİZ  HAN’A  PARİS’TEN  TAKDİM OLUNAN ARİZANIN  TERCÜMESİDİR “

 Padişahların sarayına en güç giren şey doğruluktur. Anların etrafında bulunan kimseler doğruluğu kendilerinden bile saklarlar. Çünkü bunlar sadece kendilerine ait olduğunu düşündükleri hükumet etme keyfi içinde ve merkezinde yaşadıklarından ahalinin çektiği zahmeti yine ahalinin tembelliklerinden zannederler ve devletlerin güçten düşerek za’afa uğramasının önüne geçilmesinin mümkün olmadığına inanırlar.

Boş hayallere düşmeksizin doğruluğu görmek için cesaretli bir sadakat lazımdır. Doğruyu padişaha söylemek için daha ziyade sadakat ve cesaret ister. Bu sadakat bendenizde hiçbir zaman eksik olmadı. Bunu ispat için gerek zat-ı şahanelerinin ve gerek bendenizi gurbet ellerine sürdürmeye sebep olanların hafızalarına müracaat ederim. Vakıa bu sadakatin ve zat-ı şahanenize olan bağlılığımın açık örneklerini gösterebilecek, yani vatanımızın ıslahını ve belki daha doğrusu, yaşama yeniden doğuşunu, canlandırmaya sebep olacak uygun görev dahi elime geçmedi. Lakin devletin yüzündeki peçeyi kaldırıp, idarenin kötü işleyişini ve hükumetinizin yararlarını zat-ı hümayunlarına en evvel bendeniz arz eyledim. Ve bendenizin bütün düşüncesi zat-ı şahanenize hizmet etmek arzusudur. Gerek zat-ı hümayununuza olan inancımdan ve gerek vatanıma muhabbetimden; görünür, görünmez bizi her taraftan kuşatmış fenalıkları uzaktan seyre tahammülüm kalmadı. Yüce kalbinizin sahip olduğu derin sevgi ve dostluğa olan inancım, önümüzde daha zaman varken, bir çare bulup kendimizi kurtarabilmemiz için; şu fenalıklardan hiçbirini gizlemeyerek, bir kere daha ifade etmeyi size olan bağlılığımın icabı, asli görev kabul ettim.

Şevketlu efendim, devletimizde hıristiyan tebanın içinde oldukları ihtilal eylemleri, tamamen bizim hariçteki düşmanlarımızın bölücü desteklerinden kaynaklanmaktadır. Bununla beraber, mevcut idarenin de onlara yardımları ve iştirakleri vardır. Zira, bir zamanlar uygulanmasından kimsenin rahatsız olmadığı hareketler, bu günlerde her cins tebaya zulüm ve eziyet gibi gelmektedir. Avrupalılar zannederler ki, Türkistan’da (Osmanlı ülkesi kastediliyor) zulüm gören ve bela çeken ve her türlü aşağılanan hıristiyan unsurlardır. Halbuki böyle değildir. Müslümanlar ki, yabancı devletlerin hiç birisi onları himaye girişiminde bulunmaz, onlar müslüman olmayan unsurlardan daha fazla ezilip harap olmuşlardır. Müslümanlar sahip oldukları mertlik, sabır ve beklentileri ile şimdiye kadar bu belaları çektiler. Avrupalılar ise bunları bilmezler; halbuki müslümanlar devlet yönetimini elinde tutan zat-ı şahanenizin kanından olmakla saltanat ve tahtınıza olan sevgi ve bağlılıklarını Kur’an emirlerinden kabul ederler; lakin şevketlu efendim; müsaade buyurun size söyleyeyim ki, islam milletinde artık ne fedakarlık edecek ve ne de bela çekecek hal ve tahammül kalmadı. Hoşnutsuzluk sesleri her ne kadar yatıştırılmak isteniliyor ise de, yine her taraftan işitiliyor, şimdi onları ta bu derece karamsarlığa düşürmek, hem sizin sülalenize ve hem de kendilerine bir yarar sağlamaz.

Özellikle sizin yüksek düşüncelerinize ve belki bakanlarınızın dahi düşüncelerine pek uygun gelmemesine rağmen, mevcut idarenin aksaklıklarından olan ve zat-ı hümayunlarının tarafından da bilinmekte iken, engellenen ve belki bilgi sahibi olmak gücünüzü yanıltan zulüm ve adaletsizlikler arasında (bilinmelidir ki), Türk sülalesinde günden güne bir azalma vardır. Bu (asil) sülaleden olmakla iftihar eden bazı sadık bendeleriniz vatan sevgileri gereği, bu milletin böyle azalmakta olduğunu görüp haklı olarak üzüntüye düşmektedirler. Lakin bunun en önemli sebebinin askerlik usulünün yolsuzluğu olmakla beraber, bendenizi en çok korkutan bu konu değildir. Belki yakın zamanda yaşamak zorunda kalacağımız sorunlar için beni pek korkutan; şu esir milletlerde görüldüğü gibi, bizim Osmanlı milletine de bulaşmış olan ahlak düşkünlüğüdür ki, her gün artmakta ve derinleşmekte ve yayılmaktadır.

Şevketlu efendim, dört yüz sene evvel bizim babalarımız şark devletini (Doğu Roma İmparatorluğunu) yer yüzünden kaldırarak ve Kostantin’in dünyanın başkenti kabul ettiği meşhur beldeye (İstanbul) büyük bir şan ve şerefle gelip yerleşmişlerdir. (Ecdadınızın) tarihçe bu kadar şanlı fetihlere ulaşmaları yalnız din gayreti ve askeri kahramanlıklarından  kaynaklanmamıştır. Belki bu din gayreti ve askerlerin kahramanlıkları, onların milli ahlaklarının dışa vurumu idi. Çünkü onlar subaylarına karşı sadık ve itaatliydiler. Lakin, bu özellikleri kendiliklerinden özgürce kabul ettiklerinden, her birinin kalbi ve aklı özgürlükle doluydu. Bilmem hangi halk, doğuştan sahip olduğu yüksek yaradılış ve özgürlük duygularıyla fethettiği yerlerde, bir düzen kurar ve onların (galip geldikleri halkın) canlı olan ahlak ve huylarını düzgün bir hale koyardı. Erdem ve olgunluk onlarda birleşmişti. İşte asıl sebep budur. Onlar öyle büyük bir devlete kolaylıkla sahip oldular ki, o sırada o devlette zalimler hükumet etmekteydi ve dolayısıyla alçaklık ve her türlü ayıp ve itaatsizlik onların günlük yaşamından olmuştu.

Aslında bu dünyada iyi ahlak milletler nezdinde bireylerde bulunur bir kuvvet olmayıp, (iyi ahlakla birlikte) kötülük dahi hüküm ve ferman yürütür. Ancak iyi ahlak bir esastır ki, devletlerin onsuz ayakta durması mümkün değildir. Şu iyi ahlakın galiba kendisine has bir takım özellikleri vardır ki, talihli oldukça ilerleme ve gelişim ve yaratıcılığı kolaylaştırıyor. Buna karşılık kötülük arttıkça da bela da artıyor.

Şevketlu efendim, bizim milletimizde iyi ahlakın günden güne bozulması, kötülüklerden uzak durma, namus ve iyi kalplilik sıfatlarının azalması, vatanını seven ve sizin şanınızı ve vatanımızın saadetini arzu eden herkese üzüntü vermektedir. İmdi, bu iyi ahlak bizim milletimizde nasıl bozulmasın ki, onlar da vatandaşları olan müslüman olmayan milletlerin uğradıkları belaları birlikte çekerler ve her türlü zulümlere ve haksızlıklara ve doğrudan doğruya zat-ı hümayununuzun kontrolünde olmayan küçük memurların keyfi uygulamaları ile (her zaman) yüz yüze gelirler. Bu memurların hareketleri sizin tarafınızdan bilinmez. Türkistan’da milli dayanışma güçlü olmadığından, bir çok küçük memurlar yolsuz hareketlerinden dolayı hiçbir zaman sorumlu tutulmazlar. Bu durumda, o memurları istediklerini yapmaktan kim engelleyebilir ? Bu sebepten tebanız iki kısımdır. Bir kısmı zalimlerdir ki, engelsiz bir şekilde diledikleri zulmü ederler. Bir kısmı ezilenlerdir ki, daima baskı altında ezilirler. Birinci kısım sizin sahip olduğunuz sonsuz güçten yararlanarak, yasaklanmış olan bir çok şeyi yapacak cesareti bulurlar. İkinci kısım, bu zalimlerin bu yaklaşımlarıyla iyi ahlaktan uzaklaşırlar. Çünkü bu takım ezilenler, zalimlerine her istediğine uymak zorunda kalırlar ve her ne vakit hallerini ve şikayetlerini size arz edecek olsalar, kendilerine asi ve edepsiz muamelesi yapılarak, zalimlere garaz duymak (iddiası ile)  iftira etmelerinin yasak olması sebebinden, ahlaklarına bir bakıma alçaklık gelir. Sizin de çok iyi bildiğiniz gibi, bu alçaklık, sonunda korkaklık ve zihinlere zayıflık getirir.

Osmanlı kanı o kadar güçlü ve yiğitlik doludur ki, ahlak bu derece bozulmuşken bile vatan severlik ve gayret ve iyi yüreklilik ve fedakarlık ve askerlerin kahramanlığı ve ölümden korkmamak ve serin kanlı olarak düşünmek ve iman etmek ve Türk milletine mahsus olan her şeyden ziyade (milletin tüm unsurları arasında) tam olarak eşitlik anlayışını bize sevdiren temiz yüreklilik ve merhamet vasıfları hala milletimizin içinde yaşamaktadır. Ancak elimizde kalan bu iyi vasıflar hala geçerli olan engeller ve zorluklara karşı yaşamaya devam edip sonsuza kadar kalabilir mi ? Padişahım malumunuz olsun  ki, bunların da kaybolduğu gün artık, çöküp dağılmamızın (önüne geçmek mümkün olamayacaktır).

Devlet-i Osmaniye’de bulunan müslüman ve müslüman olmayan milletlerin ahlakının ne derece bozulmakta olduğunu beyan sırasında, bu milletlerin yaradılıştan gelen üstün anlayış kabiliyetlerinin üzerine çökmüş olan kötülükleri de yüce huzurlarınıza beyan etmeye kendimi mecbur hissederim.

Şevketlu efendim, bizim ecdadımız Rumeli’ye geldiklerinde bilim ve eğitimde pek ilerlemiş değillerdi. Lakin bir başka düşünceye göre, ecdadımızın bindikleri küheylanların önünden kaçan (yenilmiş) ince fikirli kavimde de bu vasıflar yoktu.

Eyvah ki, akıl sahibi vatan evlatları, yaptıkları işlerde kendilerine imkan tanımayan bağımsız hükumetlerin baskısı altında ezilir kalırlar. Sizin hükumetiniz de, Osmanlı milletinin yaradılışına aykırıyken, Rumlardan daha fazla bağımsız idare fikrine takıldılar. Biz ki Türk milletiyiz. İstanbul’un eski Rumları gibi görünüşte güçlü ve dayanıklı davranıp, sonra da (yeri geldiğinde) hükumetin bağımsızlığının  korunmasına gayret etmemek gibi bir döneklik bizim yaradılışımızda yoktur. Biz bir kavimiz ki, dünyaya bakıp, fikirlerimizin ne kadar büyük olduğuna şaşarız, yahut fikirlerimiz dünya ile uyuşmazsa hayrete düşeriz; bu sebeple eğer mevcut yönetim bir süre daha devam ederse yönetime hakim milletin içinde hükumet işlerine yarayacak adamlar pek güç bulunur. Bari zayıf milletler, bazı uyuşmaz özellikler sebebiyle bizden daha iyi bir durumda olsalar ne ise. Lakin eyvah ki öyle değildir.

Halbuki şevketlu efendim, bu zamanda Osmanlı Devletinin yönetimi en güçlü ve terbiyeli adamların elindedir, lakin (bu görevlere) en namuslu ve en sadık kimseler beklenir, bütün avrupa, ahalinin terbiyesiyle ilgilenmektedir ve bu gayeye ulaşmayı düşünen orta halli devletler bile, bu amaç için büyük emek harcıyorlar. Buna örnek olarak zat-ı şahanenize İsviçre’yi gösteriyorum ki, ahalisinin içinde okuyup yazmak bilmeyen bir adam bulmak güçtür. İngiltere devleti ki, kendini idare eden hükumet sahip olduğu yönetsel ayrıcalıklarını yavaş, yavaş terk etmekte ağır davrandığı halde, yirmi seneden beri ahalisine yararlı bilgiler edindirmek için pek büyük çalışmalar yaptı. Prusya devletinin Sadova muharebesini kazanmasına sebep, Prusya ahalisinin Avusturyalılardan daha fazla bilgili olmasındandır. İmdi avrupa devletleri bu kadar fedakarlıklar yaparak ilerlemekte oldukları halde biz geri kalmağa nasıl razı olalım.

Padişahım ya bu işlere ilgisiz kalıp duracak, veyahut devamına beş on aşağılanmış ve tembel çocuklardan başka kimsenin gitmeyeceği mektepleri çoğaltmakla, bu icraatın devletinizin bilimsel alanda ilerleyeceğine kafi geleceği hayaline kapılmayınız.

Milletlerde önce temeli sağlamlaştıran ve bütün düzeni bu sağlam temel üzerine kuran ve yeri hiçbir şekilde doldurulmayan şey özgürlüktür. Esaret altında bulunan bir millet eğitime değer vermez. Her ne zaman hukuku sağlam temeller üzerinde güvene alınırsa, (halkı da) edindiği bilgileri kullanmak için çalışmağa başlar, cehalet ve esarete esir olan milletler, hem alçak ve hem de hain olurlar.

Eyvah şevketlu efendim, son halimize bakılırsa, bizdeki durum, sadece iyi ahlakın gerilemesi ve akıl ve zekamızın durması olmayıp, bir de fakirlik denilen bir bela ile uğraşmaktayız. Hazinenin sıkıntıları kaç kere, büyük üzüntülerle huzurlarınıza arz edildi. Asker ve memurların maaşları vaktiyle verilmediğinden kaç defalar kaygılandınız. Ülkenin doğusunda işlerinde yeterli vasıfları olmayan memurlar, ihtiyaçlarını ahaliden yasal olmayan yollardan elde ettikleri olanaklarla göreceklerinden, bu memurların maaşlarının zamanında ve tam olarak ödenememesinden kaç kere üzüntü ve sıkıntılara düştünüz. Lakin devletimizin sıkıntıdaki maliyesi, aslında bu derece üzülecek kadar kötü durumda değildir. Sizin hükumetiniz, o devletlerdendir ki, nüfus büyüklüklerine göre, yeterli geçim olanaklarına sahiptir, imdi durum bu kadar dengeliyken, sebep nedir ki devletinizi ezmektedir. Bunun sebebi evvela verginin pek düzensiz bir şekilde tahsil olunması ve ayrıca ahalinin cehalet ve tembelliklerinden dolayı fıkaralık ve yoksulluğa düşmesindendir. Bundan dolayı, başka hükumetlerin ahalileri için pek hafif görünen bu yükleri bile, sizin halkınızın taşıyacak gücü kalmamıştır.

Sanat ve ticaret ve ziraat günden güne o derece azalmaktadır ki, halk ihtiyaçlarını tespit etmek gücünde bile değildir. Hatta ihtiyaç görmenin nasıl bir iş olduğunu bile unutmuşlar gibi görünmektedir. Bu çöküntüden dolayı iş yapma hevesleri kalmamıştır.

Şevketlu efendim burada avrupalılar bizim hem milletimizden ve hem de mezheplerimizden şikayet etmekten geri durmuyorlar. Diyorlar ki, bizim milletimiz askerlikten başka şeye elvermez, eldekiyle yetinme alışkanlığı çalışkanlığımıza engel oluyor. Halbuki sülalemiz sair milletlerin aynıdır. Eğer bizim ecdadımız askerlerimizin kahramanlık vasıfları ile başladıysa, bu hareket kendilerine, dünyada bir yer tutabilmek için gerekliydi ve onlar bu eylemlerinde yalnız olmayıp kendilerinden evvel gelen Frank ve Cermanyalılar ile Arapları taklit eylemişlerdir. İnsanların davranış tarzları askerlikte de, sanayi işlerinde de aynıdır. Bundan dolayı yiğitlikle ün kazanmış olan bir millet, kendisini savaşa iten sebepler ortadan kalkıp, rahata erdikten sonra, ziraat ve sanata pek ala uyum sağlar. Fransız ve İngiltere ahalisi buna iki misaldir. Bizim mezhebimize gelince, ilahi yaradılış iradesine teslim olup, boyun eğmek bahsinde diğer mezheplerden bir farkı yoktur. Hıristiyan mezhebindeki günahların affı , kaza ve kadere iman ile tevekkül aynıdır. Havariyundan Petrus bir vaazında : “ İnsaniyet kudret-i ilahide çömlekçinin elindeki çömlek çamuru gibidir “ demiştir. İşte bu itikat hıristiyanları servet kazanmak amacıyla akıl yürütmekten geri koymadı. Bu yolda biz de onları taklit ve akıllı olmak zorundayız. Bizim milletimizi, diğer milletler gibi, sanatkar ve faal hale getirmeye engel olan sebep, doğrudan, devlet idaremizin yolsuzluklarıdır. Her hangi bir yerdeki insan, (bir diğer insanı) aşağılayarak kullanabilir, o zaman (aşağılanan) o insan kendi aklının ve torağının ürünlerini toplamak zahmetine girmek istemez. Her hangi bir yerde, zulüm ve eziyetle her şeye hakim olanlar yüzünden, kendi davarlarından kazanmayı düşündüğü (getiriden) faydalanamayacağını anlayan insanlar çalışmaz olurlar. İşte 1789 senesinde yaşanan ihtilalden önce Fransa’da hal tamamen böyledir. Şu güzel Fransa ki siz bu gün hayranlıkla bakarsınız ve ben de şaşkınım. İşte bu Fransa bu durumda dünyada birinci iken, etrafındaki sanayide benzersiz olan milletlerin  kendisine etkisi olmadı. Sanayi faaliyetlerini desteklemeye gayret eden ve çok da örneği olmayan bakanların idarelerinde bulunmasına rağmen, fayda vermedi, sanayi faaliyetleri cesareti olmayan nice ülkelerde gayet dikkat ve özveriyle tecrübe gördü. Ama ahalide hürriyet olmadığından, sonunda bu (sanayi faaliyetleri) oralarda verimli olamadı. Eyaletlerin bazılarında insan olduğu güçlükle anlaşılan bir köylü adam, ormanlarda gezip hayvan postları giyer ve bu (kötü) kıyafetle dolaşmak ona gurur verirdi. İşte yukarıda adı geçen ihtilalde yani hürriyetin kazanılmasından otuz sene sonra, evet efendim hesabım doğrudur, tamam otuz sene sonra kıyafetini değiştirdi. Ve Fransız milleti hürriyet sayesinde dünyanın en faal ve en zengin milletlerinden sayıldı. Bunun sebebi şudur ki, milletler maddi açıdan da hürriyetle esenliğe ulaşırlar. Ve her nerede ki, hukuk hakim kılınmaz, orada sonucunda (insanlar) yiyecek ekmek bulamayacak hale gelir.

Şevketlu efendim, her ne zaman bir devlet şu zikrettiğim kötü durumlara düşerse, ve her ne vakit (insanların) doğuştan sahip oldukları erdem ve zekaları günden güne kaybolursa, her ne zaman ki, yaygın fakirlik artar, devlet hazinesi sıkıntıya düşer ise, o vatanda yaşayan insanlar, ve sadık kullar, yalnız ıslahat talebiyle yetinmemelidir. Bizde şimdiye kadar kaç defa ıslahat sözleri verildi. Hala bendeniz şu satırı yazarken, yine ıslahat sözleri verilmiyor mu ? İmdi bu gün biz bir derece daha ileri gidip, bu arizamızı, resmen büyük bir saygı ile yüce huzurlarınıza takdim ediyoruz.

Şevketlu padişahım, devletin yönetim usulünü değiştirerek devleti kurtarınız ! Özgür düzen ile yönetiminizi süsleyerek bu işi başarınız ! Lakin öyle özgür bir düzen olsun ki, kusursuz ve geniş ve verimli olsun, ve gerek yürütme sırasında ve gerek değiştirilmeden sürdürüleceğine dair her türlü (yasal) teminat ile güçlendirilsin. Evet padişahım, bu (teminat)  özgürlüklerin islam ve hıristiyanların bütün hukuklarında ve ödevlerinde eşit olduklarının güvencesi olacağından, avrupalıların yöneten ve yönetilenler arasında gerçekleşeceğine inanmadıkları (bu yeniliklerin yapılabileceğini)  görsünler.

Ah şevketlu efendim, Şimdiden görüyorum ki, sizin müsteşarlarınız olan hainler ve cahiller bu özgürlüklerin lafzını ne anlamlara çekeceklerdir. Onlar bu özgür düzen “ padişahın bağımsızlık ve kudretini elinden alıp, düşkün durumlara indirir “ sözüyle zat-ı şahanelerini ve Müslümanlara en sevgili olan dinlerini ve kıyafetlerine kadar bile olan adetlerini terk ve değiştirmeye zorlayacak diyerek kandırmaya çalışacaklardır. Bu müsteşarlar cahil veya hain her ne ise siz onların fikirlerini benimsemeyiniz ! Ahali dahi onların bu söylediklerine kulak vermesinler; özgürlük denilen şey, bağımsızlık gücünün sınırlarını belirler, yani bir bağımsız gücün gereğinden fazla olan yanlarını kısıtlar. Ve padişahtan ancak şu hali engeller ki, padişah aldanmaz, ve fenalık etmez olur. Millet hakkında özgürlükler milletin namus ve iyiliğine aykırı düşen hiçbir şeyi zorunlu kılmaz. Belki mal ve mülkü muhafaza ettiği gibi, mukaddes dini de korur. Mal ve mülkte güveni yarattığı gibi, şahsi özgürlükleri de sağlar ve kefil olur. Başka bir şekilde düşünülürse, özgür düzen kısa zamanda ve doğal olarak avrupa milletleriyle aramızdaki ilişkileri düzeltir. Şevketlu efendim, kim bilmez ki, yabancı memurların bizim iç işlerimize yaptıkları müdahalelerden, ne büyük zararları sineye çektik. Bu memurlar aslında medeni ve insani bir yaşam şeklini benimsememiz için bağırıp çağırmışlardır. Lakin (bize ıslahat tavsiye eden) bu çeşitli milletlerin ayrı, ayrı hepsi; kaç kere, (sadece) kendi menfaatlerini kollamak amacıyla işleri aşırıya götürmüşlerdir. Bunun daha fenası daha fazla menfaat elde etmek istemişlerdir.

İmdi özgür düzen kurulduğunda; devletin bünyesine güç gelip, yabancı müdahalelerinden kurtulur, ve çeşitli inanışlarda bulunan her kavim hakkında eşitlik yaratılarak, hepsinin koruyucusu olur.

Evet şevketlu efendim, devleti kurtarınız ! Kurtarınız, bunca göz yaşları ve kanlar dökerek kurulmuş bu devleti. Gerçekte, bu devlet çok şanlı bir tarihe sahiptir. Ancak şimdiki hali çok üzüntü vericidir. Bu durumun ağırlığı sizin kalbinize elbette çok büyük bir yüktür. Hariçte her şey bizi korkutur, dahilde çöküntü ve yıkıntı korku verir; zat-ı şahanenizin şüphesiz olan güç ve yetenekleriniz gereğince, siz dahildeki bu sıkıntıları hayal mahsulü gibi görmezseniz, gerçekte dış düşmanların tahrikleriyle içeride ortaya çıkabilecek her türlü sıkıntıyı kahraman askerlerinizin gücü ile bertaraf edebilirsiniz. Lakin bu asker yendikleri halka, galibiyetten sonra; ekmek, akıl ve zulümden kurtulmak için garanti verebilir mi ? Gerçekten sizi, sizin varisiniz olarak takip etmek arzusunda bulunan devletlere karşı, yine bazı haklar vererek bir büyük mücadelenin ortaya çıkmasının zamanını bir az erteleyebilirsiniz ! Ancak bundan biz ne kazanabiliriz ki, yine kriz zamanı gelince, bu günkü halimizden daha zayıf ve miskin ve harap halde olacaksak ne yapacağız ? Öyle ise bu mücadeleyi biz başlatalım. Lakin elimizde silah olarak değil, belki etrafımızda ileri medeniyetin (bilgili) muhafızları (olmak üzere) hep beraber, birlikte ilerleyelim. Kendimizi hem ahlakça, hem de akıl yoluyla yenileyelim, ve saadet bulalım. Buna giriştiğimiz gün, başarının yarısını kazanmış oluruz.

Padişahım geçen her sene bizim üzerimizde yabancıların kötü niyetli (müdahaleleri)   artıyor ve yaşama gücümüzü zayıflatıyor ! İngiltere devleti bizi korumak için on iki sene boyunca gösterdiği gayreti şimdi göstermiyor ! Avusturya devleti, Almanya’da muharebeyi kaybedeli artık batılı devletler safından çıkıp, bir doğu ülkesi haline geldiğinden, bizim hakimiyetimizdeki islav milletlerini kandırıp, onları kendine çekmek siyasetini güdüyor. Elhasıl sakınalım, ve kendimize gelelim, zira halimizin en fena yeri şurasıdır ki, on iki sene evvel bizi destekleyen avrupada, bu gün kamu oyu bir bütün (olarak) karşımıza geçmeye başladı.

Zat-ı hümayununuz tenezzül edip Paris ve Londra ve Floransa gazetelerine nazar buyurunuz ! Göreceksiniz ki, bizi korumakta öncelikli çıkarı olan batı dünyasında, bizlere yakında düşüp harap olacak bir devlet nazarıyla bakıyorlar ! Fransa, İngiltere, İtalya devletlerinin bakanları her sabah kalktıklarında sizin bakanlarınızın yaptığı işlere ve halkınızın çektiği belalara ilişkin evraka bakarak; bu devlet, düzenli bir devlet değildir diyorlar. Düzenli olmayan devlet ise elbette mahvolur. Artık bu devleti haline bırakalım, varsın kaderinde olan çöküşü bulsun, zira onu bundan korumak mümkün değildir; diye söylemişler, ve birbirlerine (bu şekilde) yazarlar. İmdi padişahım onların keramet (gibi uydurdukları) bu haberleri yalanlayalım ve barışçıl bir değişim yaratalım ! Bize husumet gösteren dünya kamu oyunu tarafımıza çekelim ki, bize hasım olacağına yardımcı olsun. Fransa, İngiltere, Almanya ve İtalya’ya gösterelim ki, ne bizim sülalemiz ve ne de dinimiz şu zayıf halde ve fenalıkta yaşamağa bizi zorlamıyor. Bu zayıf taraflarımızdan dolayı acı acı bizi takip ediyorlar. Bize ceset diyorlar. Biz canlı olduğumuzu gösterelim ! Size arz ettiğim konular, yeni icat edilmiş yapay ve sorunlu ve başka yerde yapılmamış şeyler değildir. Cenab-ı hakka şükür olsun ki, Türk milleti miskinlik ve hareketsizlikten daima nefret eder. Tarihe bakıldığında, başlangıçta böyle tehlikeli hale girmiş olan başka devletlerin zamanında buldukları çareyi zat-ı şahaneniz dahi bulup, diğer milletleri kurtaran fırsatı dahi değerlendiriniz.

Şevketlu efendim, böyle kritik dönemlere uğramış olan yalnız sizin hükmettiğiniz ahali değildir. Avrupada dahi hala değişime ihtiyaç duyan sair devletlerin dışında, geçmiş dönemlerde Fransa devletinin kötü durumunu biraz önce huzurunuza arz etmiştim. Fransa’nın o devirdeki hali sadece sanayi’inin gelişmemesinden değildi. Devlet hazinesinin her on senede bir kere, maaşlar açığının kapatılması mümkün olmazdı. Hatta zulüm ve zorbalık memleketin her tarafında o kadar ilerlemiş idi ki, o asırda Fransa Padişahı (Kralı) 15. Lui’ye bir gün siyasetçi bir zat hitap edip: “ Sizin hükumetinizde vükelanın intikamından kendisini kurtaracak kadar kendini yüksek zanneder kimse bulunmaz, bir küçük karyede oturan bir memurun zorbalığına düşmeyecek kadar kendini zayıf bulan kimse yoktur “ demiştir ki, özeti memurların zulmünden kurtulmayı ümit eder bir adam yok demektir. Fransa devleti o tarihte bir derece itibarını kaybetmiş idi ki, hükumet hangi politikayı sürdüreceğini şaşırıp her sabah yeni bir usul ve düzen yürütmeye kalkışırdı. Velhasıl Fransa özellikle meşhur “ yedi yıl ” savaşından sonra adeta üçüncü derece bir hükumet seviyesine inmişti. Bu devlet birkaç sene geçer geçmez, nasıl birinci dereceye çıktı. Son olarak, bütün avrupa devletleri Fransa aleyhinde birleşmişken, Fransa’nın kahraman askerlerini mağlup edemediler. İşte Fransa’nın az vakit içinde bu gücü kazanması, devlet yapısını iyileştirmesi ile ortaya çıktı. Bu büyük ve korkunç değişim, Fransa’da nice göz yaşı ve nice kanlar dökülmesiyle ortaya çıkmıştır. Bu (göz yaşları ve kan dökülmesine) de yapılması gereken değişikliklerin vakit ve zamanıyla yapılmayıp, geç kalınması sebebiyet vermiştir. Bu zaman bizde de hala geçmekte olduğundan islam ve hıristiyan (milletlerin) cümlesi vakit geçti diye bağırışıyorlar.

Lakin böyle utanacak ve görünürde çaresiz bir elemli halden, devleti döver gibi sağlam bir devlet yapısı ile kurtaran yalnız Fransa değildir. Ne zaman, küçük bir Sardunya kralı İtalya krallığı sevdasına düştü, önce asker toplamağa başlamadı, belki ahalisine özgürlük verdi. O günden itibaren bütün İtalyalıların kalplerinde ve akıllarında hükumet etmeye başladı. Bütün avrupa onun fikirlerini övmeye başladı. Tam vaktinde serbestlik büyüsünü ortaya koymuş olması sayesinde o küçük kral, daha ölmeden oğlu Viktor Emanuel’in devleti ve ülkesini üç dört kat büyüteceğini ve başına avrupanın en büyük hükumetlerinin tacından daha iyisini koyacağını anlamıştı.

Yüksek anlayışınıza arz edecek daha başka açık örnekler vardır. Mesela Avusturya devleti dahi tarif olunmaz bir çöküşe düşmüşken, özgür düzenin kurulmasıyla kendini kurtardı. Özellikle Prusya devleti ki, iğneli tüfek sebebiyle geçen senede Avusturya’ya galip geldiği zat-ı şahanenize ifade olunmuştur. Onun bu zaferi, iğneli tüfekten çok halkına verdiği özgürlük sayesindedir. Vehasıl bulunduğumuz asırda hükumetlerinin gücünün, halklarına özgürlük vermek suretiyle artacağını anlatmak için ortaya koyduğumuz deliller ve örnekler kafidir. Şimdi yalnız bu genel kuraldan Türkistan mı müstesna olsun ? Nice büyük eserleri olan Türk nesli sair milletlerden aşağı mıdır ? İnsanın yaradılışı bakımından Türk’ün ne ayrısı gayrısı vardır ?  Huzur ve güvenli bir çevrede yaşamak (isteğinden) bizi dinimiz mi uzak tutuyor ?

Ancak padişahım zat-ı şahaneniz benden daha iyi bilirsiniz ki, din ve mezhep ruha hükmeder, ve bize ahrete ait nimetler müjdeler; şu kadar ki, milletlerin hukukunu sınırlayan din ve mezhep değildir. Din doğuşundaki ihtiyaçlar bağlamında kalmazsa, yani dünya işlerine dahi karışırsa cümleyi yok eder, kendisi de kaybolur gider.

Şevketlu efendim, hıristiyanın başka müslümanın başka politikası yoktur. Zira adalet dünyada bir tanedir. Politika dediğimiz de gerçek adalettir. Biz eski usulümüz sebebiyle yok oluyoruz. Bu eski usul bizim devletimizin memurlarını bozmuş ve berbat etmiştir. Bunlar da bozulduklarından eski usulü terk edelim ve hükumeti koruyamadıktan başka ezip harap eden yıllanmış eski kaideleri bırakalım, sair devletlerde yerleşmiş onlara mutluluk getirmiş olan yeni düzenleri alalım.

Bazı eyaletler ki, devletinizin merkezi idaresinden ayrılmışlardır. Ne mezhepçe ne sülalece bizden farkları yoktur. Bunlarda da özgürlükler yayılsın da, biz hala tereddüt mü edelim ? Sizin idareniz altındakiler; Mısır, Tunus ve memleketeyn (Eflak, Boğdan) ve Sırbistan ahalilerinin (elde ettiklerinden) daha fazlasına layık sadık tebanız değiller mi ?  Tebanızın sadakatine ve arzularına müracaat ediniz ! Her eyalette azası serbest seçimle toplanmış bir büyük meclis kurunuz ki, bunlar size hatırlatsınlar. Size ve bir baba gibi sahip olduğunuz fikirlerinizin uygulanmasında yardımcı olsunlar. Sizin özel girişimleriniz ile bu meclisler tarafından dersaadete vekiller gelsinler. Ahalinin ihtiyaçlarını, gerçek durumlarını vakit vakit doğrudan doğruya yüksek katınızda arz etsinler.

İyi bir hekim “ on arşın kumaşla ben bir namuslu adam yaparım “ demiş ve ata sözü olmuştur. Şevketlu padişahım, siz dahi elinizdeki iktidar gücü ile çalışkan, akıllı ve sanatkar bir halk yaratırsınız. (Yarattığınız bu halk), bu vesile ile her iyiliği ve serbestliği sizden görüp müteşekkir olur. Ve zulüm ile soyulmazlar, sizin için, kendileri için çalışırlar, ve eğitim alırlar; vicdanlarının erdemini geliştirip kendilerinin korunmasını sağlayan tahtınızı, (yeri geldiğinde) savunmak için düşmanlarınızın karşısına çıkıp, ya galip olurlar yahut can feda ederler.

Padişahım, bendenizin maksadım burada Türkistan’ın ihtiyaçlarına ve ahlak ve adetlerine uygun, (noksanlıkları da olsa) bir serbestlik düzeni kaleme almak değildir. Öyle bir düzen için bendeniz ile dostlarımın çalışmakta olduğumuz layihayı bundan sonra yüksek huzurlarınıza arz edeceğim.

Malum-u şahanenizdir ki, benden şimdiki halimle ne memuriyet ve ne de başka bir ihsan talebindeyim ! İlan ederim ki, benim maksadım hükumetinizdeki islam ve hıristiyan tebanın ekseriyetle feryat ettikleri fenalıkları yüce huzurunuza arz ve tebliğ etmektir. Kulunuz inzivadan sıkılmam. Madem ki bu günkü gibi her yönüyle doğruyu yüce huzurunuza ifade edebiliyorum, sürgün dahi o kadar gücüme gitmez.

Her şeyden önce yüce kalbinize danışınız. Karşısında kaldığımız bunca tehlike arasında sizin ne büyük görevleriniz olduğunu kalbiniz size hatırlatır. Bu görev akıl sahibi olanların üstleneceği görevdir. Bir de gerçekleşirse, tarihin sayfalarında sonsuza kadar kaybolmayacak eserler bırakır.

Şevketlu padişahım, (kader) sizi ecdadınızdan birisinin olduğu gibi, devlet kurmak şerefine ulaştırmadı. Lakin aynı (kader) size devleti yenileyen (bir padişah) olmak gibi özel bir ayrıcalık bağışladı. Bütün vatandaşların ve islam ve hıristiyan,  milyonlarca tebanızın yükselen sesleri, benimle bir arada ortak olarak sizi layık olduğunuz bu görevin yapılmasına davet ediyor ! Bu görevin (yerine getirilmesi), sizin nam ve şanınızın, insanlığın şükranla hatırlanan yüksek ünvanlı ender şahıslar arasında, sonsuza kadar hayır ile anılmasını sağlayacaktır.

Mustafa Fazıl

 

[i]  Ebüzziya Tevfik, YENİ OSMANLILAR , Pegasus Yayınları, İstanbul 2006, s. 20 v.d.

Ayrıca bu konuda bakınız;

Ahmet Bedevi Kuran ;  İnkılap Tarihimiz ve Jön Türkler, Kaynak Yayınları, İstanbul 2000 , s. 21 v.d.

[ii]  PARİS’TEN BİR MEKTUP  ; Dersaadet (İstanbul)  Artin Asadoryan Matbaası , 1326 (1910)

İlgili Malumatlar…

0 Yorum

Bir İçerik Gönder

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir