(Padişah yabancı devletlerden çok Osmanlıların özgürlükçü hareketlerinden korkuyor)
ŞEHİT MİTHAT PAŞA’NIN MEŞRUTİYETİ
VE
SİR HENRY ELLİOT
İngiltere’nin Sultan Abdülaziz dönemindeki İstanbul Sefiri olan Sir Henry Elliot o dönemle ilgili bazı anılarını notlar halinde yayınlamıştır. Bu sitede dört bölüm halinde özetleyerek aktardığımız “ İngiltere’nin İstanbul Sefiri Sir Henry Elliot’un kaleminden Sultan Abdülaziz’in son dönemi “ özellikle Abdülaziz’in tahttan indirilmeden önceki dönemle Sultan Murat ve Abdülhamid’in tahta çıkış dönemleri sırasında yaşanan olayları yorumlamaktadır.
Londra’da Türkçe olarak yayınlanmış olan “ Hürriyet “ Gazetesinin 1 Kasım 1896 tarihli nüshasında Sir Elliot bu defa “ Mithat Paşa’nın Meşrutiyeti “ ne dair bazı notları bir mektup çerçevesi içinde yazmaktadır.
Bu mektup günümüz Türkçe’sine çevrilerek buraya alınmıştır :
“ (News Wiener Journal) dan alınan bilgilerden anlaşıldığı kadarıyla 14 Ekim’de Times’e yazılanlar arasında, Abdülhamid’in Osmanlı tahtına çıkışı sırasında meşrutiyeti kabul edeceğine dair vermiş olduğu sözle bağlantılı olarak Mithat Paşa tarafından benim de hazır olduğum bir ortamda imzalı bir senet gösterildiği yazılmıştır. Bu meselede benim böyle bir ortamda olup olmadığım konusunun düzeltilmesi doğru olur. Şüphesiz benim sempati ve desteğim ve iyi dileklerim iğrenç ve zorba bir hükumet şeklinden kendilerini kurtarmak isteyenler içindi. Fakat söylemeye gerek olmadığı gibi Abdülhamid’i tahta çıkmadan önce görmediğim gibi, tahta çıkışının ilanından bir hayli zaman geçinceye kadar da kendisiyle karşılaşmadım.
Mithat Paşa ve onun reformcu arkadaşları, kötü yönetimi aynen muhafaza ederek yürütecek birisini getirmek için Abdülaziz’i tahttan indirmediler. Zira onların niyeti mevcut olan kötülüklerin iyileştirilmesini sağlayabilecek şekilde milletin işlerinin denetlenmesini temin etmekti. Hiçbir zorba hükümdarın, sahip olduğu güçlerin hiçbirinden kendi arzusuyla vaz geçmesi elbette beklenemez. İşte bu sebeptendir ki Abdülhamid’i tahta çıkarmak için davetten evvel ıslahat düzenlemelerinin yapılacağı bir sistem hakkında kendisinin resmen rızasına ilişkin bir belge alınması gereği vardı. İşte bu belgenin alınması konusunda, benim hiçbir yardımım bulunmadığı halde, Mithat Paşa başarılı oldu. Ben bu konuyu gerektiği kadar biliyorum. Bu konuda gönülden memnuniyetimi göstermekten asla çekinmedim. Zira bunun kapsadığı maddeler kısaca , (1) Bütün Osmanlı tebasının tam olarak eşitliğinin sağlanması ve değişik mezhepler arasındaki bütün farklılığın ve kastlığın kaldırılması ve (2) ülkenin her tarafında bulunan müslim ve gayr-ı müslimlerin oluşturduğu bir milli meclisin kurulması ve bu meclisin maliyeyi denetlemeye ve taşradaki devlet makamlarına karşı ortaya çıkan şikayetlerden bilgi sahibi olmağa yetkili kılınmasıydı. Mithat uygulanmasını istediği bu maddeler hakkında her ne kadar padişahın olurunu aldıysa da, bu maddelerin kanun şekline koyulması zamanı geldiğinde, padişahın bazı maddeleri kabul etmemesi, kendisinin ya bu yoldaki düşüncelerinin gerçekleştirilmesinden büsbütün çekilmesine yahut kendisini uygulamaların eksik ve sakat bir şekilde kabulüne zorladı. Bunun üzerine en sonunda Mithat ikinci yolu tercih etti.
Mithat Paşa anayasasının işte bu bir tarihi özetidir ki hiçbir şekilde hak etmediği bunca karalamalarla karşı karşıya kalmıştır. Gerçekte ifade edildiği gibi yapılanlar yetersizdi. Fakat değerliydi ve daha çok yüksek tabakaya hitap ediyordu. Hazırlanması ve ilanıyla akşam sabah müjdeyi beklemekte olan bütün hıristiyanlar – Rum ve Ermeni ve saire – tarafından, din adamları ve medrese öğrencileri sair aydın Türk’ler canı gönülden bir arada bu anayasayı alkışlar ile kabul ettiler.
Fakat eski verimliliği ile bildikleri ve semirmekte oldukları kötülük ağacının sarsılmasından dolayı gerek padişah sarayına mensup dalkavuklar gerek rüşvetçi ve komplocu paşalar ve onlara bağlı memur kulları tarafından bu anayasa garip bir nefretle karşılandı. Halbuki kendileri için bu telaşa gerek yoktu. Zira çok geçmeden padişah, bağışladığı o hukuku, tamamen geri alarak ve eski berbat usulü bütün kötülükleriyle birlikte iade eyledi. Aslında milli meclisin iki kere toplanmasına izin vermişti ki bununla memleket işleri bir düzene girmeye başlamıştı. Kilise önderleri ile sarıklı din adamları dayanışma içinde çalıştılar, yolsuzlukları cesaretle araştırdılar ve lüzumsuz veya savurganca olduğunu düşündükleri paraların sarfını engellediler. Fakat Abdülhamid bu denetlemeleri bozmak ve kendisine eskisi gibi bir iktidar yaratacak zamanı bekliyordu. Sonunda bu zaman geldi. Gerçekten meclis ikinci toplantının sonunda dağıtıldı. Artık bir daha toplantıya çağırılmadı. İşte bu günlerin ardından işler beterin beterine evrildi.
İşlerin bu duruma gelmesine katkısı olduğu için İngiltere’yi büsbütün temize çıkarmak olanaksızdır. Eğer memleketlerini zorbalıktan kurtarmak ve anayasal bir düzene kavuşmak için hayatlarını tehlikeye atanların (sonlarının ne olduğu görüldü) bir devrimci parti olduğu anlaşılmış olsaydı, İngiliz milletinin canı gönülden desteği esirgenmezdi. Ne var ki evvelce Bulgaristan’da meydana gelmiş olan ve Osmanlılara ait çirkin durumlar – konuyu anlamağa gücü yetmeyen İngilizlerde – bütün Türk kavmi aleyhinde kötü düşünceler yarattığından, Mithat ve arkadaşlarının sahtekar ve kendini beğenmiş ve anayasal düzen taleplerinin de göstermelik ve İstanbul Konferansının gözünü boyama amacıyla ayarlanan düzmece bir oyun olduğu iddialarını sorgusuz sualsiz incelemeden doğru kabul ettiler. İngiliz kamuoyu bu anayasa talepleri ile ilgili olarak bu şekilde dedikoduları görünce, İngiltere tarafından resmen ve resmi olmayan yollardan kınanacağından korkmayarak, anayasayı yırtıp atacak ve hiçbir kayıt ve şarta bağlı olmayan baskıcı rejimi yeniden kuracak fırsatın geldiğini hissetmekte Abdülhamid yanılmadı.
Anayasal düzen hükumet tarafından büyük devletlere bildirildiğinde, büyük devletler tarafından kabul olunsaydı, padişah bu şekilde davranmağa cesaret edemezdi. Zira bu durumda anayasanın kaldırılması devletlerin protestolarına sebebiyet verir ve devletler bu protesto ile müslim ve gayr-ı müslim tebanın yardımlarını kazanmış olurlardı.
Türkiye’nin şimdiki hali Abdülaziz’in tahttan indirilmesinden önceki halin aynısıdır ki o zaman olduğu gibi sarayın yıkıcı hakimiyetinden dolayı hoşnutsuzluk her yerde mevcuttur. Şu farkla ki bu defakinde kötülükler doğrudan doğruya – her işi hükumetten kendi eline alan ve devletin eski geleneklerini bu şekilde terk eyleyen ve saltanatını muhafaza etmek için gücünü tehlikeli bir biçimde arttıran – padişaha aittir.
Önceden bütün işler bab-ı alide sadrazam ve diğer bakanlar tarafından görülüyor ve bu suretle önemli maddelerin dışındaki konularda sarayın görece etkinliği pek az oluyordu ve bu sebeple halk tarafından itiraz sesleri yükselse ve hareketlenme baş gösterse dahi kabahat sadrazama atılıyor bu şekilde padişahın beğenilmeyen kötü kulu haline getirilen sadrazamın azliyle yerine padişahın yeni kıymetli kulu atanıyordu. Halbuki Abdülhamid sadrazamı kullanılacak basit bir araç seviyesine indirdi. Halk ise içine düştükleri baskıdan dolayı hükumetteki bakanlardan kaynaklandığını sandıkları ve onları suçladıkları eziyetlerin kaynağının aslında padişah olduğunu anladılar. Sonunda sabırlar taşınca padişah da suçlayacak kimseyi bulamadı. Kulaklara gelen söylentilere göre Philip Currie İstanbul’a geldikten bir müddet sonra, Ermeni meselesinin tek başına çözülmesinin mümkün olmadığını veya bunun Osmanlı ülkesi idaresi için gerekli olan genel düzenlemelerden (tanzimat-ı umumiyeden) ayrılmasının olanaksız olduğunu yakınındakilere söylemiştir. Eğer bu söylenti doğru ise tamamiyle itiraf olununcaya kadar bilinmeyen bu gerçekten sonunda Lord Salisburry de bilgi sahibi oluyor demektir. Türkiye’nin tutulduğu bu hastalığın bazı bölgelerde diğerlerine göre daha ağır görüldüğü bilinse de etkisi bütün ülkeye yaygındır. Hastalığın ağır görüldüğü bölgelerde yürütülecek ıslah çalışmaları – şimdi görüldüğü gibi – faydadan çok zarar getirir. Bu konuda başarı elde etmek için öncelikle saraydaki kaynak ve merkezlerle işe başlamak gerekir ve bu hükümdarın kesin hakimiyetini sınırlayacak bir denetim sistemi kurulmasıyla olur. Şimdi bu denetim neden ibaret olmalı denilirse, cevabı diğer ülkelerde olduğu gibi Türkiye’de dahi bu denetim milletin elinde bulunmalıdır. Padişah bu arada yabancı devletlerden çok Osmanlıların özgürlükçü hareketlerinden korkuyor. Çünki bu özgürlükçü hareketlere yardım için tebasından büyük bir ekseriyetin kesin kararlı olduğundan padişah da haberdardır. Bu kararlılıktan dolayıdır ki bu hareketin destekçilerinin demirden bir el gibi artan baskısıyla uğraşıyor. Padişah korkuya kapılarak yürüttüğü politikayı değiştirmeyecektir. Ama halkın taleplerinden kaynaklanan tehlike güçlendikçe onların arzusuna uyacaktır. Özgür bir kavim olarak bize düşen görev, bizim gibi “ hür “ olmağa çalışan yenilikçilere her şekilde cesaret vermektir. Tuttukları politika hangi yönde olursa olsun bunun hükumetimiz tarafından yapılamayacağı açıktır. Fakat İngiliz milleti yükselteceği sitem feryatları ile bir başlangıç yapabilir ve İngiltere’nin her tarafında yapılmakta olan mitinglerde, yürütülmekte olan baskıların tekrarlanmasıyla yetinmektense bu işlerin kaynağı olan idare sistemine bir son verecek her türlü girişimi desteklemeye, yenilikçilerin elde edebilecekleri iyi sonuçlara cesaret vermeğe taraftarız. Bu arada düştükleri felaketlerin tekrarından hıristiyanları korumalıyız. Bu ise padişahın sert uygulamalarına engel koymakla ve de anın yenilikçi tebasının girişimlerini sağlamak suretiyle olur. Üzerlerindeki hakimiyete istemeyerek katlanırlar. Şu kadar ki bir hıristiyan devlet tarafından yalnız hıristiyan ahali için yapılacak bir müdahale, padişahın idare şekline son derece karşı olan Müslümanlardan pek çoklarının padişah tarafına geçmelerine sebebiyet verir.
Sir Henry Elliot
KAYNAK : Londra’da yayınlanan “ Hürriyet “ Gazetesinin 1.Kasım.1896 tarihli nüshasından alınmıştır.


0 Yorum