Ana sayfa » SİR HENRY LAYARD VE SULTAN ABDÜLHAMİT

SİR HENRY LAYARD VE SULTAN ABDÜLHAMİT

Ekim 13, 2022

m

Devlet hizmetinde başta bulunanların yolsuzlukları, yanlarında çalışanlara sirayet edeceğinden, bu kötü durumun ortadan kaldırılması icabeder

 İNGİLTERE’NİN İSTANBUL SEFİRİ SİR HENRY AUSTİN LAYARD’DAN  SULTAN  ABDÜLHAMİD’E  TAVSİYELER

 Sir Henry Austin Layard İngiltere’nin Sir Henry Eliot’tan sonra İstanbul’da görevlendirdiği sefiridir. 1877 yılından 1880 yılına kadar İstanbul’da kalmıştır. Büyük bir Türk dostu olarak kabul edilir [i].

Osmanlı topraklarında uzun yıllar arkeolog olarak yaşamış, özellikle Mezopotamya ve Asur topraklarında araştırmalar yapmış, kitaplar yazmış bir bilim adamıdır. Kimilerine göre aynı zamanda bir casustur. Zaman zaman İstanbul sefaretinde de görev almakla beraber, İstanbul’daki hayatı, sefirlik dönemi dışında sürekli olmamıştır.

Son olarak İngiltere’nin Madrid sefaretinde görevli olduğu sırada,  hariciye nazırı Lord Derby tarafından 1877 yılında, İstanbul’daki siyasal gelişmeler üzerine buraya sefir olarak atandı.

İstanbul’da bulunduğu zaman zarfında Sultan Abdülhamit ile yakın ilişki içinde olmuştur. Yıldız evrakı içinde, Sir Henry Layard imzasıyla 27.Temmuz.1294 (8.Ağustos.1878) tarihi ile Sultan Hamid’e takdim edilmiş olan bir layiha mevcuttur.

Bu layihada Layard, Osmanlı Devletinin içinde bulunduğu meselelerin halli bağlamında bir takım tavsiyelerde bulunmaktadır [ii]:

İNGİLTERE’NİN  İSTANBUL  SEFİRİ SİR  HENRY  LAYARD  TARAFINDAN,

SULTAN  ABDÜLHAMİD’E  8. AĞUSTOS.1878  TARİHİNDE TAKDİM  OLUNAN  LAYİHADIR.

  “ … Osmanlı devletinin idari bakımdan bir düzene sokulması ve sayısız mühim kaynaklarının biraz daha çoğaltılması hakkında, iyi niyet ile bazı düşüncelerimi yazıp, arz-ı beyan eylemem hususu emir buyrulduğu için, bu isteğe uyarak, hem şerefli bir vazifeyi yerine getirmek ve hem evvelden beri arzuladığım, Osmanlı İmparatorluğu dahilinde yaşayan insanların asayiş ve saadetini temin gayesiyle şu keyfiyeti beyan etmek isterim ki , Osmanlı Devleti dahilinde muntazam bir idare ve ilerleme uğruna vaad ve ilan edilen ıslahat ve tanzimatın meydana getirilmesi hususundaki düşünceleriniz hakkında , hem Avrupa devletlerinin itimadını kazanmak  ve hem Osmanlı halkının ümit ve güvenini elde etmek için, muhakkak surette ve acele olarak yapılması lüzumlu, aynı zamanda çok önemli dört tedbir şunlardır :

  1. Osmanlı ülkesinde emniyet, düzen ve asayişin iadesi,
  2. Mali işlerin mevcut durumunun doğru olarak incelenmesi,
  3. Adliye işlerinin düzeltilmesi,
  4. Vilayetlerdeki durumun incelenmesi, doğal kaynakların çoğaltılması için gerekli önlemlerin alınması.

 

  1. ASAYİŞSİZLİK

Osmanlı Devleti, kuvvetli bir düşmana karşı harp halinde bulunmaktadır. Bu sebeple malik olduğu bütün askeri kuvvetlerini muharebe meydanına ve asayiş ile intizamın muhafazasına memur olan bilcümle nizamiye askeri ve zaptiye erlerini de vilayetlerden getirmeye mecbur kalmıştır. Bu durumun tabii bir neticesi olarak, Osmanlı Devletinin bir çok bölgelerinde, muhakkak surette karışıklık hasıl olduğundan, mahalli hükumet kuvvetleri de zayıf duruma düştükleri için ortaya bir takım fesat ve cinayetler çıkmıştır. Esef verici bu hal , daha ziyade Osmanlı Devletinin Asya kıtası tarafında çokça görülmektedir. Hiçbir tarafta yol ve geçit emniyeti kalmamıştır. Namuslu halk , Kürt ve Arap gibi kabilelerin ve Çerkesler gibi akıncı zümresinin zulüm ve eziyetine hedef olmaktadır. Bir çok mahallerde yağma ve gasp ile insan öldürme yüzünden, ilçeler harap olmaya yüz tutmuştur. Mal ve can muhafazası hakkında, ya hiç veya çok az emniyet kalmıştır. Bundan dolayı halk kendi iş güçleri olan ziraat ve ticarete devam edemeyerek, milli servete vasıta olan bu iki yol adeta kapanmış gibidir.

Osmanlı Devletinin Asya kıtası üzerindeki ekseri vilayetleri hakkında rivayet olunan bu haller, itimat edilir ve tarafsız adamlarınız vasıtasıyla tahkik olunmalıdır. Şüphesiz, mahalli hükumet memurlarından bu nevi meseleleri kendi bölgelerinde ortadan kaldırıp, yok etmek isteyen kimseler de bulunabilir. Fakat bunlar lazım gelen yardımı elde edemedikleri için, yalnız kalmaktadırlar. Bunların yanında ne kafi derecede asker ve ne de zaptiye vardır. Fakat diğer taraftan , ya iktidarsız ve merhametsiz oldukları için veya özel menfaatlerinden dolayı bu türlü uygunsuz hareketler ile alakalanmayıp, halkın himayesini vazife telakki etmeyenler de vardır. Bu itibarla  devlet uğrunda sadakat ve doğruluk gösterenler, idareleri altındaki halkı, inzibat ve emniyet içinde bulunduranlar, tarafınızdan mükafatlandırılmak suretiyle teşvik olunacağı gibi, vazifelerinde kusur ve ihmalkarlıkları görülenler ile haklarında şikayet vuku bulanların dahi, sizin tarafınızdan cezalandırılmaları icap eder.

 

  1. ZABITA TEŞKİLATI  KURULMASI

Halen sulh ve asayişin geri gelmesine binaen Osmanlı askerlerinin istenilen yerlerde kullanılması mümkün olacağından , her şeyden önce, vakit kaybetmeden, lazım gelen mahallerde kafi miktarda nizamiye askeri bulundurmağa, vilayetlerde muntazam bir idarenin devamını sağlamağa ve zabıta teşkilatı kurmağa hakiki ihtiyaç vardır. Gerek kendi işlerine devam ile günlük ihtiyaçlarını temine çalışan namuslu insanların korunması , gerek ticaret ve ziraatin yenilenmesi ve gerek bu fetret yüzünden büyük zararlar gören devlete ait gelirlerin ıslahı için zikrolunan tedbirler, elzem ve zaruridir. Bununla beraber, Kürt ve Arap aşiretlerinin verdikleri zararlara dahi tez elden engel olmak lazımdır. Sivas, Van, Diyarbakır, Musul, Bağdat vilayetlerinin ve Suriye vilayetinden büyük bir kısmının hali hazır durumu ancak bunların yüzünden esef verici bir vaziyettedir. Etkili tedbirler alarak, gerek islam, gerek hıristiyan tebasının gadre uğramalarına ve zulüm görmelerine başlıca sebep olduğu bilinen bu aşiretlerin itaat altına alınması şarttır. Keza Çerkes muhacirleri, yerleştirilmiş oldukları mahallerin düzenli insanları için dehşeti mucip olmakta ve bilhassa Anadolu’nun batı taraflarında yol kesmek, köy ve kasabalarda yaşayan insanların hayvanlarını ve mallarını yağma etmekte, bunlardan karşı koyanları da öldürmektedirler. Bu sebeple muntazam ve muktedir bir zaptiye, yani emniyet heyeti teşkil ederek, bu gibiler süratle cezalandırılmalıdır. Can ve mal emniyeti olmayan bir memleket, hiçbir vakit imar edilemez ve insanları mutlu olmaz. Osmanlı Devletinin her bölgesi normal bir düzen içinde bulunmadıkça, tebanızın iyiliği için emir buyurulan yenilik hareketleri de tatbik edilemez ve halkınız refah bulamaz. Binaenaleyh, bundan önce muntazam bir zaptiye heyetinin teşkiline himmet edilmiş ve bazı İngiliz zabitleri de bu görevde kullanılmıştı. Şimdi yine aynı teşkilatın süratle kurulması lazımdır.

 

  1. MALİ MESELELER

Osmanlı Devletinin maliye işleri, heyet-i umumiyesi itibariyle tam bir tetkik altına alınmalıdır. Bunun için evvelden beri padişahın arzu ettiği veçhile büyük bir teftiş heyeti tayin edilmeli ve bu heyete, mali meseleleri en ince noktalarına kadar araştırabilmeleri için yetki tanınmalıdır. Ancak bu komisyona tayin edilecek kimselerin , her türlü nüfuz ve tesirden korunması, şahsi menfaatlerden uzak bulunması ve yapacakları işlerde tamamen serbest olmaları lazımdır. Aksi halde devletin menfaatlerine faydalı olacak hizmette bulunamazlar. Her ne kadar Osmanlı Devleti maliyesine ait müşkül meseleleri hal ve tesviye edecek, bilgili ve tecrübeli kimseler var idiyse de, devletin gelirini salim bir mevki’e ulaştırabilmek için Avrupa’dan bazı uzmanlar getirmek yararlıdır. Bunlardan bizzat padişahın kendisi de istifade edebilir. Yalnız getirilecek elemanlar, büyük devletler tarafından tavsiye olunacak maliye uzmanları arasından seçilmelidir. Aynı zamanda padişahın dahi itimadını kazanmış kimseler olmalıdır ve bunlar icabında devletin gelir ve giderine ait her türlü hususa tam bir vukuf kesbedebilmek için, bütün kayıtları kontrol etmek hakkına sahip bulunmalıdır.

Mali işlerde gizlilik tehlikeyi çoğaltır. Hastalığın hakiki durumu bilinmedikçe, tedavisi kabil olmaz. Bu komisyonun yapacağı araştırmalar sonunda, vereceği raporlar dikkate alınmazsa, padişahın mali meseleler üzerinde bir plan uygulaması da mümkün değildir. Şayet meselenin hakiki durumuna vakıf olmadan bir plan uygulamasına kalkılacak olursa, fayda yerine zarar hasıl olur. Devletin gelir ve gider hesapları yanında daha bir takım mühim meseleler vardır ki süratle onların da halli lazımdır. Vergilerin konması ve alınması ile iltizam, aşar ve diğer yerlerden alınan rüsumlar sonunda toplanan paranın ancak üçte birinden fazlasının devlet hazinesine girdiği söyleniyor. Bu belki bir mübalağadır. Fakat mal memurlarında görülen fena haller, memleketin bir çok yerlerinde müşahede edilen ihtilaller ve bu yüzden halkın fakir düşmesi, borçlarını ödememeleri, vergi konması usulünün nizam ve müsavata uymaması gibi şeyler de bu hususu ispat eder mahiyettedir.

Bu itibarla gümrüklerde doğru ve ehliyetli memurlar kullanmalı. İcap ederse Avrupa’dan dahi bilgili ve itibarlı kimseler getirerek, bunları İstanbul, İzmir,  Selanik ve Beyrut gibi daha bazı büyük limanlara müfettiş tayin etmeli. Lazım gelen düzenin kurulması için bunlara tam yetki verilmeli. Bu gibi iyi tedbirlerin hayırlı neticeleri kısa zamanda görülecektir. Umumi borç senetlerine sahip olanlar hakkında da bir tedbir alınması icap eder.

 

  1. MALİ İTİBARIN  YÜKESLTİLMESİ

Evvelce Mahmut Nedim Paşa’nın fermanı ile devletin mali itibarı ayaklar altına alındığından, şimdi bu mali itibarı istenilen seviyeye ulaştırmak lazımdır. Gerek devletin, gerek alacaklıların menfaatlerini koruyacak iyi bir yol seçmek mümkündür. Evvelce İspanya devletinin maliyesi dahi, Osmanlı Devleti maliyesine benzer bir halde idi. Böyle bir düzeltme suretiyle müşkülatı defettiler. Bu sebeple evvela alacak sahiplerini, bir anlaşmaya ve borçların tesviyesi konusuna davet etmek lazımdır. Ya Londra veya Paris’te bulunan alacaklıların yanına , görüşmek üzere, bir doğru ve uygun memur göndermeli; ya da bu alacaklılardan, İstanbul’a bir vekil tayin ederek göndermelerini istemelidir. Osmanlı Devleti, mali itibarını yenileyemediği taktirde, zaruri masrafları için, para temin etmek kendisine pek pahalıya mal olacaktır. Netekim Galata ve sair yerlerden alınan borç paralar buna delildir.

 

  1. KAİME  MESELESİ

Osmanlı Devletinin tabi’i servetleri o kadar mükemmeldir ki, imar işleri veya kaimelerin kaldırılması, yahut azaltılması gibi bir takım hayırlı işlere harcanması lazım gelen borç parayı, mutedil bir fiyat ile bulabilmesini sağlar. Osmanlı Devletinde kaime bir takım ızdırap ve karışıklıklara sebep olduğundan, maliyenin sağlam bir esasa oturtulması, bunun mevcudiyeti birleşemez. Fakat bundan daha çok önemli olan, devlet hazinesinin düştüğü darlığı fırsat bilerek, servet sahibi olmak isteyen sarraf güruhundan kurtulmaktır. Bu hususun iyi bir sonuca bağlanması, şüphesiz bir istikraz ile olur ve bu suretle alınacak olan paranın da, doğruluğa ve tasarrufa riayet ederek harcanması lazımdır. Böyle yapılmadığı taktirde, her yeni borçlanma, devlet hazinesine tahammülü kabil olmayan bir yükün ilavesi demek olur.

 

  1. MEMUR MAAŞLARI

Mali meselelere bağlı maddelerden birisi de memurların maaşları hususudur. Aylıklarının indirilmesi ile memurları haiz oldukları vazifelerin şan ve şerefine aykırı bir duruma getirmek, memleket ve milletin menfaatlerine hayırlı bir iş sayılamaz. Memurlara hem kafi miktarda maaş vermemek ve hem de aydan aya bunu ödemeyerek, onları meşru olmayan diğer yollardan geçinmeye teşvik etmek kadar bir millete tehlikeli zarar olamaz. Eğer lüzumundan fazla memur alınmış ise, bunların azaltılması caizdir. Fakat lüzumlu olanların da maaşları mükemmel olmalıdır. Çünkü düşük maaşla memur kullanmak kadar fena tasarruf, fena politika, devlete millete ve ahaliye zararlı fena bir iş yoktur. Maaş ile bir çok memur kullanmaktan ise, ehil olanlarını kullanmak, geri kalanlara emekli maaşı vermek tercih edilir. Bizzat sarayda dahi bu tasarrufa riayet olunması gerekir. Devlet hizmetinde başta bulunanların yolsuzlukları, yanlarında çalışanlara sirayet edeceğinden, bu kötü durumun ortadan kaldırılması icabeder. Her ne mevkide ve rütbede olursa olsun, yolsuzluk suçu ile suçlananlar cezalandırılmalıdır ve bir daha devlet hizmetinde bu gibilere görev verilmemelidir.

Devlet hazinesini duçar olduğu şu perişan halden kurtarmak ve devletin gelir gider dengesini sağlamak hususunda, bir çok defalar bana sorulan suale, daima “ imkanı var “ diye cevap verilmiştir ve bu vesile ile Osmanlı İmparatorluğunun, yalnız Asya kıtası üzerindeki topraklarında, geçmişte, muazzam, kudretli ve mamur birkaç devlet bulunduğu bildirilmiştir. Bu devletlere ait büyük beldeler, yollar, köprüler ve kanallar ile binalar hala meydandadır. Evvelce böyle olup da, şimdi öyle olmamasına bir sebep yoktur. Münbit araziler ve iklimi evvelce ne ise, şimdi de aynıdır. Sizlerin himmeti, yabancı sermayenin getirilmesi ile Osmanlı Devletinde, örtülü olan tabi’i servetlerin çıkarılması ve çoğaltılması, can ve mal emniyetinin sağlanmasına matuf bulunmalıdır. Bir devletin zenginliğine ve ilerlemesine halkın sanatı, ziraat ve ticareti sebep olur. Fakat hükumetin himmeti ile bunların memleket dahilinde temini de şarttır.

 

  1. ADLİ İŞLER

Osmanlı İmparatorluğunda yaşayan insanların saadeti için lazım gelen sebeplerden biri de, adli işlerin hakkaniyet esasına bağlı olmasıdır. Bir çok defalar yapmış olduğumuz görüşmelerde, bu mühim madde bahis konusu oldukta, esasen zat-ı şahaneleri dahi, adliye dairelerinin tanzimine lüzum bulunduğunu takdir etmişlerdi. Bütün mahkemelerde yolsuzluk işlerinin cereyan ettiği ve bunun neticesi olarak, halkın haklarını kazanabilmek için ne derecede izdırap ve  sıkıntılara düştükleri da malum-u şahaneleridir. Adliye dairelerinin bu şekilde çalışması umumi şikayeti mucip olur. Halbuki düşündüğünüz gibi bu hususun acele olarak tanzimi ve halkın ızdırabının hafifletilmesi, şikayet yerine teşekkürü mucip olacaktır.

Osmanlı Devletinde adaletin kaynağı padişahtır. Lüzumlu masrafları padişah tarafından ödenmek suretiyle açılan “ Mekteb-i Mülkiye-i Adliye “ de, öğrencilere fıkıh ilmi ve “ Mekteb-i Sultani “ de de hukuk fenni dersleri okutulması, adli işlerin tanzimi yolunda başlangıç olacaktır. Geçmiş senelerin teessüfe şayan işlerinden biri de, zamanın gaileleri sebebiyle bahis konusu mekteplerin arzu ettiğiniz şekilde gelişme gösterememesidir. Henüz adli ve mülki işlerde kullanılmağa değer yeterli öğrenci yoktur. Fakat bu okulların genişletilmesine ve yükseltilmesine devam edilecek olur ise, hayırlı sonuçları görülecektir. Çok yakın bir zamanda devlet daireleri bundan istifade edecektir.

Mahkemelerde kullanılacak aza ve hakimler, hiçbir mahalli ve merkezi hükumetin tesiri altında olmamalıdır. Fena halleri tahakkuk etmedikçe azledilmemelidir. Bulundukları mevki’in ehemmiyetine nisbetle tayinleri yapılmalıdır. Hülasa bunlara vazifeleri esnasında, hiçbir taraftan müdahale edilmemelidir. Bunların hakkında şikayeti ve şüpheyi çekecek bir hal ve hareketin olmaması, adliye dairelerindeki ıslahatın esasları sayılır. Bu hususların cümlesi, meşhur islam hukukçuları tarafından da iyi karşılanmış maddelerdir.

 

  1. KANUNLARIN TANZİMİ

Osmanlı Devleti tebası cins ve mezhep bakımından karışık olduğu için bunların hakiki ihtiyaçlarına uygun şekilde ceza ve adi hukuk kanunları düzenlenmelidir. Bunların inançlarına ve yaptıkları dini ayinlere müdahale edilmediği taktirde, cümlesinin mesut olacakları hususu, esasen padişahın da düşünce ve istekleri arasında bulunmaktadır. Bu nevi kanunların tanzimi Osmanlı hukukçuları arasında tanınmış ve halkı müslüman ve müslüman olmayan ahaliden mürekkep diğer memleketlerde hakimlik ve reislik yapmak suretiyle şöhret kazanmış Avrupalılardan kurulu bir komisyon vasıtasıyla mümkün olur. Mesela İngiltere Kraliçesinin memleketlerinden biri olan Doğu Hindistan’da müslümanlar ve diğer dinlere mensup insanlar için hazırlanan bu nevi kanunların çok faydalı olduğu görülmüştür. Bu kanunlar sayesinde hem Hindistanlılar, aynı seviyede adalete kavuşmuş ve hem de hiç birinin mezhep ve inanç işlerine müdahale edilmemiştir. Cümlesinin saadet ve huzuru sağlanmıştır. Padişahın düşüncelerinin dahi bu merkezde olduğu malumdur.

 

  1. ASYA KITASI  ÜZERİNDEKİ  VİLAYETLERİN  KALKINMASI

Osmanlı Devletinin ekseri bölgeleri çok mahsuldardır. Bazı yerleri de eski zamanlarda gayet mamur idi. Bunları eski durumlarından daha iyi bir hale getirebilmek için, güzel ve adil bir iradeye; halkının hakiki ihtiyaçlarının öğrenilmesine; çeşitli kaynaklarının akıl ve tedbire uygun şekilde genişletilmesine lüzum vardır. Bu bölgelerin hal-i hazır durumu ve halkının türlü ihtiyaçları öğrenilmedikçe, onların istifade edecekleri ıslahatın nelerden ibaret bulunduğu bilinemez. Binaenaleyh her şeyden evvel, ehliyet ve iktidar sahibi hareketleri tecrübe edilmiş kimselerden kurulu bir komisyon tayini icap eder. Bu komisyon, idari bakımdan lazım gelen ıslahat ve memleketin imarına dair düşüncelerini tatbik mevkiine koyabilmek için, ne gibi tedbirler alınması lazım geldiğini, bir layiha halinde padişaha takdim eder. Osmanlı İmparatorluğunun bilhassa Asya kıtasında olan gelir kaynakları hala malum değildir. Her şeyden önce böyle bir komisyonu, bilgili ve tecrübeli Avrupalıların başkanlığında Asya tarafına göndermelidir. Aynı zamanda bu komisyondaki itibarlı ve bilgili kimselere padişahın da itimadı olacağı için, memleketin iyi idaresi hakkında bu komisyonun bildireceği tedbirler dahi, padişah nezdinde itibar görmelidir.

 

  1. AVRUPA SERMAYESİ 

Padişahın bu hayırlı niyet ve icraata bilfiil teşebbüs ettiği, bütün Avrupa sermayedarlarının malumu olduğunda, bunlar, demiryolu, madenler ve ziraat ile buna benzer memleketin sair çeşitli gelir kaynaklarının genişletilmesi hususunda, lazım gelen nakdi sermayeyi derhal tedarik ederler. Memleketin tabi’i ilerlemesinin kaynağı olan ziraat ve madenler Osmanlı Devletinde çok ziyade ise de, Avrupa ilmi ve sermayesi ilave olmadıkça, onlardan büyük mikyasta istifade edilemez. Şimendiferler, kanallar, yollar, ziraat işlerinin ikmali, nehirlerde nakliye, bir devletin zenginliğine, imarına ve bundan doğacak kudret ve kuvvete esas olan mühim maddelerdir. Bir milletin istiklali dahi bu vasıtalar ile olur. Hatta toprak bakımından , Osmanlı Devletinden daha küçük memleketler, bu sayede azim kuvvet ve istiklal sahibi olmuştur.

 

  1. FIRAT DİCLE HAVZASI

Osmanlı İmparatorluğunda ve bilhassa Dicle ve Fırat nehirleri arasında bulunan geniş arazide, ne büyüklükte gelir kaynakları ve mamuriyet olduğu, daha evvelce bir çok defalar tarafımdan söylenilmiştir. Bu iki büyük nehrin aktığı arazi Arabistan adı ile maruftur. Yalnız şimdiki Bağdat vilayeti dahilinde, evvelce Süryani ve Babilonya adında iki büyük devlet vardı. Bu iki hükumet mahvolup, toprakları Arap fatihlerinin eline geçince, buralarda yine cihanın en zengin ve en mamur bir devleti kuruldu. Onlardan da Osmanlılar aldılar ve halen de, Osmanlı Devletinin elindedir. Bağdat, Musul, Basra ve sair meşhur beldeler, servetleriyle bütün alemde şöhret bulan büyük vilayetlerdir. Fakat bu servet ve mamuriyet, evvela islam halifelerinin makul tedbir ve idareleri; saniyen, memleketin tabi’i zenginliklerinin, gelir kaynaklarının çokluğu, nehirlerinin gemi nakliyatına müsait olması, hesapsız kanal ve su terazileri sayesinde olmuştur. Mülk sahipleri bu işleri, o devrin en mahir mühendislerinin yaptıkları planlar üzerine inşa ettirmişlerdir. Her ne kadar sonradan bunlar dolmuş ve iptal edilmiş ise de, halen yerleri durmaktadır. Bundan maada bu toprakların gayet verimli olması ve doğu ile batı arasındaki ticaretin birleştiği noktada bulunması dahi, servet ve kuvvete delalet eder. Halbuki böyle topraklarınız halen bir çöl gibidir. Devlet hazinesine gayet az bir gelir sağlamaktadır. Bunların geliri, Mısır’ın geliri ile mukayese edilecek olur ise, belki daha fazladır. Musul ve Basra’da oturan ahalinin mal ve can emniyeti pek az olduğundan, ziraat yapılamıyor. Bir takım yağmacı ve akıncı kabileler, sahralara inip, daima umumi emniyeti bozmaktadırlar. Şehirler dahi harap ve viran olmuştur. Eski hilafet merkezi olan Bağdat şehri bile, evvelki şöhretini kaybetmiştir. Fırat nehri bu şehrin aşağısında, yatağından taşmış ve nehir ticaretine müsait olmaktan çıkmıştır. Burada bataklıklar meydana getirdiğinden, şehrin havası da sıhhate zararlı bir hal almıştır. Terk ve ihmal edilen bu arazi üzerinde, eski mamur durum tekrar elde edilemez ise de, şüphesiz daha iyi bir vaziyete getirmek her zaman mümkündür. Dicle nehri üzerinde Osmanlı ve İngiliz vapurlarının işletilmesi ile Bağdat ticaretinde görülen ilerleme ve son muharebeler vesilesiyle Trabzon ve Erzurum tarafından başlayıp, İran ve Orta Asya’ya uzanan yolun kapatılmasıyla Basra körfezi cihetinden açılan yeni bir yolun hasıl ettiği bol ticaret, buna delildir. Şayet, dahili idarede bir ıslahat yapmağa muvaffak olunursa, gerek iç, gerek dış sermayedarlara yeni bir istek ve gayret geleceği şüphesizdir. Buralarda yapılmasına teşebbüs edilecek en mühim ve lüzumlu imar işleri, gerek Anadolu, gerek Arabistan kaynaklarının arttırılması, her şeyden önce, İstanbul’dan Bağdat’a ve oradan da Basra körfezine kadar uzanacak bir demiryolu hattının döşenmesine bağlıdır.

 

  1. DOĞU DEMİRYOLU

Zat-ı şahaneleri, Anadolu’da madenleri, ormanları ve mahsulleri pek çok olan memleketlere sahiptir. Fakat Anadolu dahi Bağdat vilayeti gibi terk edilmiştir. Osman oğullarının ilk devirlerinde mamur olan Konya gibi bir büyük vilayet halen harap durumdadır. Bunların İstanbul ve Avrupa ile doğrudan doğruya temas edecek vasıtaları olsa, ticaretleri fevkalade yükselir ve eski zenginliklerini elde ederler. Dicle nehrinin doğu tarafında bir demiryolu yapılarak, Diyarbakır, Mardin ve bunlara emsal daha bazı beldeler birbirine bağlansa, Anadolu tarafında ticaret kapıları açılıp, buralara nice iş bilir insanlar davet olunur. Hülasa, demiryolları, Osmanlı Devletinin Anadolu kıtasında bir şah damarı gibidir. Bunlar bir takım kuvvetlerle Akdeniz’in doğu ve ve kuzey sahilleri ile bağlanır.  Karadan Hindistan’a dahi öyle bir doğru yol açılır ki, bu yolun önemi, İngilizler kadar Türkleri de alakadar eder. İngiltere’de bir takım  yüksek kimselerin ve iktidar sahiplerinin nüfuzu altında bir çok sermayedarlar vardır. Bunlar öteden beri Osmanlı Devletinin yararına çalışarak, bu uğurda hiçbir masraftan kaçmamışlardır. Şu büyük yolun inşasına dahi isteklidirler. Doğruca Hindistan’a uzanacak iki büyük yoldan birine, Osmanlı Devletinin sahip olması, gerek siyaset, gerek ticaret bakımından sonsuz ehemmiyeti haizdir. Böyle bir yoldan, herkesten ziyade İngiltere istifade edeceği için, İngiliz hükumeti, hususi menfaatleri dolayısıyla bu yolun geçeceği ülkenin, kuvvetli, müstakil ve dost bir devletin elinde olmasını arzu eder; hatta İngiltere hükumeti, ittifakı cihetiyle Osmanlı İmparatorluğu’nu düşmanlardan muhafazaya hazırıdır. İşte bu sebeple iki büyük maksada dayanan 4 Haziran (1878) muahedesi Osmanlı Devleti ile tanzim edilmiştir. Anadolu, Arabistan ve Suriye vilayetlerinden geçen bir demiryolu hattı, devlet hazinesine büyük gelir sağlar. Her şeyden önce bu üç büyük vilayet bir birine  gayet kolay ve süratli bir vasıta ile bağlanmış olur. Böylece bir çok ticaret kapıları açılır. Bu bölgelerin mahsulleri kıymet kazanır. Her sınıf halk arasında alış veriş başlar. Aşiret ve kabilelerin oturmakta olduğu bu vilayetlere medeni ve nüfuzlu insanlar davet edilerek, muntazam bir şekilde yerleştirilir.

 

  1. NEHİRLERDE GEMİ  NAKLİYATI

Dicle ve Fırat nehirleri üzerindeki gemi nakliyatı işi, tedbirli ve akıllıca hareket etmek suretiyle iyi tarzda düzenlenir. Bu iki nehrin ticari bakımdan büyük menfaatler hasıl edeceği şüphesiz ise de, yabancı müteahhide fazla bir ruhsat verilmemiştir. Bir İngiliz kumpanyası, bu hususta büyük yardımlarda bulunmağa hazır olduğu halde, ancak iki vapur ile çalışmasına müsaade edilmiştir. Halbuki bu tür tazyikler tamamen kaldırılarak, sermayedarların, ister yerli, ister yabancı olsun, bu işlere teşviki akıllıca bir harekettir. Adı geçen nehirlerde, ne kadar çok vapur işletilirse, o kadar fazla gelir elde edilir. Bunun neticesinde de, hem ahali saadet ve zenginliğe ulaşır, hem bütün memleket bundan faydalanır. Diğer taraftan bu iki nehrin sahillerinde, namuslu ve çalışkan insanlar oturmaktadır. Bunlar çalıştıkları taktirde, uzun zamandan beri bu bölgede görülen karışıklık ve ihtilaller de ortadan kalkmış olur. İslam halifeleri devrinde, bu memleketlerin ahalisi, bir çok yerlerde ve gayet iyi kanallar açmış, topraklarını sulamak suretiyle de, bol miktarda çeşitli mahsul almışlardı. Bahis konusu kanalların yolları el’an mevcuttur. Fakat ihmal ve dikkatsizlik yüzünden bunlar dolmuş ve kapanmış olduğu için, istifade edilemiyor. Bunlar yeniden açıldığı taktirde, çöl olan bir kısım topraklar tekrar mahsul ve meyve verebilir.

 

  1. BEDEVİ ARAPLARIN  İSKANI

Arabistan’ı eski mamur haline getirebilmek için, ve seyyar Arap kabilelerini bir disiplin altına almak lazımdır. Namuslu kimselere ve iş sahiplerine dehşet veren, Arabistan’ı bu hale getiren bunlardır. Bu Arap’lar, Osmanlı Devletine bir servet kaynağı olabilecek iken, ticaret ve ziraata mani olduklarından zararlara sebebiyet vermektedir. Bazı tedbirler alındığı taktirde, bunlar çabuk yola gelir, eşkıyalığı terkederler. Mesela Fırat nehri kenarında, Dehr kasabası merkez olmak üzere, evvelce bir bedevi nahiyesi kurulmuş ve bunun başına bir müdür ve yanına bir tümen süvari ve hafif piyade askeri verilerek, onların ıslahı kabil olmuştu. Fakat sonradan, idari bakımdan yapılan değişiklikler neticesi Dehr^de Arap kabilelerini bir disiplin altında tutacak kuvvet bırakılmadı. Şimdi yapılması lazım gelen şey, yine Fırat ve Dicle nehirlerinin bazı mahallerinde asker bulundurmak ve ekseriya yağma maksadıyla nehirleri geçmek isteyen bu Arap kabilelerine mani olmaktır. Bunlara ziraat yapmak için, bir miktar arazi verilmeli, ve karşılığında, sefer esnasında, süvari olarak orduya katılmaları temin edilmelidir. Aynı zamanda, senede bir veya iki defa bir araya toplayıp, harp eğitimleri yaptırılmalıdır. Bunlar bir disiplin altına girince, kendi iş ve güçleriyle uğraşırlar. Koyunlardan çıkan yapağı ve deve ile atlardan elde ettikleri kılları karla satarlar. Bu bedevi Araplar şimdiye kadar hiçbir vergi vermemişlerdir; kervanları talan ve ziraata zarar vermemeleri için, bu güne kadar paralar gönderilmiştir. Halbuki bir çok bedeviler, para olarak vergi vermez ise de, bunun yerine hafif süvari alaylarının teçhizi için, en güzel atlarından verebilirler. Halen bu atlardan büyük bir kısım Hindistan’a gönderilmektedir.

 

  1. YABANCILARIN İŞBAŞINA  GETİRİLMESİ

Osmanlı Devletinin Asya tarafında bulunan topraklarını iyi idare etmek, gelir kaynaklarını arttırmak, ve daha mamur bir hale getirmek için mümkün olan tedbirler bunlardır.

Lakin bu tedbirler, iyi niyet yapılmağa teşebbüs edilmiş olsa dahi, gayet hamiyetli, tecrübeli ve muktedir memurlara ihtiyaç vardır. Bunlara sahip olmadıkça, Osmanlı Devletine layık şekilde hiçbir iş yapmak mümkün olamaz. Devletin bazı mühim işlerinde, yabancılardan tanınmış ve işinin ehli kimseleri kullanmak istediğinizi sizden duymuştum. Bu hayırlı düşüncelerinizi, gerek Kraliçe, gerek onun hükumeti, büyük bir sevinç ile takdir eder. Aynı zamanda Osmanlı Devletinin kuvvet ve istiklalini iltizam eden bu nevi yenilikler ve düzenin, iyi bir şekilde uygulanacağı hususuna, gayet kıymetli bir rehin addederler. Ancak yüksek mesailerine dayanarak, şu hususu da arz ve beyan etmek isterim ki, bu gibi tanınmış yabancıların, yalnız faaliyette kullanılmaları kafi değildir. İdarenin şekil ve tarzının esasen değiştirilmesi, padişahın da arzusu olduğu veçhile, Avrupalıların en yüksek makamlarda, baş memuriyetlerde kullanılması ve bunlara görevlerinde tam selahiyet ve istiklal verilmesi icabeder.

 

  1. DİĞER MEMLEKETLER

Bu nevi yabancıların hizmet ve yardımlarından, Rusya İmparatorlarının ne kadar istifade ettikleri gayet iyi malumunuzdur. Rusya ne yaptı ise, bunların himmeti ile yaptı denilebilir. Bu yabancılara itimat edilerek, Rusya’nın en büyük makamları ve rütbeleri verildi. Bunlar Rusya devletine ve milletine, asıl Ruslardan ziyade hizmet ettiler. Gayret ve sadakat gösterdiler. Osmanlı devletlerinde dahi böyle yapılabilir. Bundan Osmanlılar istifade eder. İleride, devletin iyi idaresinde bunlara yardım edecek ve yerine geçecek adamlarınız yetişebilir. Tarihte tehlikelerden kurtulan nice devletler vardır. Bunların bazıları, felakete uğradıktan sonra, eski hallerinden daha iyi bir duruma gelmişlerdir. Mesela Prusya Devleti buna hayret edilecek bir nümunedir. Bu devletin, başına gelen felaketlerden istifade ederek, bütün fena şeyleri kaldırması ve yeni bir düzen içinde nereden nereye geldiği hakikaten şaşılacak bir haldir. Napoleon Prusya Devletini en alçak bir krallık derecesine indirmişti. Avrupa devletleri hükümdarları arasında hiçbir haysiyeti ve kıymeti kalmamıştı. Şimdi ise, o Prusya, Avrupa’nın en büyük imparatorluklarından biri oldu. Bu keyfiyet, devlet adamlarının, Prusya’nın başına gelen felaketleri daima hatırlayıp, bu felaketlere sebep olan olaylardan kaçınmaları sayesinde olmuştur. Osmanlı Devleti ise, daha büyük bir başarı ile Prusya’nın izinden gidebilir. Padişah hazretleri, yer yüzünün en iyi kıtalarına maliktir. Tebaları, devlet hizmeti için, en mükemmel ve en bahadır asker hazinesidir. Meşhur ordular ve kuvvetli donanmalar, daima padişahın emirlerine uymak için hazırdır. Padişahın en çok arzu ettiği, tebasının refah ve saadetidir. Bu nevi yükselme kudreti ve gelir kaynakları ile bunların iyi idaresi ve an-be-an çoğaltılması, nihayet makul ve tedbirli bir iç idare, Osmanlı Devletini misli görülmemiş bir şerefe, ikbale ve azamete ulaştırır. Osmanlı Devletinin bu şekilde ihyası, padişahlarının sayesinde olabilir.

 

SULTAN  ABDÜLHAMİD’İN  SİR  HENRY  LAYARD’IN LAYİHASINA VERDİĞİ  CEVAP :

Memalik-i şahanemize lazim-ül-icra ıslahata dair layiha-i mufassalınızı bi’d-defa’at mütala’a eyledim. Bunun münderecatı memalik ve tebamızın terakkiyi saadet halini mucib efkar ve mütala’at-ı sa’ibeden ibaret olduğundan, gerek taraf-ı şahanemize, gerek memleketimize olan kemal-i muhabbet ve hüsn-ü niyet-i sefiranenizi takdir ettim. Layiha-i mezkur da sadrazamıma dahi irade olunarak, onları da bu babdaki hissiyatımıza müşterek buldum. Devlet-i aliyemizin muhtaç olduğu ıslahatı memalik ve ahalimizce hakikaten menfaat-bahş olacak şekil ve surette usul ve adatımıza ve kavanin ve nizamatımıza tatbikan bir an evvel peyder-pey mevki’-i icraya getirmek için, babı-ı alimize taraf-ı şahanemizden evamir ve iradat ita ve bu babda uhde-i hükümdaranemize ait vezaifi bi-temamiha icra eylemekten geri durmayacağımın nezd-i asilanelerinde meczumiyetinden mutma’inim.

 

CEVABIN  SADELEŞTİRİLMİŞ  ŞEKLİ

Ülkemizde uygulanması gereken yeniliklere ilişkin ayrıntılı yazınızı bir çok kereler inceledim. Bu yazınızın içeriğinin, ülke ve tebamızın mutluluğunu geliştirecek isabetli düşüncelerden  ibaret olduğundan; gerek tarafıma, gerek ülkeme karşı duyduğunuz büyük sevgi ve sefaret görevinizden kaynaklanan iyi niyetinizi takdir ettim. Bu yazı ayrıca sadrazamıma dahi yöneltilerek, onun da bu konudaki düşüncelerimize katıldığını gördüm. Devletimizin ihtiyaç duyduğu yenilikleri, ülke ve halkımıza gerçekten yararlar sağlayacak bir şekilde, yöntem ve adetlerimize ve yasalarımız ve yasal düzenlemelerimizde  bir birinin ardı sıra uygulanmak üzere; bab-ı alimize tarafımdan emir ve iradeler verilmiş olup, bu konuda hükümdarlığımıza düşen bütün işlerin eksiksiz yürütülmesinden geri durmayacağımın, asil bilgeliğiniz tarafından bilindiğinden şüphem yoktur.

 

[i] Layard’ın Türkler lehine İngiltere parlamentosunda yaptığı konuşmalar onun Türk dostu olarak anılmasına sebebiyet vermiştir. Sir Austin Henry Layard, 4.Haziran .1878 tarihinde İngiltere ile Osmanlı Devleti arasında akdedilen “ Kıbrıs Mukavelenamesi” nin de hazırlayıcısıdır.

Ayrıca ; Sir Henry Layard hakkında; bakınız, “ HENRY LAYARD’IN İSTANBUL ELÇİLİĞİ “Prof Dr Yuluğ Tekin Kurat, Ankara Üniversitesi Basımevi 1968.

[ii] Adı geçen layiha Prof Dr Münir Aktepe tarafından “ Belgelerle Türk Tarihi “ dergisinin Temmuz 1969 tarihli 22. Sayısında yayınlanmıştır. Burada bu dergideki bilgiler aktarılmaktadır. Dildeki sadeleştirmeler, genellikle merhum Aktepe’ye aittir.

İlgili Malumatlar…

0 Yorum

Bir İçerik Gönder

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir