Ana sayfa » TARİHİN GÖZYAŞLARI

TARİHİN GÖZYAŞLARI

Ekim 14, 2023

m

 

Tarih ağlar mı?; elbette, eğer okuyan vicdan sahibi ise ağlatır da!…

 TARİHİN  GÖZYAŞLARI

Milletlerin geçmişlerinde bazı zamanlar ve olaylar vardır ki; unutulması olanaksızdır, hatta, unutturulmaması gerekir.

İnsan hafızasında daima, ya çok kötü veya çok iyi şeyler muhafaza edilir. Milletlerin de hafızaları vardır ve onlarda da sistem aynı şekilde işler. Bu millet, ne yazık ki, kötü anılar bakımından talihsiz bir millettir.

Son günlerde orta doğuda yaşanan olağanüstü hareketlilik hakkında en çok söz söylemek hakkına sahip ülkelerden birisi de bizim olduğumuz düşüncesindeyiz. Burada bu gün yaşamlarını sürdüren devletlerin vatan dedikleri yerlerde, onların döktükleri kanların birkaç mislini, bizim çocuklarımız döktüler. Bu bakımdan, bu bağlamda unutulmaması gerekenlerin arasında, en az bu devletlerin halkları kadar hakkımız vardır.

Keşke Yunan kazansaydı “ diyen zihniyetle ortak bir tarafımız olmadığı kanaatindeyiz. Ancak içimizde kalan ve hala yüreklerimizi dağlayan bazı şeyler var ki onları söylemeliyiz.

Bizim söylediklerimize karşı kayıtsız kalanlar olabilir. O zaman, onların yazdıkları ile bizim yazdıklarımızı bir araya getirerek, gerçeklere ulaşmanın daha kolay ve doğru olduğunu ilave edelim.

Şimdi buraya üç alıntı yapacağız; birisi, “ eski Ürdün Kralı Abdullah “’ tan, diğeri meşhur İngiliz istihbaratçısı “ T.E. Lawrence “’ten. Ardından aynı günlerin olayları için Falih Rıfkı Atay’ın “ Zeytindağı “ adlı kitabından. Aralarına yorumlarımızı da ekleyeceğiz.

Önce bu günkü kralın büyük dedesi, eski Ürdün Kralı Abdullah’ın

BİZ OSMANLI’YA NEDEN İSYAN ETTİK “ adlı,

İstanbul, Klasik yayınlarının, 2006  tarihinde çıkardığı kitabından, s.221:

ARAP ULUSU

Arap ulusunun kendine ait bir tarihi ve şerefli bir geçmişi vardır. Kur’an onların peygamberine inmiştir. Çeyrek asırlık bir dönemde doğu ve batı ülkelerini fethetmişlerdir. Yine bu kısa zamanda insan olmanın gerektirdiği dini ve dünyevi ıslahatları yapmışlardır. Onlar asla sömürge ve köle olmayan, aksine her zaman kendi başına ayakta duran ve yolunu bulan bir toplumdur. Arapların Arap olmayan  bazı müslüman milletlerin egemenliği altına girmiş olmaları, söz konusu bu milletlerin islamın öğretilerine ve Muhammedi kardeşliğe boyun eğmelerinden dolayıdır. Kur’an’ın öğretileri hakim olduktan sonra, Araplar için sultanın Arap yahut başka bir ırktan olması arasında fark yoktur. Bu yüzden Arap milletleri İslam sultanlarına bakarken, Allah’ın sadece Arap olan Resul’e verdiği şerefi görmek isterlerdi.”

Kral Abdullah bu satırları yazdıktan sonra, Osmanlı’nın II. Mahmut devrinden itibaren Kur’an’dan ayrıldığını, Tanzimatın ilan edilmesiyle islam doktrininden uzaklaşıldığını, 1876 Anayasası ile tamamen din dışına çıkıldığını bundan dolayı islami olmayan bir düzende Arapların yaşamasının olanaksız olduğunu söyleyerek, Arap ihtilalini haklı çıkarmaya çalışıyor.

Şimdi, aynı kitabın 242 ve 243. Sayfalarında yazdıklarını aynen aktaralım, bu sayfalar kitabın son cümleleridir:

Ey Araplar! Bilmelisiniz ki İngiltere ile işbirliğine eğimli olmamız gerekiyor. Çünkü dikkat edin, bütün büyük uluslar onlara karşı çıkmaktan aciz kalmışlardır. İngiltere hiç kimseye hak etmediği değeri vermez. İngiltere, yalancı, korkak ve tembellerle iş birliği yapmaz. İngiltere politikalarını duygularıyla hareket ederek ya da herhangi bir anlaşma veya savaşta kendisine yapılan yardımlara bakarak oluşturmaz. Tam tersine İngiltere sabırlı ve istikrarlı bir millettir ve ancak güçlülere saygı duyarak onları kendine katmak isterler. Başarısızlığı sevmedikleri gibi, ondan uzak dururlar. Şu halde siz de güçlü, uyanık, sözünün eri ve dikkatli olun ki, İngiltere yanınızda yer alsın ve dostluğunu sizinle paylaşsın.

Sözlerimin sonunda Britanya’ya, Kral’a ve lider Churchill’e saygı, hayranlık ve en iyi dileklerimi sunuyorum.“ 

Nerede kaldı Kur’an, nerede kaldı islam. Yoksa İngiliz Devleti, Kral’ı ve lideri müslüman mı oldu?

*        *       *

Kral Abdullah’ı burada, yazılanlar hakkındaki değerlemeyi de okuyucalara bırakarak; İngiliz istihbaratçısı T.E. Lawrence’e geçiyoruz:

T.E. LAWRENCE

“ BİLGELİĞİN  YEDİ  SÜTUNU “ adlı,

Chiviyazıları Yayınevi, İstanbul 2014 tarihinde yayınlanan kitabından s. 16.

O seferde bir çok hayat yaşadık ve asla kendimizi sakınmadık. .. Yine de biz başarıya ulaşıp da yeni dünya ufukta belirdiğinde, yaşlı adamlar zaferimizi almak ve bildikleri eski dünyaya benzetmek için yeniden geldiler. Gençlik kazanmayı başarsa da bunu saklamayı henüz öğrenmemişti ve ihtiyatların karşısında acınacak derecede güçsüzdü. Kekeleyerek yeni bir gök ve yeni bir yer olsun çalıştığımızı söyledik. Onlar ise bize nazilce teşekkür edip barış yaptılar.

s. 31

“…Biz onları (yerel halkı), ölümlerin en kötüsüne, ateşin içine, savaşı kazanmak için değil ama Mezopotamya’nın tahılı, pirinci ve petrolü bizim olsun diye atıyorduk. Tek ihtiyaç duyduğumuz şey düşmanlarımızı (aralarında Türkiye’de var) yenilgiye uğratmaktı ve sonunda Allenby’nin bilgeliği ile Türkiye’de ezilenlerin ellerini kendi yararımıza kullanarak dört yüzden daha az kişinin ölümüyle bu iş başarıldı. En çok, katıldığım otuz muharebeyle gurur duyuyorum, kendi kanımızın akmasından hiç sorumlu olmadım. Bana göre, söz konusu eyaletlerin tümü, ölü bir İngiliz’e değmezdi. “

Kral Abdullah’ın methiyeler düzdüğü İngilizlerin istihbaratçısı, aralarında Kral’ın halkına mensup insanların da bulunduğu on binlerce şehit Osmanlı askeri için, yukarıda aktardığımız sözleri söylüyor.

Gurur duyduğu otuz muharebede, dört yüzden az İngiliz’in ölümüne karşılık, on binlerce Osmanlı askerinin kaybı onu ilgilendirmediği gibi, olayı küçümseyerek, bu bölgenin tamamının bir İngiliz’in kaybına değmeyeceğini ilave ediyor.

Savaşın iki karşı gurubunun değerlendirmelerinin ardından; bu savaşta, 4. Ordu Kumandanı Cemal Paşa’nın yaveri olan Falih Rıfkı Atay’ın yazmış olduğu “ Zeytindağı “ adlı kitabın 117. Sayfasına dönelim. Her Türk ailesinin elinde bu kitaptan bir tane bulunması gerektiğinin altını çizmek istiyoruz. Bu kitapta ibret alınacak çok şey var.

FALİH  RIFKI  ATAY

ALLAH’A  ISMARLADIK [i]

Üç tabur, üç tabur…

Nebi Samoil siperlerinde Kudüs için kan döken Türk askerlerine bu kadarcık yardım edemiyoruz…

O sene Galiçya topraklarında döğüşmek için yirmi bin lüzumsuz Türk bulmuştuk.

Bir yığın Anadolu çocuğunu, artık kopmuş, uzaklaşmış Medine içinde, iskorpite ve çöle yediriyorduk.

Bir sabah kumandanın odasına girdiğim zaman, gözlerinin ağlamaktan yorulmuş olduğunu gördüm; Kudüs İngilizlerin elinde idi.

Oradaki son Türklerin nasıl kahramanca vuruştuklarını masanın üstünden aldığım şifreli telgraftan okudum. Kudüs’ü İsrail oğulları gibi bırakmadık; Türkler gibi bıraktık, Nebi Samoil üstünden müslüman ve hıristiyan mabetlere doğru inenler, Türklerin son gününü hatırlayacaklardır.

Karagahın içinde: “Kudüs düştü” sözü ölüm haberi gibi yayıldı. Daha şimdiden, Beyrut’a, Şam’a, Haleb’e göz yaşlarıyla hazırlanmamız lazımdı.

Artık yalnız Anadolu’yu ve İstanbul’u düşünüyorduk. İmparatorluğa ve onun bütün rüyalarına ve hayallerine, Allaha ısmarladık!.

Zeytindağı’nın çamları arasından, güneşi hiç sönmeyecek, hiç akşam gölgesi görmeyecek gibi bakan Lut çukuru, şimdi bütün imparatorluğu içine çeken bir mezar gibi, genişleyip derinleşiyor.

Eşyamı ve kağıtlarımı bavuluma yerleştiriyorum. Artık Şam’dan ayrılıyoruz. Cemal Paşa İstanbul’da istifa edecektir.

Tren giderken iki tarafımızda Suriye ve Lübnan’ı sanki safra gibi boşaltıyoruz. Yarın kendimizi Anadolu köyleri arasında Kudüs’süz, Şam’sız, Beyrut’suz ve Halep’siz, öz can ve öz ocak kaygısına boğulmuş, öyle perişan bulacağız.

Kumandanım harap Anadolu topraklarını gördükçe:

  • Keşke vazifem buralarda olsaydı, diyor.

Keşke vazifesi oralarda olsaydı. Keşke, o altın sağanağı ve enerji fırtınası, bu durgun, boş ve terk edilmiş vatan parçası üstünden geçseydi.

  • Eğer kalırsam, diyor; bütün emelim Anadolu’da çalışmaktır.

Eğer kalırsa, eğer bırakırlarsa… Anadolu hepimize hınç, şüphe ve emniyetsizlikle bakıyor. Yüz binlerce çocuğunu memesinden sökerek alıp götürdüğümüz bu anaya, şimdi kendimizi ve pişmanlığımızı getiriyoruz. İstasyonda bir kadın durmuş, gelene geçene:

  • Benim Ahmed’i gördünüz mü? diyor.

Hangi Ahmed’i, yüz bin Ahmed’in hangisini?

Yırtık basmasının altından kolunu çıkararak, trenin gideceği yolun, İstanbul yolunun aksini gösteriyor:

  • Bu tarafa gitmişti, diyor.

O tarafa; Aden’e mi, Medine’ye mi,  Kanala mı, Sarıkamış’a mı ? 

Ahmed’ini buz mu, su mu, iskorpit yarası mı, tifüs biti mi yedi?  Eğer hepsinden kurtulmuşsa, Ahmed’ini görsen, ona da soracaksın:

  • Ahmed’imi gördün mü?

Hayır… hiçbirimiz Ahmed’ini görmedik. Fakat Ahmed’in her şeyi gördü; Allah’ın (Hz.) Muhammed’e anlatamadığı cehennemi gördü.

Şimdi Anadolu’ya batıdan, doğudan, sağdan, soldan bütün rüzgarlar bozgun haykırışarak esiyor. Anadolu; demiryoluna, şoseye, han ve çeşme başlarına inip oğlunu arıyor.

Vagonlar, arabalar, kamyonlar, hepsi ondan; Anadolu’dan utanır gibi. Hepsi İstanbul’a doğru, perdelerini kapamış, muşambalarını indirmiş, lambalarını söndürmüş, gizli ve çabuk geçiyor.

Anadolu Ahmed’ini soruyor, Ahmet, o daha dün bir kurşun istifinden daha ucuzlaşan Ahmet, şimdi onun pahasını, kanadını kısmış, tırnaklarını büzmüş, bize dimdik bakan ana kartalın gözlerinde okuyoruz.

Ahmed’i ne için harcadığımızı bir söyleyebilsek, onunla ne kazandığımızı bu anaya anlatabilsek, onu övündürecek bir haber verebilsek… Fakat biz Ahmed’i kumarda kaybettik!…

Bu sözlerin üstüne söyleyecek söz bulamıyoruz. Falih Rıfkı oradaki katliamı bire bir yaşamış bir insandır.

Son söz olarak, bir hususa özellikle dikkat çekmek istiyoruz: İsrail tarafından yapılan açıklamalarda “ Haritanın yeniden çizileceği “ söyleniyor. Bu çok iddialı ve büyük bir sözdür. Burada yılanın kuyruğunun bizim sınırlarımıza kadar uzanacağını unutmayalım.

 

[i] Falih Rıfkı Atay: Zeytindağı, İstanbul 1957, dördüncü baskı, s.117 v.d.

İlgili Malumatlar…

0 Yorum

Bir İçerik Gönder

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir