Ana sayfa » YILDIZ SARAYI HÜMAYUNU VE BAB-I ALİ YAHUT ŞARKIN DERD-İ ASLİSİ

YILDIZ SARAYI HÜMAYUNU VE BAB-I ALİ YAHUT ŞARKIN DERD-İ ASLİSİ

Ekim 29, 2024

m

…zat-ı şahane vasıtasıyla hayırlı bir iş görmekten ümidimi kestim…

 

                               ESER-İ  MEHMET  MURAT

                              YILDIZ  SARAY-I  HÜMAYUNU

                                                    VE

                                             BAB-I  ALİ

                                                  YAHUT

                                 ŞARKIN  DERD-İ  ASLİSİ

                          (Fransızca’dan Tercüme Olunmuştur)

                                            Mısr-ül-Kahire

                                                   Matbaa

                                               1313 – 1897

                   

 

                          YILDIZ  SARAYI  HÜMAYUNU  VE  BAB-I ALİ

                                                         YAHUT

                                          DOĞUNUN  ESAS  DERDİ

Kuşkusuz doğuda büyücek bir sıkıntı vardır. Bunun bütün belirtileri göz önündedir. Bir tek şuna üzülüyorum ki; gerek sıkıntıların cinsi ve içeriği, gerek yaşandıkları yerler ve esas kaynakları şimdiye kadar gereği gibi anlaşılıp sınırlandırılamamıştır. Aslında şimdiye kadar olduğundan daha çok ve daha ciddi olarak bu önemli sorunlar ile ilgilenilmesi gerekirdi. Bu sorunların kötü olarak ortaya çıkardığı vahim sonuçlar, yurt içinde güvenliği tehlikeye düşürmekle kalmayıp, dışarıda da Paris’te olduğu kadar, Petersburg’da, ya da Londra’da olduğu kadar, Berlin’de bile kafaları karıştırabilir.

Yaklaşık çeyrek asırdan beri “ tedavisi olanaksız hastalık “ olarak anılan bu sorunların; bütün gelişmeleri süresince tanık sıfatıyla  gördüğüm, ancak her zaman iyileştirme amaçlı yapılan işlerin ters teptiğini, kullanılan ilaçların dahi sonuç vermediğini büyük bir üzüntü ile saptıyordum. Hükumetler tarafından, gerek isteyerek, gerek dış devletlerin etkilemeleri sonucunda uygulanmış ne kadar tedbir varsa; hiç birisi, esas sorunlara asla deva olamamış ve bu başarısızlık, Osmanlı nesillerinin yaşam gücünün kaybolmasına yorumlanmak gibi haksız düşünceler üretilmesine sebebiyet vermiştir.

Bu durumun aslını yakından bildiğimden, çekinmeden söylemeye cesaret ediyorum ki, bu suçlamalar tamamen yanlıştı. Çünkü, aslında çaresiz bir şekilde yok olmağa yüz tutmuş bulunan devlet idaresine hakim bir sınıfın göz ardı edilmesi koşuluyla devletin çekirdeğini oluşturan Türkler ve Osmanlılar; medeni dünyada, yaradılışlarındaki cevherlerini henüz kaybetmemiş taze bir kavimdirler. Asya’dan batıya doğru hareketlenen Türk ve Tatar göçebelerinin mazide kaldığı kuşkusuzdur.

Ayrıca yaşam ve medeniyet kavgasında Türklerin çok parlak bir geleceğe sahip oldukları da unutulmamalıdır.

Bu söylediklerimin kanıtlanması amacıyla avrupalıların tanıklıklarına baş vuracağım: avrupanın askeri kaynaklarına, fikir ve vicdan sahibi gezginlerine hep sordum: savaş meydanlarında veya kendi evlerinde, ocak başlarında, siz Türkleri nasıl görüyor ve nasıl buluyorsunuz ?

Çok iyi asker ve iyi nitelikleri olan ev-sahipleri şeklinde görüyorsunuz ve bununla birlikte Türklerde temiz ahlak ve yüksek duygularla işlenmiş benzersiz misafir-perverlik de keşfediyorsunuz değil mi ?

Demek ki Osmanlılarda toplumun esasını oluşturan maya mükemmeldir. O halde şimdiki Osmanlı yapısının dış görünüşünün bu derece çirkin ve çökecek bir halde bulunmasına sebep olan acemi mimar kimdir diyeceksiniz ?

Çok önemli olan bu noktanın avrupa devletlerine doğru olarak anlatılabileceği gün elbette gelecek olursa, doğu sorunu hemen düzeltilecektir. Medeni dünyanın iyi niyetli ve adil yaklaşımlarını bildiğimden, bu iddiamı büyük güvenle ileri sürmeye cesaret ediyorum.

*                       *                          *

Öncelikle Osmanlı Devletinin bu gün içinde olduğu sıkıntıların kaynağının sözde islam dini olduğunu göstermek gibi anlamsız ve savunulması olanaksız suçlamaları bertaraf etmek gerekir. Kur’anda mevcut bulunan, gelişmeyi ve medenileşmeyi teşvik eden emirler belirgin ve açıktır.

Doğunun bilinen dertleri Osmanlı Devletinin içinde ortaya çıkmıştır. Bu dertler her ne kadar sürekli değişime uğramış ise de, yerleri ve çıkış sebepleri hep aynı kalmıştır. Doğunun eskiden beri devam eden ve bu günkü sıkıntılarının esas ve gerçek kaynağı Osmanlı Sarayıdır.

Göz önündeki bu saray teşkilatı daima uygulamalarında ısrarcı olmuştur. Son iki asırda rasyonel düşünme yetisine sahip akıllı kimseleri yetiştirmiş ise de, daima toplumun ahlaki yapısını bozan ayırımcılığın başlıca kaynağı ve bu ayırımcılık da, devletin başına gelen büyük sıkıntıların yegane sebebi olmuştur.

Bu güne gelinceye kadar devletin ileri gelenleri, devletin iç ve dış işlerinden çok Osmanlı Sarayının işleri ile uğraşmak zorunda kalmışlardır. Zamanlar ve fikirler sürekli değişime uğruyor, fakat Osmanlı Sarayının siyaseti ve işleri hep aynı yerde kalıyor.

Bu siyasetini bozmayan saray, düşünce sahibi herkesi ezerek; olabildiğince, toplumun medeniyet yolunda ilerlemesine engel olmayı kendisine başlıca görev kabul etmiştir.

Toplumun hangi tabakasından olursa olsun emsallerinden bir az öne çıkan kimseler, mutlaka saray takımının garaz ve düşmanlığına uğrar ve bu şahıslar, ister istemez zamanla ezilip perişan olurlar. İlk bakışta, doğuştan kabiliyetler ve kişisel yetenekler belli olmadığı gibi, kişisel varlıklar da gizlenmedikçe güven altında sayılmazlar. Padişahların kendi yaradılış özellikleri ve düşünceleri sarayın bu tehlikeli taraflarını engellemeye yeterli olmaz. Çünkü, padişahlar muhafızları Çerkes ve zenci esirlerden meydana gelen ve şehzadelik dönemlerinde hapis hayatına benzer kısıtlamalar altında bunlarla yaşarken, bu muhafızların destekleriyle tahta çıkıyorlar, doğal olarak devletin işleyiş sistemini bilmiyor, etrafındaki şahısların etkileri altında kalıyorlar. Bu bilgisizlik tahta çıkıştan sonra da uzun seneler devam ediyor. Cahil olmanın yanında aynı zamanda rüşvet alışkanlığına sahip bulunan bu saray halkı, padişahları etkiliyor, padişahlar da her şeyi bu insanların kendilerine anlattığı şekilde görmeye başlıyor. Ancak cennet-mekan Üçüncü Selim Han ve İkinci Mahmut Han gibi dâhiler bu kuralın istisnasıdırlar.

Gerçekte sarayın bu yapısının başka bir şekil alması da olanaksızdır. Yeni doğmuş bir şehzade, Çerkes dadılarıyla, Arap lalalarından oluşan bir gurubun elinde büyür.

Annesiyle bağlantısı olsa da, onun da sonuç bakımından cahil bir Çerkes cariyesi olduğu göz önüne alınırsa, hiçbir yararı olmadan, oğlunun padişahlığına kadar, bu guruba katılır. Aslında o da on üç yaşından beri ortaya çıkmış odalıklardan birisidir.

Halbuki bu masum insanlar, dünyanın en eski ve en güzel memleketinde; ülkeyi tam bağımsız bir şekilde yönetmek sorumluluğuna adaydırlar.

Ayrıca şehzadelere eğitim ve terbiye vermek üzere, oldukça uygun hocalar atandıysa da, siyah lalaların şehzadeler üzerindeki etkilerini düzeltmek zor olduğundan, iyi sonuçlar alınamadı.

Bir şehzadenin tahta çıkması üzerine, öteden beri etrafını almış olan “ beyaz “ ve “ siyah “ takımlar, yeni padişah hazretlerinin kendi etkilerinin altından çıkmamasına özellikle dikkat ederler.

Bu durum daima devletin zararına olarak insafsız bir şekilde kötüye kullanılır. Hatta bunun içindir ki, yeni padişah hazretleri gibi doğuştan zeki bulunanlar, az yeteneklilerden daha büyük ve daha etkili birer zorba kesilirler.

*                            *                                 *

Türkiye’de iki Türkiye vardır. Biri, resmi Türkiye, diğeri dahi, milli Türkiye’dir.

Resmi Türkiye, mevcudiyeti  bakımından, milletin içinde bir yabancı kurum gibi bulunur ise de; ne çare ki, Türkiye namına dış ülkelere karşı temsil ona aittir. Aslında bu resmi Türkiye de, büyük bölümü ile yine milletin içinden çıkıyor. Ne var ki, “ seçilmiş guruplara “ dahil olabilmek için, milleti oluşturan unsurların ne gibi “ deneyim ve sınavdan “ geçmeleri gerektiği gerçekten bilinmek zorundadır!

Kostantiniye İmaparatorluğunun kötülüklerinin tek mirasçısı bulunan resmi Türkiye, “ Sultan Aziz “ merhumun saltanatının sonuna kadar, yurt dışındaki memurları da dahil olmak üzere, devleti idare eden bir heyetten oluşuyordu.

Lakin iki büyük sebep bunun çöküşünü gerçekleştirdi. Biri sonradan yaygınlaşan eğitimdir. Diğeri de demiryolları ve diğer ulaşım olanakları sayesinde batı medeniyetiyle kurulan sıkı ilişkilerdir.

Bu gün eski Rum Türkiye’si Yıldız Sarayı’nda etrafı sarılı durumdadır. Sarayın dışında bazı döküntüleri var ise de, onlar ya sarayın kendisi tarafından dışarı çıkarılmış, veya resmi dairelerde iliklerini kurutup söz anlama kabiliyetlerini kaybetmiş, “ eski-hayranları “ ndan ibarettir. Bereket versin ki bunlar, toplumun içinde ancak önemsiz bir azınlık teşkil etmektedirler.

Fakat şurası dikkate değer ve önemlidir ki, Kostantiniye varisi bulunan resmi Türkiye, belki hayatının çaresiz bitmek üzere olduğunu hissettiğinden olmalıdır ki, Yıldız Sarayı’na hükmederek, memlekete her vakitten çok zarar ve ziyan vermektedir.

Bunlar ve arkası alınamayıp alemi telaşa düşüren bunca karmaşa da, işbu hukuk dışı idarenin can çekişmesinden başka bir şey olmamalıdır. Şu kadar ki, eğer doğruca amaçlananı söylemek gerekirse; bu durum, büyük devletlerin uygunsuz müdahaleleri dolayısıyla daha da önem kazanmıştır.

Kesin olarak beyan etmeye cesaret ediyorum ki, avrupada Türkiye’nin durumu hakkında söz söyleyip yazılar yazanlar olduğunu görüp işittiğimiz zaman, biz – yani dünyanın durumunu bilen Osmanlılar – kendimizi o söz ve yazılara bakarak hayret ve üzüntümüzden omuzlarımızı silkelemeye mecbur kalıyoruz.

Ömrümde yalnız bir defa avrupada gerçekten Türkiye’nin durumundan bahsolunduğunu yüreğimde hissettim. O da Lord Salisbury tarafından (Gildall) da söylenen nutkun açıklanması anında idi.

Durumumuz hakkında avrupanın cehaleti işte şu raddeye kadar varıyor !

Avrupalı diplomatlar ile basın dünyası benim şu sözümü affetmelidirler. Çünkü ben şu gerçeği desteklemenin zevkine gayret etmiyorum. Onarılması mümkün olmayan bir takım vahim sonuçları olan, avrupanın medeniyetinin ününü bile zedeleyecek derecede çok önemli bir tarihi sorunun çözülmesi çarelerinden bahsediyorum. Düşünceme göre bu ve benzeri önemli sorunların bilimsel incelemesi sırasında, her türlü duygusallık ve kişisel görüşler tamamiyle bertaraf edilmelidir ki, bilgi ve gerçeğe uygun doğru fikirlere tartışma ortamı yaratılabilsin!

İkinci Türkiye geleceğin Türkiye’sidir, hem de eğer Avrupa isterse pek yakın vaktin Türkiye’sidir. Fazla bir diyeceğim varsa, o da bu Türkiye’nin halis milli Türkiye olduğunu ilave etmekten ibarettir.

Bütün asil Osmanlı kavmi işbu geleceğin halis Türkiye’sine mensup olduğu gibi, şimdiki devlet yönetiminin üç çeyreği de onun içindedir. On beş seneden beri kurulmuş olan eğitim sistemi sayesinde yaratılan iyi niyetli gençler ön sıradadır. Avrupalıların söyledikleri şekilde, asıl çiçek memleketlerinde bilimsel eğitim aldıktan sonra, dışarıya gidip eğitimini tamamlayan gayret sahipleridir. Bunlar ancak yüzlerle sayılırsa da, her biri gayretli ve onurlu fırkaların (grupların) ön saflarında bulunduklarından güç ve iktidara sahiptirler. İşbu seçkin heyetin yarısı tabip veya subay olarak asker sınıfına mensuptur.

Esasen mükemmel eğitim alarak, yüksek mekteplerden diploma almamış oldukları halde, kitap okuma ve saire yüzünden yeni fikirlere ve yüksek emellere yönelmiş olan devlet yönetiminde bulunanlar ikinci derecede yer almaktadır.

Geri kalanı, saray mensupları ile sairenin kötü örneklerine boyun eğmeksizin temiz karakterinde bozulmadan kalmış olan milli duygulara sahip gruplardır ki, en büyük işler asıl böyle temiz bir unsur sayesinde görülebilir.

Ey, peki ama softaları (medrese öğrencilser) – yani islam taassubunun asıl kahramanlarını – sen hangi saraya yerleştiriyorsun ? diye bağırıyorsunuz öyle mi?

Ah softalar ! … Avrupalılar rahatta ve keyiflerinde olsunlar ! Zira softalara yakıştırılan hüner ve marifetler, Beyoğlu otellerinde çorba ile yahni arasında yazılarını yazmayı alışkanlık haline getiren gazete muhabirlerinin hayallerinden başka bir yerde mevcut değildir. Mithat Paşa devrinde hürriyet fırkasına dahil olarak, fırkanın önemini arttırmışlardı. Medrese öğrencilerinin özellikle ahali nazarında itibarları çok olduğundan kıymetleri büyüktür. Diğerleri hürriyet-perverlerden (özgürlükçülerden) fırkaları varsa, o da şeriat düzeni hakkında daha çok bilgi sahibi olmak bakımından, padişah sarayına karşı olan şiddet konusunda her kesten ileri bulunmalarından ibarettir.

Türkiye’nin asıl hürriyet-perver fırkası büyük bir maziye sahip değildir. Bu partinin ortaya çıkışı hakkında bu risalenin ekindeki “ layiha “ da bilgi verilmiştir. Avrupa matbuatının  “ Genç Türkiye “ ünvanıyla ödüllendirmek istediği birkaç vatan-perver devlet memurundan çok Mısır’ın durumu ile ilgilenen Mısır önde gelenlerinden Mustafa Fazıl ve Halil Şerif Paşa’ların etrafındaki yakın çalışanlardan ibaret idi. Hatta Mithat Paşa’nın kanun-u esasiyi hazırlayıp ilan ettiği sırada bile muntazam fırka şeklinde mevcut değildi.

Bunun yanında Mithat Paşa’nın vatan sevgisi dolu çalışmalarını büyük bir iyi niyetle alkışlayan bir dizi memur ile komutanlar ve askeri personel mevcuttu.

Zat-ı şahane (padişah) o vakit kanun-u esasiden şimdiki kadar korkmuyordu. Yalnız büyük biraderlerinin (Sultan 5. Murat) büyük bir üzüntüye sebep olan rahatsızlıklarının ortaya çıkması üzerine, saltanat yönetiminin kendisine verilmesi konusunda Mithat Paşa merhum çok tereddüt ettiğinden dolayı, ona karşı nefret ve husumet bağlamıştı. Lakin başlangıçta Mithat Paşa’nın şahsına özgü görünen bu düşmanlığın, sonradan yavaş yavaş güçlenip arttığı; eseri olan kanun-u esasiye, taraftarlarına, en sonra da asil milletin içinde az çok yön, ulvi duygular, haysiyet, saygınlık ve şöhret gibi yüksek nitelikleri taşıyan her ne varsa onların cümlesine kadar yayılmıştır.

Asıl milli Türkiye’nin meydana gelmesine sebep olan Sait Paşa’dır.

*                          *                           *

Sait Paşa, “ Küçük Sait “ bir zamanlar devlet yöneticileri içinde kendisinden en çok çekinilen ve nefret duyulan bir zattır. Mithat Paşa’nın uzaklaştırılması, kanunu-u esasi hükümlerinin feshedilmesi, mebuslar meclisinin süresiz tatili, harbin ilanı, Abdülkerim Paşa’nın serdarlıktan (orduların komutanlığından) azli, yüksek makamının boşaltılması, düşman ile hayat-memat derecesinde savaşa tutuşmuş orduların harekatına münasebetsiz şekilde sarayın cahilane müdahaleleri, bir çok yerlerin (memleketlerin) devletten koparılıp düşmanlara teslimi ve saire gibi milletin ciğerinde ok kesilmiş olan bütün yanlış ve kötü işlerin altında “ Sait “ Paşa’nın ismi mevcuttu. O sırada Sait Paşa yeni dönem felaketlerinin görünen kara bahtı idi ki kendisine nefret ve lanet etmeyen bir vatan-perver yoktu. Kıyafeti bile sahip olduğu düşünülen ahlak anlayışına uygun olup yalnız üstün zekasını belirten gözleri dikkat çeken bir çelişki teşkil ediyordu.

Aslında Sait Beyin yerel basına yakınlığında olduğu gibi devlet hizmetinde de özel bir yeri vardı. Padişahın tahta çıkışı sırasında damat Mahmut Paşa’nın araya girmesi sayesinde saraya memur olup pek çabuk özel kalemdeki yüksek mevki’ine yani saray ile bab-ı ali (baş vekalet) arasında bağlantı noktasını oluşturan makama geçti.

Sait Bey’in baş katip tayini sarayın hümayunun (idareye) tecavüzlerinden biri idi. Çünkü baş katip sarayda sadrazamın temsilcisi durumunda olduğundan o vakte kadar seçilmesi sadrazama bırakılmış bulunuyordu.

O vakitten itibaren bab-ı alinin söz ve gururunun kırılması girişimleri alabildiğine çoğaldı. Şu yanlış girişim Ali Paşa’nın vefatı üzerine Mahmut Nedim Paşa tarafından tamamlanmıştır. Said Paşa’nın baş kitabetten doğruca sadarete geçmesi dahi tarihte görülmemiş olaylardandı.

Bununla beraber Said Paşa’nın temiz ve namuslu bir kişi olduğuna her kes tanıklık ediyordu. Sayıları çok az olmakla beraber, bazıları tarafından kendisinin gayretli ve vatan sevgisi yüksek bir kişi olduğu söylentileri de vardı. Lakin yergi ile karşılaşmak kaygısından bu sözleri çekinerek söylerlerdi.

Sadaret makamında bulunan Said Paşa etrafın nefretini üzerine çekmeğe devam etmekle beraber, her kesin ürkeklik ve çekingenliğine sebebiyet vermişti. Kendisi aynı zamanda pek titiz ve kindar bilinirdi. Her ne kadar gençliği inkar edilemez ise de, kinine hedef olanlar, genellikle hep rüşvetçi ve rezil kimselerdi. Temiz ve namuslu olanlar hakkında pek yüz vermemekle beraber, adilane ve iyi niyetli davranmak isterdi. Pek çabuk anlaşılan bu huyları, kendisine bir çok dost kazandırmıştır.

Said Paşa’nın asıl hakkını şimdiden vermeliyiz. Said Paşa’nın bilgi, tecrübe ve gayreti sayesindedir ki, bunca okulların kurulmasına başlanan eğitim ve öğretim, yeni kurulan adliye teşkilatı, duyun-u umumiye idaresinin kurulması ile iade edilen mali itibar, bir hayli demir yolları ve sair yollar ve geçitler ortaya çıkmıştır.

Varlığı ve dikkati her yerde fark edilerek, her şey yolunda gitmeğe başlamıştı. Sade vatandaşlar, bunları padişah tarafından hürriyet ve adil yönetime doğru hayırlı değişimler olduğunu düşünerek, böylelikle daha önceleri “ menfur “ dedikleri padişah, artık bütün tebası için “ sevgili “ lakabına kavuşmuştu.

Lakin zaman kendi görevini yaptı ve bu gün her şey anlaşıldı.

Said Paşa devlet yönetimini üstlenen ileri gelenler için gereken niteliklerin en önemlilerine sahip olduğunu ispat etmiş oldu. Devlet işlerinden ortaya çıkan iyi sonuçların şerefini tamamen padişah hazretlerine terk ederek, kötü sonuçların sorumluluğunu tamamen kendi üzerine alırdı.[i]

Aslında Said Paşa hürriyet hayranı olmaktan çok istibdat taraftarı bulunduğundan, ciddi olarak Mithat Paşa ile taraftarlarından hoşlanmazdı. Hasım ile uğraşılırken ahlak ve fikirleri daha kolay anlaşılıyor. Hasmının amaçlarını daha iyi engellemek düşüncesi ile incelerken, bu düşüncelerine kendini kaptırdı. Şu kadar ki, hasmının fikirlerini kabul edince, yerini değiştirerek, onun tarafına geçti. Daha büyük iş görmek – yani amirini de kendisiyle beraber yeni alana sürüklemek istedi ve padişahın yakın çevresinin cehaleti sayesinde hileye baş vurarak başarılı oldu.

Said Paşa zat-ı şahaneye duyurdu ki; adi bir adamın oğlu olan Mithat Paşa’nın bu derecede şöhrete kavuşması, halkın yararına olan bir çok işleri düzene koymasının sonucuydu. Bu halde bütün Osmanlıların padişahı ve bütün müslümanların halifesi bulunan padişahlarının da; bizzat halka dönük siyasetleri uygulayacak olursa, daha fazla iyi tanınacak ve büyük kütlelerin sevgisinin ölçülemeyecek derecede daha parlak olacağından şüphe etmemek gerekecekti.

Said Paşa bu şekilde şöhret hırsının nazik damarını tahrik ederek ıslahat (yenişleme) devrini aralamayı başarmıştı. Zaten Said Paşa saray yetiştirmesi ve bab-ı ali düşmanı olarak düşünülmekte olduğundan; ne padişah ve ne de padişahın etrafındaki kıskanç yakınları; Said Paşa’nın asıl maksadını, yenileşme hareketleri başlamadan evvel anlayamadılar. Ancak bir kere işin farkına vardıktan sonraki şaşkınlıkları gerçekten görülmeye değerdi ! Bu düşüncelere düşman olanlar, hep birlikte Said Paşa’nın üzerine hücum ettiler. Nankör, bölücü, hain lakaplarının bini bir paraya olarak sarf olunan ve bir daha iş başına gelmemek üzere mahkum edilerek, azil ve konağında hafiyelerin göz hapsine alındı.

Yenileşmelere (ıslahata) gelince türlü ünvanlı engizisyon heyetlerinin saldırılarına hedef edilerek yok edildi. Bahse konu olan engizisyon heyetleri içinde en meşhur olanlar: Yıldız Tercüme Heyeti, Encümen-i Teftiş ve Muayene (Teftiş Kurulu), Bab-ı Ali Sansür Kalemi v.s. dir. Yıldız sarayının gizli yapılanmaları da keza bu işin arkasındaydı.

Sonuçları bakımından pek vahim olması gereken işbu bu büyük tarihi olayların meydana geldiği sırada avrupa basını ile diplomatları, bakacak göze ve asılacak kulağa sahip olmadıklarını gösterdiler.

Said Paşa’nın doğu Rumeli olaylarından dolayı azledildiğine hükmettiler. Bir de  Bulgar askerlerinin Filibe’ye girmesi Said Paşa’nın çekilmesine güzel bir bahane olmuştu. İşin aslının gizli kalması da kamu oyu önünde titremekte olan Yıldız Sarayının fazlasıyla işine gelmiş ve hoşuna gitmişti.

*                              *                                       *

Said Paşa’nın yerine sadaret makamına gelen Kamil Paşa, o zamanın bakanları içinde en fazla miskin ve renksiz olması ile tanınırdı. Gerçekte beş sene kadar sadrazam olmayıp, zat-ı şahanenin elinde kör bir araç olarak kalmıştır. Lakin yıldızın siyaseti Kamil Paşa gibi alçak gönüllü bir kimseyi dahi galeyana getirecek bir raddeye ulaşmış olduğundan, o da tahammül edemeyip ve karşı tavrı takınmasının ardından azledildi.

Cevat Paşa’nın sadarete davet edilmesi her kes için şaşkınlık sebebi oldu. Henüz genç ve tecrübesiz bulunan Cevat Paşa sadaret makamı şöyle dursun, hatta bakanlık görevine bile aday sayılmıyordu. Yenileşme (ıslahat) ise yıldızın aforozuna uğramış bulunduğundan Cevat Paşa’nın atanmasına ilk önce padişahın yakın çevresindekiler şaşırmışlardı.

Lakin bilmece hemen anlaşıldı. Cevat Paşa görev yapmak üzere iş başına getirilmiş bir sadrazam olmayıp, baş komutanın emirlerini uygulamaya memur bir emir subayı olmak üzere makama atandığı ortaya çıktı.

Böyle bir idarenin fenadan daha betere dönüşerek devam etmesi doğaldır. Yenileşme (ıslahat) dönemi gibi, kısa zaman içinde ümmetin çabucak baş kaldırmakta olduğunu görerek, en sonunda doğunun bu en eski derdinden kurtulunduğunu düşünen aydın fikirlilerin, üzüntü ve hayal kırıklıklarını tarif etmek olanaksızdır. Zaten hepsi “ şüpheli takımından “ olmanın gururu ile çeşitli saldırı ve baskı altında eziliyorlardı.

Osmanlı ülkesinin o zaman içinde bulunduğu durumun aslını ve gerçeklerini ortaya koymak üzere, bizzat kendi yaşadığım ve içinde bulunduğum olayların sayılıp ve dökülmesi gereğini hissediyorum ve diyorum ki: esas amacım, kesin olarak bencillik düşüncesinden ve anlamsız gurur gibi kötü kalplilikten ileri gelme bayağı hislerin sonucu olmaktan pek uzak, ancak o zaman anlaşılamamış bir dağılma devrini olabildiğince anlatabilmek gayretleridir.

Kalbi vatan sevgisi ile dolu bir kişi olmam sıfatıyla gelişmelerinden en çok üzüntü duyduğum sorunlardan biri de zat-ı şahanenin İngiltere’nin karşısında olduğu çok açık olan dış siyasetiydi. İnsanlar beni eski İngiliz siyasetinin tutkunu sanmasınlar. Ben, eskiden beri ve halen gayretini fedakarlığa kadar vardıran, Osmanlı milliyetçisinden başka bir şey olamam. Siyasetten çekindiğim, Londra kabinesinin karşı hamlesinden ürkmemden ileri geliyordu. Belki pek çok hususlarda cömert ve yararlı olan İngiltere’nin maddi çıkar olan konularda daima çok titiz olduğunu biliyordum. Doğrusu İngiltere’nin işbu maddi çıkarı kasten zarara uğruyordu. İngiliz sermayesi, bütün bayındırlık ve maliye girişimlerinde, hazineye tartışmasız derecede uygun teklifler verdikleri halde, tamamı incelenmeden geri çevrilirken; daha ağır şartlar ileri süren diğer yabancılar tercih edilerek, İngilizler dışlanıyorlardı.

Bu konularda, aydınlanması gerekenleri, aydınlatmak amacını, vatan sevgime katarak, öğretmen okullarındaki müdürlük görevimden istifa ettim ve bir çok sıkıntılara katlanarak, “ Mizan “ ünvanlı haftalık bir gazete çıkarmağa başladım. Gazetem pek büyük bir ilgi gördü. Lakin dört sene içinde, dördü İngiltere ile ilgili, dördü de iç işlerden dolayı sekiz defa hükumet tarafından kapatıldı. Nihayet “ Mizan “ padişahın yakınındaki zararlılar tarafından, zararlı fikir yaymak düşüncesi ile tamamen kapatıldı ve güya “ sus payı “ olarak duyun-u umumiye komiserliği memuriyeti ile ödüllendirildim.

Fakat memleketin hali susulacak ve istirahat edilemeyecek bir noktaya gelmiş bulunduğundan, yeni memuriyetimde dahi rahat durmak elimden gelmedi. Defalarca ortamın vahametinden bahsederek mabeyn-i hümayuna yapmış olduğum baş vurular kabul edilmiyordu. Hatta “ Duyum-u umumiye işlerinden başka bir şeyle meşgul olmanızı efendimiz istemiyor “ yolunda sürekli azarlandım. Buna rağmen susmak yine elimden gelmedi. Başka işlerle uğraşmağa engel olan duyun-u umumiye komiserliği dışında, yazı yazmakla ilgili bir işle ilgilenmek amacıyla izin istedim.

İyi niyetle yapmış olduğum bu baş vurularım nankörlük olarak algılandı.

*                            *                              *

Sonunda İngiltere’nin beklenen karşılığı “ Ermeni meselesi “ gibi garip bir şekilde gündeme girince, Osmanlı ileri gelenleri bunun vahim sonuçlarına meydan bırakmamak düşüncesiyle özel olarak bir çok taleplerde bulundular. Çünkü, bu kişilerin düşüncelerine göre; Osmanlı ülkesinde, yapılması düşünülen genel ıslahat çalışmaları dışında, bunun yalnız “ Ermeni meselesi “ bağlamında ele alınması doğru olmazdı. Bunun için Ermeni cemaatı erkanına baş vurarak, bir takım vatandaşlarımızın yabancı entrikasına alet olmamaları konusunda bize yardımcı olmalarını rica ve tavsiye etmiş idik. Ermeni vatandaşlarımızın bahtsız olduklarını inkar etmedik. Fakat Ermenilerin altında oldukları baskıların dışında, askerlik gibi kan vergisi yükü altında hayat damarı körleşmekte bulunan islam unsurunun daha çok acınacak bir halde bulunduğunu ilave ettik. Fazla olarak, islam vatandaşları ile birlikte ıslahat istidasıyla Ermenilerin edecekleri hareketin vatan-perverane doğru hareketten olacağı, buna karşılık olarak, eğer, yabancı damgasıyla yalnız Ermeniler adına yapacakları hareketin vatanın çıkarlarına zararlı, bölücü girişimden başka bir şey olamayacağını söyledik. Londra komitelerinin zararlı destek izleri bulunan bazı arbedelerin, ne şekilde abartılarak tamiri olanaksız fenalıklar doğurduğunu örnek göstererek, bir birleriyle birlikte yaşamağa mecbur olan iki cemaatin haklarını zedelememek gerektiğini kanıtladık.

Gerçekte Osmanlı himayesine sığınmış, sayıları ancak yüz bin civarında olan Ermeniler, bu gün milyonlara eriştikleri gibi, Osmanlı toplumu içinde en zengin ve refah seviyesi yüksek bir unsur teşkil etmektedirler. Her ne kadar ahlaki olarak bazı kusurları varsa da, Türklerle daima hoş geçinmişler ve hatta dikkat edileceği gibi bizde  “ millet-i sadıka “ (sadık millet) denildiği vakit akla Ermeniler gelecek kadar iyi kabul görmüşlerdi. İşte bu değerli bağlantıları her bir halde korumağa gayret ettiğimizi Ermeni toplumu ileri gelenlerine ısrarla hatırlattık. Cevap olarak bize dediler ki: “ Rahat durmayanlar tulumbacı ve hamal gibi mesleklerde çalışan laf anlamaz heriflerden ibarettir, İngilizlerin tahriklerine kapılıyorlar. Ermeni cemaatinin büyük çoğunluğu bunları Türklerden daha fazla rahatsızdırlar

Doğrusu bu zekice cevabı kabul edilir bulmadık. Hükumete olan baş vurumuzda da bir sonuç alınamadı. Sadrazam Cevat Paşa’ya bir şekilde durumu anlatarak, etkin tedbir alınması gereğini söylediğim zaman, aşağıdaki cevabı vermemek kadar beceride bulunamadı: “ Ben sizi akıllı bir adam zannederdim. Biz devletin ömrünü şöylece on sene daha olsun diye düşünür iken, siz bize bir sene bile yaşatmayacak tedbirleri tavsiye ediyorsunuz ! “.

Bu olay bir süre sonra, bir hafiye tarafından, padişaha arz ve ihbar edilip, ben dahi bu ihbar üzerine davet edilerek sorguya alınmış olmama rağmen, hiçbir netice elde edilemedi ve Cevat Paşa hazretleri “ büyük tarama işlerine “ devam eyledi.

Baş vurularımdan hiç birinden sonuç alınamamasından dolayı küskün ve üzüntülü olduğum halde sarayın nazarında affı olanaksız, adeta cinayet derecesinde bir kabahat işledim.

Yani bir kazadan dolayı ortaya çıkan rahatsızlığımı bahane ederek, büyük devletlerden birisinin sefirine gittim.

Sefir İstanbul’da bulunan sefirlerin en terbiyeli düşüncelilerinden birisi olup beni son derecede iyi karşıladı. İşbu görüşmemiz, Sason olaylarının ardından Ermeniler için, büyük devletler tarafından, genel af ve ıslahat talep olunduğu bir zamana tesadüf etmişti. Yalnız Ermenilere özel ıslahat talep etmenin ve bunu gerçekleştirmenin vahim sonuçlar doğuracağını ve Ermenilerden daha çok baskı altında olan müslümanların böyle bir tercihin sonunda haksızlığa uğraması üzerine hayal kırıklığına düşeceklerini ve galeyana gelebileceklerini ve hatta Anadolu’da genel bir düşmanlığın çıkabileceğinden korkulduğunu söyledim. Cevaben düşünce ve ürkekliğimde aldanmamış olabileceğimi, bu durumu görmezden gelmediğini, fakat bunların devletin iç işlerinin konusu olduğunu, bu bakımdan sefirlerin ellerinden bir şey gelemeyeceğini söyledi. Ermeniler için ıslahat talep etmenin de devletin iç işlerine müdahale etmekten başka bir şey olmayacağına bakarak, Ermeniler için düşünülen şeylerin Türkler hakkında neden akla gelmediğini söylemem üzerine, sefir cenapları, Ermeniler için ıslahat talebine Berlin muahedenamesinin bu konudaki özel maddesi gereğince büyük devletlerin yetkileri olduğunu beyan etti.

Berlin muahedenamesinin özel maddesi gökten zenbille inmeyip diplomatların duruma icabı icat ettikleri bir tedbir olduğuna göre, imza sahibi devletlerin bu maddeyi değiştirmek veya genişletmek güçlerinin olduğu açıktı. Ama bu konuda ısrarcı olmadım. Fakat diplomatların bu yanlış yolda devam edecek olurlar ise, çaresiz İngiliz politikasına alet olmaktan kurtulamayacaklarını hatta eğer şimdiki Ermeni meselesi diplomatların gayretiyle çözülse bile, diğer bir takım sorunlar çıkarılacağında Osmanlı yetkililerinin şüpheleri olmadığını ve buna da intikam kastıyla böyle sorunların çıkmasına bahane arayan İngiltere’nin sebep olacağını ilave etmekten kendimi alamadım.

Sefarethaneden çıkarken, yüreğimi, giderken olduğundan daha çok üzüntü dolu buldum !…

*                                 *                                  *

Tahmin ve uyardığım üzücü olaylar, anlamsız ve yersiz müdahaleler ile hükumetin affolunmaz ilgisizlikleri sonucu olarak baş göstermeğe başladı ve zamanında sessiz kalmayı seçmiş avrupa basını yalnız hayallerinde mevcut olan “ Türk taassubu “  karşıtlığı olarak, kalemle uydurulan yapay suçlamalar şeklinde haçlı zihniyetini uyandırdılar. “ Taksim “ (bölünme) uğursuz tehdidi yüreklerimizi titretti.

Yurt içinde yapılabilecek önlem ve girişimlerin sonu bulunan ümitsizliğe müracaat ettim:

Mevcut durum hakkında ayrıntılı bir layiha (dilekçe) kaleme alıp padişahımız efendimize takdim etmek fedakarlığını tercih ettim. İlk etkisi bütün güzel ümitlerimi uyandırdı. Padişahımız huzura kabul etti ve şahitsiz olarak baş başa iki saatten fazla konuştuğumuz halde, çözümü zor, mühim bir soruna rastlamadık.

İyi niyetlerini, zevk ve safayı değil, ahirette Allah’a nasıl cevap vereceğini düşündüğünü, iyi hareket ve memleketi güzel yönetmek arzusunun en büyük emelinden olduğunu, kanun-u esasi bile Mithat Paşa’nın eseri olmayıp, daha efendiliğinde (tahta çıkmadan önce) kendisinin kurmuş olduğu planın parçası olduğunu, ancak azaların liyakatten yoksun ve cehaletleri sonucunda, Ahmet Vefik Paşa merhumun talebi üzerine (meclisin) dağılmasına olumlu onay verdiğini, etrafından liyakatli bir adama sahip olmadığını, layihamı görünce, istediğim gibi bir adam buldum diyerek, Allah’a şükrettiğini, benim aracılığımla bir çok ıslahat yapabileceğini, ne memuriyet istersem hemen vermeye hazır olduğu gibi sözler sarfederek, kendisinden dolayı şükran ve iftihara boğulacağım sözleri ile beyanda bulundular. Yalnız üzerinde çok düşünmeye fırsat bulamadığım birkaç sözü zihnimi karıştırdı. Öteden beri her kesin bildiği gibi, şevketlü efendimiz her nasılsa, “ meslek (siyaset), namus, vatan “ gibi bazı kelimelerin kullanılmasını sevmezler. Sansür heyetleri ve mabeyn takımı çaresiz bunları bize güzel öğretiyorlar. Sebebi de kendilerinin sorumluluğa ortak olmamak arzularıdır. Zat-ı şahane işte bu kelimelerden “ mesleği “ fransızca olarak (sizin gibi “ prensip “ sahibi olanlar), yahut [sizin gibi namus ve onöre (gurura) sahip olanlar] yolunda sarf buyurdukları ve geçmişteki tavırlarına zıt bu  kelimeler bazı şüphelerimi davet etmişti.

Böyle bir fırsatı kaçırmak istemediğimden, bab-ı alinin yokluğundan, yapılan müdahalelerden dolayı bakanların sorumluluk almak istemediklerini, dolayısıyla  bütün sorumluluğun saraya kaldığını, bu şahısların bu tavırlarının açıklamasının olmadığını ve bu miskinliğe bir son verilmek gereğinden, devletin geçmiş kuşaklardan devralınan bir emanet olmasından dolayı bu emaneti, gelecek kuşaklara ziyansız olarak teslim etmesi lazım geldiğini, bakanların hatasız olmadığını, ayrıntılara müdahale ederlerse, hata etmeyecek bakanların seçimiyle bu duruma son verilebileceğinden, böyle bir heyetin kurulabilmesi için bu memlekette adamlar mevcut olduğundan, Said, Muhtar, Kamil Paşa’lardan birine istedikleri yolda bir heyet teşkiline izin verildiği taktirde sorunun çözülebileceğini; şahsıma  gelince, benim o gün iltifata değil, azarlanabileceğim olasılığına hazırlanarak geldiğimden dolayı, gösterilen bu iyi davranışları takdire gücüm olmadığını, cüretimin kişisel hiçbir amacının olmadığını, bunu kanıtlamak için bahse konu gelişmeler gerçekleşinceye kadar hiçbir memuriyet veya rütbe ve nişan kabul etmeyip, uygun bir emekli maaşıyla bir köşede oturmak üzere senet vermeye hazır olduğumdan, fakat bunun için her zaman güncel sorunlar hakkında tarafsız düşüncelerimi yüksek tetkiklerine arz etmek müsaadesinin şart olacağından ve saireden bahisle cevap verdim.

Gelecek kuşaklara verilecek ecdadının emaneti sözüyle sadrazamlığa layık ad ettiğim şahıslar hakkında fikir ayrılığında bulunduğunun belirtilerini gördüm.

Fakat layiha içindeki hafiyeler, padişah emlakı ve halkın ümitsizliği konularındaki fikirlerime karşı hiçbir beyanı olmadı.

Ertesi günü saraya davet edilip yine kabul şerefine layık olacaktım ve bazı şeyleri görüşecektik. Ertesi günü kabul olunmadım. İş başka bir güne ertelendi. Yalnız saray mensuplarının aracılığı ile Kontrol Meclisi Heyeti ve seçilmeleri hakkında bir layiha takdimine izin istedim ve aldım. Lakin ertesi günü layiha ile geldiğimde; layiha alınarak, “ icap ederse sizi çağıracak “ gibi soğuk bir cevap ile karşılaştım. Birkaç gün sonra uğradım “ selam buyurdular “ dendi. Halbuki Bakanlar Kurulu’nun değiştirilmesi gibi arada büyücek bir gelişme yaşanmıştı.

Zaten Bakanlar Kurulu’nun değiştirilmesi teklifimiz, tesirini göstermişti. Kamil Paşa, Rıza Paşa, Tevfik Paşa, Nazif Paşa haklarında her şey söylenebilir, ama rüşvetçi oldukları iddia olunamaz. Bu dört değerli zat azlolunarak, Hasan Paşa ve saire gibi yazılı veya sözlü olarak padişahın gözünden düştüklerini düşündüğüm rüşvetçiler kabinede kaldılar.

Lord Salisbury’nin “ Gilhall “ nutkundan sonra bazı düşüncelerimi arz etmek üzere mabeyne gittim. Talebimle ilgili bir söz alamayıp, baş mabeynci aracılığı ile bir selam aldım.

Bu dakikadan itibaren zat-ı şahane vasıtasıyla hayırlı bir iş görmekten ümidimi kestim, kendisinin bütün fikirlerimize milli emellerimize tamamen zıt bir düşüncede olduğuna hükmettim. Din ve devleti kurtarabilmek üzere, milletçe başka bir çare aramak zorunda olduğumuzu hissettim. “ Mizan “ ın kapandığı günden beri zihnimi tırmalayan sorunlar canlı birer hatıra olarak gözümün önüne geldi.

Esasen bu garip olayların öncesinde az çok ümidim vardı. Ortalıktaki fenalığın sorumluluğuna, Bakanlar Kurulu ve saray çalışanlarının miskinliklerine kabul olunabilir veya kabul olunamaz bir “ bahane “ bulunabilirdi. Şimdi ise can-hıraş (yürek parçalayan) bir gerçeği kabule mecburduk.

Gayret veren insanlar, Osmanlı ecdadının değerli mirasını muhafaza ve korumak görevinde bulunan bir hükümdarın önünde bulunmayıp, bütün amali insanları kandırarak keyfi yönetimini sürdürebilmek derdine düşmüş, makam hırsı ile dolu bir eylemcinin eline kaldıklarını anladılar.

Kamil Paşa’nın ilk sadaretine atandığı günden şimdiye kadar vatan severler az üzüntülere duçar olmamışlardı. Lakin din ve devletin asıl çıkarlarına halife ve padişah tarafından kasten ihanet olunduğunu görmekten dolayı ortaya çıkan vicdan azabı yanında, o eski üzüntülerimiz hiç hükmünde kalır. Şimdi, altı yüz senelik büyük Osmanlı Devletinin, kendi çıkarlarını dahi bilmeyenlerin elinde kalarak, çaresiz yok olmağa ve çökmeye mahkum edildiğini görün !

  • Aman ne yapmalı ?
  • Anı kurtarmalı !
  • Fakat nasıl kurtarmalı ?

Vicdan sahibi birkaç kişi bu konuları görüşmek üzere Göksu Çayırına gelmişlerdi. Görüşmeler sırasında kuruluş ve iyileşmeye yegane engelin, padişah olduğunu hep birlikte tasdik ettik. Keza işbu ihtilalin zarar vermesinin önlenmesi gerektiği konusunda da fikir birliğine vardık. Ancak bulunacak çareler bahsinde anlaşmazlıklar ortaya çıktı.

Halkın ve askerlerin durum ve hissiyatına bakılırsa, her ikisi de henüz hareket geçirilmeyip;  ancak, gelişme ve medenileşmeye engel olan Konstantiniye döküntüsünden ortalığı temizlemek üzere harekete geçirilmeye yatkındırlar. Lakin bu hareketlenmenin bir çok zararı olacaktı. Osmanlı toplumunu teşkil eden bir çok unsurlar içinde senelerden beri birikmiş bazı kin ve husumetler; böyle bir devrim halinde, fırsattan istifade amacıyla, ortaya çıkabilecek karmaşada, devrimin sağladığı sonuçları lekeleyebilecek, istenmeyecek olaylar çıkaracak bir hale gelmişlerdir.

Bazı fedailer de devlet uğrunda kurban olmağa hazır olduklarına dair haberler göndermişlerdi. Bu fikri kesin olarak reddederek, bu gibi eylemlerin Osmanlıların planlarına giremeyeceğini oy birliği ile beyan ettik. Çünkü Sultan Murad hazretlerinde yaşanan cinnet ile Sultan Hamid’in yakalandığı ondan daha beter vehim korkusu hastalıklarının, Sultan Aziz merhum ile bazı bakanlarının başlarına gelen faciadan ileri gelmiş olduğunu henüz unutmamıştık. Aynı olayların benzer sonuçlar doğurabileceğinden başka, takip ettiğimiz siyaset ve terbiyemize de bu tarz eylemler uygun gelmiyordu.

O halde bu çıkılmaz yoldan kurtulmanın çaresi ne idi ?

Telaş yalnız bizde kalmayıp, avrupa dahi rahatsız olmağa başlamış idi. İşin aslını ve gerçek hali bilseler, acaba avrupa derdimize çare bulabilir miydi ?

Ekseriyet bu yalda bir tecrübe yapılmasına karar verdiler.

Sefaretlere yaptığım baş vuruların sonuçsuz kaldığını söyledim. Bununla beraber, belki basından yardım görürüz ümidi bizi bu yola sevketti. Bu konuda karar verildikten sonra, bu önemli görevin bana yüklenmesine anlaşma sağlandı ve dağılındı.

*                                 *                                        *

Çaresiz kalem ! Bu defa da karmaşık duygulardan doğan büyücek bir fırtınanın şiddetine uğradı. Üzerime yüklenen şu görev, kendisine fedakarlıkla sadakatla hizmetten büyük zevk aldığım padişahımı teşhire kalkmak demek olacak.

Bundan başka bu şekilde halife karşıtı eylemlerin, kendisini güvene almak için göç etmiş olan bir yabancı için büyük bir kabahat değil mi ? Fakat diğer taraftan şu görevi yerine getirmekten kaçınmak ebediyete kadar var olacak devletin mahvına ve bunca kahramanların kutsal emanetlerinin tarih sahnesinden silinmesine bilerek izin vermek dolayısıyla, şeriata aykırı olarak, aşılmaması gereken bir sınırı aşmak demek değil mi ?

Vatan kurtarılırsa, bir çok , belki de pek şanlı şöhretli hükümdarlara erişebileceğiz. Halbuki elindeki devletin namus ve şerefini muhafaza edemedikten sonra, bizi doğrudan yok olmağa sevkeden bir bencilin zulmüne katlanmasından ne çıkacak?

Seçim yapma zamanıydı. Düşünmek caiz değildi.

Kararımı verdim ! …

Olağanüstü bir gayret ve çalışma sayesinde kazanmış olduğum mevki, candan ve gönülden sevilen bir asil aile, ne olduğu bilinmeyen bir karanlığa doğru çıkılan yolculuk tercihim ile içinde boğulmağa başladığım kargaşa ve tehlikeler dolu geleceğin zihnimden yavaş yavaş kaybolmağa başladığını gördüm.

Çünkü uğruna canımı feda edeceğim cenab-ı hakka ve kendime karşı taahhüt eylemiş olmaktan dolayı, imdadına borçlu ve muktedir olduğum aziz vatanın hayali, o taahhüdümün yerine getirilmesi zamanının geldiğini ima eder bir surette gözlerimin önüne geldi ve dikildi kaldı ! …

(Devam Edecek)

[i] Murat Bey tarafından Sait Paşa hakkında bu paragrafta yazılmış olan bu sözlerin, bir önceki safyada kalın harflerle gösterilen paragrafta mevcut sözlerle birlikte değerlemesinin yapılması gerekir.

İlgili Malumatlar…

0 Yorum

Bir İçerik Gönder

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir