Ana sayfa » TOPLUM YAPISI, EKONOMİ VE SİYASET

TOPLUM YAPISI, EKONOMİ VE SİYASET

Ağustos 29, 2023

Bilginin gücünün yetmediği durumlarda, dinin büyüsüne sarılmak…

TOPLUM  YAPISI,  EKONOMİ  VE  SİYASET

Devletlerin en büyük servetleri sahip oldukları insan kaynaklarıdır. Toplumun kalitesi arttıkça, devletlerin gelişimi ve refahı da buna paralel olarak yükselir. Bu sebeple çağdaş dünyada, eğitim ve sağlık harcamaları ayrıcalıklıdır ve yüksek tutulur.

Esasen sağlık, güvenlik, adalet ve eğitim özel kesime emanet edilemeyecek derecede önemlidir. Adalet ve güvenliğin  devletin hakimiyet erkinin temel ayakları  olması bakımından özel kesime devri bahis konusu olamayacağı göz önüne alınarak; sağlık ve eğitim hizmetlerinin kısmen özel sektörle paylaşılmasında günümüzde genel anlamda bir sakınca görülmemektedir. Bu sebepten, kar amacı güden özel kuruluşlardan satın alınan bu türden hizmetlerin, kendilerinden beklenecek faydanın sağlanması bakımından sıkı denetim altında tutulması gerekir.

Kapitalist sistemin, ilk dönemlerindeki acımasız uygulamalar, artık geçmişte kaldı. Özellikle ikinci dünya savaşından sonra yaygınlaşan  “ sosyal refah devleti “ anlayışı; bütün insanların, insan onuruna yakışan bir hayat sürmesini sağlamak amacıyla geniş haklardan olabildiğince eşit bir şekilde faydalanması ilkesini sağlamaya yöneldi.

Bu gün çağdaş bir insanın, uluslararası standartta yaşamaya yetecek seviyede eğitilmesi ve deneyim kazanması için geçirmesi gereken zaman, dünyada mevcut pek çok canlının bütün yaşam süresinden daha fazladır.

Gerçekten, bu gün, bu süre, yaklaşık 26 – 28 yıldır ve bir gencin bu dönemini tamamlayabilmesi için, hem devlet, hem de ailesi tarafından büyük fedakarlıklara katlanılmaktadır. Bu, bireysel düzeyde çok büyük bir yatırımdır.

Günümüzde ekonomilerin geldiği seviye göz önüne alındığında; en büyük ve yüksek bedelli olarak düşünülen yatırımların bile; üç, beş senede tamamlandığı gerçeği ortada dururken; bir gencin hayatının başlangıcında, katlanmak zorunda olduğu bu otuz senenin, ne kadar büyük bir özveri ve maliyet oluşturduğu kolaylıkla anlaşılır.

Yerine göre büyük mahrumiyetlerle yetiştirilen bu nesillerin; “ varsın giderlerse gitsinler “ denilerek, bir çırpıda silinebilmesinin de, bu bakımdan, her hangi bir mantık kuralı ile açıklanması çok zordur.

Bu şekilde toplum zihnen fakirleştirilmek tehlikesi ile karşı karşıya bırakılıyor. Beyin göçüne zorlanan insanların yerine; “ karşı göç kaynaklı “ niteliksiz, çapsız ve eğitimsiz insanların; ister siyasal destek potansiyeli yaratılmak, ister ucuz işgücü olarak ikame edilmeye çalışılmak gayesiyle ülkeye kabul edilmesi, yine akıl dışı bir iştir.

Demografik yapının tahrip edilerek, toplumun geleceğinin tehlikeye atılması; ileride etnik çatışmaların, sosyal huzursuzlukların önünü açar ve dünyada örneği görülmemiş bölünme girişimlerine zemin hazırlayabilir.

İnsanları sıradanlaştırıp, kul veya köle mertebesine indirgeyip; onları, sırf yandaş oldukları için madden besleyerek; ne ekonomik gelişme gerçekleştirilebilir, ne de bir medeniyet kurulabilir.

Hiç şüphesiz, insanlığın temel sorunları belli bir zaman ile sınırlanamaz.  Ancak, her devrin kendine özgü sorunları olduğu gibi, geçmişten taşınan akut hal almış hastalıkları da vardır. İşte bütün bu sorunlar, ancak rasyonalite ve bilgi yoluyla çözülebilir. Bunun için de eğitilmiş ve nitelikli insanlara ihtiyaç vardır.

Özellikle sosyal sorunlar, çözüm için, nitelikli insanlara ihtiyaç duyar. Dünyanın hiçbir yerinde; bunların, akıl ve bilgi olmadan düzeltildiği görülmemiştir. Kim çözeceğini düşünürse, kendisini aldatır.

Medeniyete giden yol; ideoloji ve saplantılardan kurtulmuş yüksek kültür seviyesi, katı kurallar ve disiplin, iyi eğitim, içgüdüsel davranışların terki ile rasyonaliteye geçiş ve her şeyden önce; geleceğin planlamasını sağlayacak bilgi düzeyinden geçer.

Bu hedefleri gerçekleştirecek ekonomik hayatın en önemli iki koşulu, güven ve istikrardır. Güveni sağlamanın temeli de, hukuk devleti (kanun devleti değil) ve şeffaflıktır. Görülebilir bir gelecek ancak bu parametreler nazara alınarak planlanabilir.

Yukarıda sayılan bu kavramlar, ne yazık ki, kendi hallerine terk edilmiş milyonlarca insan için; hem anlaşılamaz, hem de ulaşılamaz, ham hayallerdir. Kendi haline terk edilen kütleler ne kadar büyük ve yaygınsa, durum o kadar vahimdir. Çöken bir toplumun veya kültür yapısının yenilenmesi, düşünüldüğü kadar kolay olmayabilir.

Antik dönemlerden başlayarak, daha sonraları feodalite ve monarşilerde, geniş kütleleri belirli bir ekonomik seviyenin altında tutarak fakirleştirmek ve böylece daha kolay yönetmek alışkanlığı yaygındı. Bu politikalar, bu gün çoğu ne yazık ki islam aleminde olmak üzere, bir çok ülkede hala geçerlidir.

Artık bilgi çağında yaşadığımızı göz önünde bulundurmak zorunda olduğumuzu unutmamalıyız. Çok büyük zorluklarla bu noktalara getirdiğimiz insan kalitemizi daha aşağılara çekmenin, daha açık bir ifade ile cahilleştirmenin, yakın gelecekte ciddi zararları olacağını akıldan çıkarmamak gerekir.

Yalnız yaşamadığımız bu dünyada, çağın gerektirdiği bilgi düzeyinin yerine; nesilleri dua, hayal, destan ve kahramanlık menkıbeleri ile besleyerek yetiştirmek sadece çöküşü hızlandırır. İdeolojilerin, dinler de bu sınıfa dahil edilebilir, gerçeklerle ilgisi yoktur.

İnsanlık, tarih boyunca ideolojik saplantılar ve kavgalar dolayısıyla hem zaman, hem kaynak, hem de çok büyük can kayıpları yaşadı. Bilgisiz, cahil nesillerin fanatikleşerek, militanlaşması; hatta kötü amaçlarla başkaları tarafından kullanılması çok daha kolaydır.

İnsanlar, kaybından korkulacak varlıklar ve kabiliyetler edinmek zorundadırlar. Bunun için de öncelikle eğitilmelidirler.

Eğitimle kazandıkları bilgi ve becerileri, onlara olası kayıplarının üstesinden gelecek gücü verecektir.  Kaybedecek bir şeyi olmayanlar, her türlü bağlantıya ve tehlikeye açıktırlar.

Emek ya da belli bir beceri karşılığı olmadan elde edilen servetler ise çok kolay kaybedilir. Bu konuya ileride tekrar döneceğiz.

*     *     *

Fransız devrimiyle sosyal hayatta başlayan olağanüstü büyük değişim, o dönemde Avrupa’nın büyük bölümüne hakim olan monarşiler tarafından ciddi bir tehlike olarak algılanmıştı.

Fransa’daki bu sosyal gelişmelere karşı fikirlerin öncülüğünü de 19. yüzyılın ilk yarısında Avrupa siyasetinde büyük etkinliği olan Avusturya Dış İşleri Bakanı Prens Metternich yapmıştı. O derece ki, monarşilerin yasal devletler olduğu, yeni gelişmelere karşı, yasal devletlerin bir arada bulunmaları ve işbirliği yapmaları gerektiğini ve kendilerini savunma haklarının olduğunu ileri sürmüştü.

Fakat zaman bu düşüncelerin değişmesine ve hatta monarşilerin ortadan çekilmesine, kalanların da “ anayasal monarşi “ şekline evrilmesine sebebiyet verdi.

İngiltere kıta Avrupası ülkelerinden farklı olarak; esasen bir monarşi olmasına rağmen, demokratik düzeni en erken kuran, sağlam ve güçlü geleneklere sahip bir ülkedir.

Fransa, Avusturya – Macaristan ve Almanya başta olmak üzere kıta Avrupası devletlerinin çoğu, – sancılı olsa dahi – monarşileri tasfiye ederek demokratik idarelere dönüştüler. Bu dönüşme süreci tam olarak ancak ikinci dünya savaşından sonra tamamlandı.

Demir Perde ülkeleri olarak adlandırılan sosyalist blok ise seksenli yılların sonundaki bölünmelerle demokratik idarelere sahip olma gayretlerine giriştiler. Fakat, aradan geçen bu kadar zamana rağmen, bu sürecin, bu ülkelerde başarı ile yönetildiğini ve sonuçlandığını söylemek mümkün değildir.

Zaman içinde yaşanan bu kadar tecrübe, liberal sistemin kendisini onarmasına ve gelişmesine yetecek kabiliyet kazanmasına yardım etti. Bu gün gelinen nokta ise, bilgiye ulaşmanın, bilginin işlenmesi yöntemlerinin çözümlenmesi sayesinde, tarihi zirve olarak kabul edilebilir. Bu ilerlemenin devam edeceğini ve daha büyük gelişmeler yaşanacağını hatırdan çıkarmamak gerekir.

Bu büyük başarı, hür liberal piyasa ekonomisinin ve demokratik idarelerin başarısıdır. Bu sistemi işletebilmek için de, yukarıdan beri ifade etmeye gayret ettiğimiz gibi; nitelikli, eğitilmiş insanlara ihtiyaç vardır.

*      *      *

Avrupa’da monarşilerin anayasal sistemlere dönüşmeye başladığı dönem, Osmanlı’nın İkinci Meşrutiyet’i ilan ettiği ve “ Bir gün içinde Avrupa’lı olduk[i] denildiği dönemdir. Osmanlı, Batı Avrupa’da yaşanan sosyal gelişmeleri hiçbir zaman yaşamamıştır.

Öncelikle Osmanlı ülkesinde, şehirli denilebilecek bir burjuva sınıfını yaratacak düzen hiçbir zaman mevcut değildi. Ayrıca iş hayatı küçük esnaflık ve çiftçilik düzeninin üzerine çıkacak seviyeye gelmemişti.

Küçük sanayinin konusu olarak kabul edilebilecek ufak üretim gurupları ve ticaret tamamen azınlıkların elindeydi. Kapitülasyonlarla sağlanan ayrıcalıklar, ülkede yapılacak üretime ve ticarete büyük engeldi.

Basit bir dille ifade edilirse; 15. Asırdan, 19. Asra kadar aradan geçen zaman zarfında; büyük merkezler, İstanbul, Selanik, İzmir, Beyrut hariç olmak üzere halkın büyük çoğunluğu değişmeyen kıt kanaat bir hayat düzenine sahiptir. Büyük merkezlerde yaşayan azınlıklar ve yerleşik yabancı unsurlar, özellikle ülkedeki ticari faaliyetlere büyük oranda  hakimdirler ve batıdaki hayata benzer bir yaşam sürecek her türlü imkanları vardır.

Ekonomik ve teknik gelişmelerin, insan hayatında devrimsel değişiklikler yarattığı bir devirde; Osmanlı toplumunun günlük hayatı, Fatih Sultan Mehmet zamanındaki (hatta çok daha eski dönemlere gidilmesinin de yanlış olmayacağı görüşündeyiz)  günlük hayattan çok farklı değildi.

Aslında uzun yıllardan beri, Osmanlı toprak düzeninin bozulması ve özellikle Rumeli ve Doğu Anadolu’da feodal palazlanmaların başlaması, isyan ve huzursuzlukların çoğalması neticesinde, büyük halk kütlelerinin sefaleti de artarak yaygınlaşmıştı.

Osmanlı dinsel ağırlıklı bir toplum düzenine sahiptir. Başta padişahın tartışmasız mutlak hakimiyetinin  yanında, ordu dışındaki devlet güçleri; yargı, eğitim ve yerel yönetimler tamamen ulemanın elindeydi.

Yargı kadılar ve müftüler tarafından yürütülüyor, kadılar aynı zamanda yerel yönetimlerin de başında görev yapıyorlardı. Son dönemde kadılık makamı, para ile satılır hale gelmiş; uzak bölgelere tayini çıkanlar, yerlerine, ehil olmayan ve makamlarını para karşılığı devrettikleri kişileri “ kadı naibi “ ünvanı ile gönderiyorlar; bu kişiler de, bu makam için ödedikleri yüksek paraları çıkarabilmek gayesiyle gittikleri yerlerde halkı soyuyorlardı.

Eğitimde hakim kurum medreselerdi ve tamamen skolastik, din ağırlıklı bir eğitim düzeni mevcuttu. Eğitimin kalitesi düşük, hiçbir alanda yetişmiş insan gücü yoktu.

Diğer taraftan, padişahın hal’ edilmesinin (tahttan indirilmesinin) fetvasını verebilecek gücü olan Şeyhülislam’ın başında bulunduğu (makam-ı meşihat) dahi, padişahın mutlak gücüne karşı, bir denge unsuru olamamıştı.

Din adamlarının yaygın bir şekilde kamu kurumlarını ve sosyal hayatı kontrol ettiği bir sistemde; bu zümreyi temsil eden şahıslardan meydana gelen sınıfın, toplum içinde egemen en büyük güç olduklarını kabul etmek gerekir. Siyasi iktidar, padişahındır. Ancak, toplum din adamlarının elindedir.

Siyasi iktidarın ve ordunun  hakimi olan padişah, özellikle 18. Yüzyılın son çeyreğinde  Yeniçeri ve Kapıkulu askerlerinin de bozulması sonucunda [ii], bir de ordu belası ile uğraşmak zorunda kalmıştı.

Ancak 19. yüzyılın ikinci yarısında durum değişmeye başladı. Bir taraftan yeni açılan ve laik eğitim vermeye başlayan kurumlar, diğer taraftan yurt dışına eğitim maksadıyla veya devlet görevi ile giden şahıslar dünya ile ülkeleri arasındaki farkı görmeye ve özellikle de başta padişah olmak üzere yöneticileri tenkit etmeye başladılar.

Toplumun eğitim düzeyinin yükselmeye başlamasıyla beraber, toplum ile yönetici kesimin arasındaki nitelik dengesinin; başta saray olmak üzere, sarayın etrafındaki çoğu vasıfsız yönetici sınıfından kimselerin aleyhine bozulması sonucunda; padişahların erişilmesi imkansız, tartışmasız üstün ve mutlak hakimiyeti zedelendi. Her şeye kadir, güçlü ve bilge padişahın, pek de öyle olmadığı şüpheleri arttı ve asrın sonuna doğru bu konular açık bir şekilde dile getirilmeye başlandı.

İşte tam bu sırada, Sultan II. Abdülhamid’in hilafet politikasına ağırlık vermesi ve insanları din teması ile etkilemeye çalışmasının esas sebebi, özellikle okumuş zümreler nezdinde kaybolmağa başlayan saltanat itibarını yeniden kazanmak ve bu arada, diğer islam ülkelerinde de gelişme olasılığı olan bu fikirlerin önünü almak ve bu ülkeleri konsolide etmek düşüncesidir. Bilginin gücünün yetmediği durumlarda, dinin büyüsüne sarılmak en akıllı yol olarak görülüyordu.

Yavuz Sultan Selim’den sonra yaklaşık üç yüz elli sene kullanılması ihmal edilmiş olan, ya da çok nadir bir kaç uluslararası antlaşmada zikredilmekle yetinilen  “ hilafet “ unvanının; hem yurt içinde, hem de yurt dışında, ısrarla ve abartılı bir şekilde kullanılması bu politikanın temelini teşkil eder.

Bu politika belli bir oranda, bazı meselelerde etkili de olmuştur. Ancak, tarihsel gelişmelere bakıldığı zaman, genel eğilimin gidişini engellemeye yeterli olmadığı anlaşılmaktadır.

Batı dünyasında, orta çağın karanlığında, toplumsal gelişmelerden, en çok kilise etkilendi. Toplumun her kesimini kontrol eden kilise, reformistler ve pozitif bilimlerin gelişmesi karşısında, kilisenin duvarları arkasına çekilmek zorunda kaldı. Pozitif ilimlerin gelişmesi, teknik ilerlemelerin büyüklüğü ve karşı koyulamazlığı, bu konularda geleneksel ve geçerliliği kalmamış faraziyeleri savunan kiliseyi bu çekilmeye zorlamıştır.

Ülkemizde de, benzer gelişmeleri yaşıyoruz. Din dünyası ile bilgi dünyasının bir birine karşıt dünyalar olmadığının; ama düşünce aleminin de Aristo mantığını aştığını bilerek, tartışmaktan çok iş birliği ve konuşmalarla bir yere varılabileceğinin; bu bakımdan, din adamlarının da niteliklerinin yükseltilmesi zamanının geldiğinin anlaşılması gerekmektedir. Aradan bu kadar zaman geçtikten sonra yaşadıklarımız; ne yazık ki, islam dünyasında hala ortaçağın devam ettiğini göstermektedir.

Bu şekilde, hem dinin saygınlığı korunmuş, hem de rasyonalitenin din düşmanlığı olmadığı gerçeğinin ortaya çıkmasına fırsat verilmiş olacaktır. Aksi taktirde, ülke çok şey kaybedecek, gelişen dünyanın çok gerisinde, ikinci sınıf, hiçbir ağırlığı olmayan  devletler sırasına düşecek; dünya ekonomisine, Cumhuriyetin 100. yıl hedefi olarak ilk ona girmek iddiasıyla 16. sıradan girilen yarıştan,  21. sıranın da gerisine düşülüp, belki de kopularak; daha gerilere gidilecektir.

(Devam edecek)

[i] Bakınız; bu sitede 23 Temmuz 2023 tarihinde yayınlanmış olan: “İstanbul Basınında Reval” başlıklı yazı.

[ii] Ordunun dağınıklığı 1768-1774 Osmanlı-Rus savaşında iyice ortaya çıkmıştı. Konuya ilişkin Salih Münir Paşa’nın “GEÇMİŞ ZAMANLAR” kitabının, TTK, Ankara 2016, 54. Sayfasından itibaren önemli açıklamalar vardır.

Benzer ifadeler, Feldmareşal H. Von Moltke’nin “Türkiye Mektupları”, Varlık Yayınevi,İstanbul,Nisan 1967 adlı kitabında da mevcuttur. S.144 v.d.

İlgili Malumatlar…

ÖKSÜRÜK İLACI

ÖKSÜRÜK İLACI

Hastalık doğru ilaçla tedavi edilir. ÖKSÜRÜK  İLACI  Rahmetli Yusuf Bozkurt Özal tarafından çok sık anlatılan basit...

0 Yorum

Bir İçerik Gönder

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir