İSLAMİ DOKTRİN ÇERÇEVESİNDE FAİZ
“ NASS ” VE ÖTESİ
Semavi dinlerin yaygınlaşmağa başlamasıyla her üç dinde de faiz yasağı başlamış, fakat bu yasağa rağmen faiz uygulaması yayılarak devam etmiştir.
Mesele islamın, hıristiyanlığın, museviliğin ortak meselesiydi. Fakat özellikle hıristiyan dünyasında ortaçağın acımasız kilise hakimiyetine rağmen faiz mevcudiyetini muhafaza etti.
İslamın ortaya çıktığı ortamda da para alış verişlerinde olsun, mal alım satımlarında olsun faiz uygulaması olağandı. İslamın yaygınlaşmağa başlamasından ve Arabistan yarımadasına hakim olmasından sonra da, Mekke ve civarında para alım satım işleri devam etti. Taraflar arasında vadelerin belli bir farkla uzatılması sıklıkla baş vurulan yöntemlerdendi.
Faiz yasağının başlamasıyla birlikte, ardından bu yasağın delinmesi için çareler üretilmesi yolları da ortaya çıktı. Her devirde özellikle yüksek faiz uygulaması bakımından bir hile-i şer’iye bulunmuştur. Bunlara en güzel örneklerden birisi Prof. Dr. Osman Turan’ın “ Selçuk Türkiye’sinde Faizle Para İkrazına Dair Hukuki bir Vesika “ başlıklı çalışmasıdır. Hoca burada alım satım işlemlerinde faizin nasıl fiyatlara yedirildiğini ve farkların nasıl tahsil edildiğini anlatmaktadır.[i]
Çalışmada gösterilen örnek ve daha niceleri yaygın olarak kullanılmıştır. Bu kısa örneklemeye ilişkin benzer daha bir çoklarını bulup ortaya koymak mümkündür.
Bu arada Osmanlı para vakıflarında faiz uygulaması kurumsallaştırılmış ve yüz yıllar boyunca da uygulamada kalmıştır. Para vakıfları konusunda ulemanın çelişkili fetvaları vardır. Özellikle para vakıflarını tenkid eden Çivizade’nin Rumeli Kazaskerliğine tayini sonrası Şeyhülislam olan Ebussuud Efendi para vakıflarının kuruluşuna cevaz veren risalesini yazmış ve 16. Yüzyılın ikinci yarısından itibaren bu vakıflar kurulmağa başlamıştır. “ Muamelat-ı şer’iye “ ile faiz yasal duruma getirilmiştir. Bu dönemde binlerce para vakfı kurulduğunun kayıtları mevcuttur ve bunların bir kısmını Prof. Dr. Ömer Lütfi Barkan yayınlamıştır. Bu sitede bu konuda bir çalışma yayınlanacaktır.
Buradaki açıklamalarımız ise tarihsel veya dinsel temelle birlikte, meselenin iktisadi bağlamda ele alınmasından ibaret olacaktır. Çünkü faiz teorisi öncelikle iktisat ilminin inceleme alnına girmektedir.
Hiç şüphesiz işin bir de ahlaki ve dini boyutu vardır. Bu da insanın insanı sömürmesi bağlamında önemlidir. Aslında insanın insanı sömürmesi için yalnız faizi kullanması da gerekmiyor, bir kira sözleşmesi, bir alım-satım akdi, zor şartlar altında düşük ücretle insan çalıştırılması, kölelik v.s. gibi araçlar kullanılarak da bu sömürme işi sağlanabiliyor.
Nitekim toplumda bir zümrenin bir diğer zümreyi istismar etmesi ve bu yolla haksız kazanç sağlanması, tarihin her çağında görülüyor. İşte bütün bu aykırı durumlar normatif hukuk düzeninde esasen yargının yetkisi alanındadır. Değil faizi, hiçbir suç aletini yasaklayarak, suçun önlenmesi mümkün değildir. Demokrasilerin böyle durumlar için kurulmuş organlarının çalışır durumda olması en doğru çözümdür.
Özellikle ekonomik olaylarda bu tür yasaklar daima ikinci pazarların doğmasına, sömürü veya istismar veya başka defoların çıkmasına, çıkanların da dallanıp budaklanarak çoğalmasına sebebiyet verir.
Eğer ekonomik model olarak serbest pazar ekonomisi tercih ediliyorsa, ki bu sistemin olmazsa olmazı demokrasidir, bu tür aşırılıklardan, özellikle yasaklardan ve piyasalara yapılacak yersiz ve zamansız müdahalelerden kaçınmak lazımdır.
Yok eğer; bir şekilde, bir başka ekonomik sistem tercihi ima ediliyorsa, kimsenin milyonlarca insanın ve dolayısıyla bir milletin geleceği ve varlığı ile oynamağa hakkı olmaması lazım geldiğini akıldan çıkarmaması gerekir. Şapkadan tavşan çıkmaz !..
Faiz konusunda yapay gündem oluşturmak, olmayanı “varmış gibi” gibi göstererek, siyasi gündemi değiştirmek veya gözden kaçırmak ekonomiye zarar vermekten başka bir işe yaramaz. Serbest piyasa düzeni, bir faiz düzeni değildir.
Faiz sadece para piyasasında, pazar şartlarına göre fonları arz edenlerle bu fonları talep edenler arasında dengenin sağlanmasına hizmet eden bir araçtır. Doğrusu da tam rekabet şartları altında bu arz ve talebe göre, piyasa içinde tayin olunmasıdır. Aşırı düşmesi de, aşırı yükselmesi de ekonomideki hastalıkların belirtisidir. Hastalık anlarında elbette devletin müdahale etmeye hakkı vardır. Fakat o kadar !… Yanlış müdahale, hastalığın artmasına, başka nice hastalıkların ortaya çıkmasına neden olur.
Bu bakımdan konuyu öncelikle basite indirgemekte ve temel kavramların ışığında ele almak gerekir. Bu yöntem esasen meselenin tarifini de kolaylaştıracaktır.
ÖNCE “NASS” NEDİR ?
Öncelikle nass ne demektir; gerek Kur’an ayetleri, gerekse sahih hadisler vasıtasıyla kesin hüküm anlamında koyulmuş olan kriterlerdir. Bu kriterler islam fıkhının temel kavramlarını oluştururlar ve bir hüküm kurulurken esas alınırlar. Mezheplere göre özellikle fıkıh alanında uygulamalara ilişkin çeşitli tarifler yapılsa da, genel tanımının bu şekilde ifade edilmesinde bir yanlışlık yoktur.
FAİZ KONUSUNDA NASS NEDİR ?
Kur’an-ı Kerim’de faiz konusu:
- Bakara suresinin 275 , 276 , 278 , 279;
- Ali İmran suresinin 130;
- Nisa suresinin 160, 161;
- Rum suresinin 39. ayetlerinde ele alınmaktadır.
Sırasıyla incelenirse :
Bakara suresi 275. ayeti [ii] “ RİBA (faiz) yiyenler kendilerini şeytan çarpmış (birer mecnundan) dan başka bir halde (kabirlerinden) kalkamazlar. Böyle olması da onların : “ Alım satım da ancak riba gibidir “ demelerindendir. Halbuki Allah alış-verişi helal , ribayı (faizi) haram kılmıştır. (Bundan böyle) kim rabbinden kendisine bir öğüt gelip de (faizden) vaz geçerse ona ve işi (hakkındaki hüküm) de Allah’a aittir. Kim de tekrar (faize) dönerse onlar o ateşin yaranıdırlar ki orada onlar (bir daha çıkmamak üzere) ebedi kalıcıdırlar.
AÇIKLAMALAR:
- RİBA ربوإ
Kur’an’ın metninde görüldüğü üzere Riba kelimesi (vav ile yazılır) kullanılmaktadır [iii].
Riba Osmanlıca’da 1. Bir şey artma , çoğalma. 2. Tefecilikte alınan fahiş faiz. Anlamına gelmektedir [iv].
- KUR’AN MEALİNDE MEVCUT PARANTEZ İÇİNDEKİ İFADELER :
Bunlar Kur’an metninde yoktur. Bu açıklayıcı ifadeler, tefsiri yapan müellifin kendi ilaveleridir. Yani 275. ayetin mealinde parantez içinde yazılı olan (faiz) merhum Hasan Basri Çantay tarafından metne sokulmuştur. Kendinden önce gelen kelime veya kavramı açıklamak amacını gütmektedir. Bu şekilde yazarı tarafından meale dahil edilen ilaveler metinden çıkarılırsa ayetin ilahi mesajının yalın şekli ortaya çıkar :
“ Riba yiyenler kendilerini şeytan çarpmıştan başka bir halde kalkmazlar. Böyle olması da onların: “Alım satım ancak riba gibidir” demelerindendir. Halbuki Allah alış verişi helal, ribayı haram kılmıştır. Kim rabbinden kendisine bir öğüt gelip de vaz geçerse geçmişi ona, ve işi de Allah’a aittir. Kim de tekrar dönerse onlar o ateşin yaranıdırlar ki orada onlar ebedi kalıcıdırlar.”
*
* *
Dikkat edilirse 275. ayette:
“ Allah, alış verişi helal , ribayı haram kılmıştır. “ emri mevcuttur.
Burada haram kılınan ribadır.
Yani sözlük anlamıyla tefeci faizi.
Bakara suresinin ve yukarıda gösterilen Ali İmran, Nisa ve Rum surelerinin bütün ayetlerinde Kur’an asıl metni içinde hiçbir zaman “faiz” kelimesi kullanılmamaktadır, tam tersine Kur’an dilinde yalnızca “ riba “ vardır.
Ayrıca Bakara suresinin 279. ayetinde :
“ İşte (böyle) yapmazsanız Allah’a ve Peygamberi’ne karşı harb (e girmiş olduğunuzu) bilin. Eğer (tefeciliğe , murabahacılığa) tevbe ederseniz mallarınızın başları (sermayeleriniz) yine sizindir. (Bu suretle) ne haksızlık yapmış, ne de haksızlığa uğratılmış olmazsınız. “
yazılıdır.
- ayette de 275. Ayette olduğu gibi parantez içindeki ibarelerin sonradan ilave edildiğinin nazara alınması gerekmektedir.
Bu ayet 275 numaralı ayeti tamamlamaktadır ve meseleyi tam olarak ortaya koymaktadır. Kur’an tarafından yasaklanan araç riba (murabaha, tefeci faizi) ve meslek olarak tefeciliktir [v].
Nitekim bütün dünyada belli bir gelişmişlik seviyesinin üzerindeki ekonomilerde de, aynen bizde olduğu gibi, tefecilik ve tefeci faizi yasaktır ve uygulanması suç teşkil etmektedir.
Yine Bakara suresinin 278. ayetinde de :
“ Ey iman edenler, (gerçek) müminler iseniz Allah’tan korkun, faizden (henüz alınmamış olup da) kalanı bırakın (almayın). emri vardır.
Burada da Kur’an metninde yazılı olan ibare (Riba – ربوإ) dır. Fakat müellif bunu da mealde doğrudan, paranteze almadan (faiz) ile anlamlandırmıştır, esasında Kur’an metninde (ribadan kalanı bırakın) ibaresi yazılıdır.
Yine parantez ilavelerini dikkate almak gerekmektedir.
Diğer taraftan Ali İmran Suresinin 130. Ayeti de :
“Ey iman edenler , ribayı (faizi) öyle kat kat arttırılmış olarak yemeyin Allah’tan korkun. Taki muradınıza eresiniz.
şeklindedir.
*
* *
Görüldüğü üzere, Kur’an dilinde “ Riba – ربوإ “ olarak yazılı olan kavram; bazan aynı ayet içinde , bazan da başka başka ayetlerde ; ayrı , ayrı hem riba , hem de faiz olarak anlamlandırılmaktadır. Bunlar doğrudan kitap yazarları müelliflerin tercihleridir. İlahi metinle alakalı değildir. Bu konu ülkemizde makbul kabul edilen tefsirler ve meallerde basit bir şekilde araştırılmıştır. Benzer karışıklık çoğunda mevcuttur.
Nitekim yukarıdaki örneklerde görüldüğü ve açıklandığı gibi Çantay’da da bu karışıklık vardır ve yukarıda ayrıntısı verildiği gibidir. Biz bu karışıklığın metodik bir uygulama olduğunu sanmıyoruz.
Ancak; Ömer Nasuhi Bilmen , Kur’an-ı Kerim’in Türkçe Meal-i Alisi ve Tefsiri isimli eserinde; meal metninde sadece (Riba) yı kullanmıştır [vi].
Aynı şekilde; Konyalı Mehmet Vehbi Efendi, Hülasat-ül Beyan Fi-tefsir-ül Kur’an’ında da, Bilmen’de olduğu gibi, bütün ayetlerin mealinde sadece (Riba) yı kullanmıştır[vii].
Öte yandan Prof. Dr. Süleyman Ateş Kur’an-ı Kerim Tefsiri isimli kitabında, ayetlerin meallerini yazarken sürekli (Faiz) i kullanmış. Fakat tefsir faslında yasaklananın faiz değil riba olduğunu belirtmiştir [viii].
Mesele toplu olarak değerlendirilirse; yukarıdaki açıklamaların ortaya koyduğu gerçek ışığında; Kur’an’ın amacı , tefeciliğin yasaklanması ve murabahanın (tefeci faizinin-ribanın) önlenmesidir.
Nass’ın bu tarife uygun şeklinin takdiri de okuyucuya aittir.
Kur’an-ı Kerim arapça olarak nazil olmuştur. İlahi takdir burada (Riba – ربوإ) kelimesini kullanmaktadır. Diğer taraftan (Faiz) de arapça bir kelimedir. Kutsal metinde tercihin (Riba) olarak yapılmasının bir anlamı olmalıdır, ayetler gayet açıktır, burada bir sehiv düşüncesine kapılıp ayet üzerinde biçim ve anlam olarak yorum yapmanın doğru olmadığını düşünüyoruz.
UYGULAMA VE HADİSLERDE KONUNUN ELE ALINIŞI
Tatbikatta riba ikiye ayrılmaktadır.
- Nesi’e Ribası
- Fadl Ribası
Nesi’e ribası vadeli işlemlerde uygulanmaktadır. İster bir mal satışına bağlı, ister, borç para verilmesi karşılığında olsun tüm vadeli işlemlerde uygulanırdı. En yaygın işlemler de nakde dayalı işlemlerdi.
Kur’an’ın nazil olduğu dönemde, özelikle Mekke’de tefecilik ve vadeli satışlar çok yaygındı. Borç veren, vadesinde alacağını alamadığı zaman, farkını (ribasını) alarak borcunu uzatmaktaydı. Vadeler uzadıkça ribaları arttırılırdı. Örneğin bir deve satışının, vadesinde ödenmeyen borcunun, artan riba dolayısıyla iki deve bedeline ulaştığı olaylar vardı [ix]. Vade yenilendikçe ribaları da ana paraya ilave edildiğinden rakamlar çok yükselirdi.
Fadl ribası ise aynı cinsteki malların değiş-tokuşundan alınan farktır. Örneğin bir gram altın karşılığında iki gram altın alınması; veya bir kile buğday karşılığında iki kile buğday alınması gibi…
Bu konuda mevcut hadislerde değiş tokuşa esas alınacak altı çeşit mal sayılmıştır. Bunlar :
- Altın
- Gümüş
- Buğday
- Arpa
- Hurma
- Tuzdur.
Bu mallar ancak peşin ve bire bir olarak değiş-tokuş edilebilecektir. Fazlalık ribadır ve yasaktır.
Burada bazı teknik sorunlar yok değildir. Örneğin bire bir değiştirilecek malların aynı kalitede olması gerekip gerekmeyeceğinin ucu açık kalmaktadır. İşlenmiş altınla ham altının veya yüksek ayarlı altınla düşük ayarlı altının değişiminde: bir kısım ulema kalitesi ne olursa olsun, altının bire bir değiştirilmesini savunurken; bir kısım ulema altın ile gümüşün; kalitesi ne olursa olsun, altınla altının alınıp satılabileceğini söylemektedir.
Diğer taraftan, bir kısım ulema ribanın sadece bu altı mal için söz konusu olduğunu (kıyası kabul etmeyenler bu düşüncededirler), bu sayılan malların dışındaki işlemlerde ribanın bahse konu olmayacağını ileri sürmüşlerdir. Diğer mezheplerde hadiste sayılan mallarla birlikte bütün mallarda riba olabilir.
SONUÇ
İslam dininin tek ilahi kaynağı olan Kur’an hükümlerinin ana hatlarıyla ele alındığı bu çalışma ile konuyu sadece ortaya koymağa gayret ettik. Buradaki amacımız Kur’an hükümleri bağlamında salt gerçeği ortaya koymaktır. Elbette bir fikrimiz var ve bunu da açıklıkla ifade ettik. Gerisinin değerlemesi okuyuculara aittir.
[i] TTK BELLETEN 62.SAYI S.250-260 1952
[ii] Kur’an-ı Hakim ve Meal-i Kerim , Hasan Basri Çantay s 77 , 78.
Burada Çantay’ın meali üzerinden konuya girilmektedir. Bu meal; kelime , kelime esas metne en sadık aktarmadır. Meal içindeki parantezler çıkarıldığı zaman, Kur’an-ı Kerimin gerçek metnine ulaşılmaktadır.
[iii] Arap harflerine aşinalığı olan kişilerin , Kur’an metninde ribayı bulmaları son derece kolaydır.
ربوإ
Satır araları takip edilirse yukarıda yazılı “riba” kelimesi rahatça seçilebilir.
[iv] Ferit Devellioğlu Osmanlıca Türkçe Ansiklopedik Lügat , Aydın Kitapevi. Ankara. Riba maddesi.Devellioğlu Osmanlıca imlada (vav) kullanmamışıtr. Tatbikatta “Tefeci Faizi” için kullanılan deyim “ Murabaha” dır.
[v] Bu konuda Kur’an’ın Almanca tercümesinde de . bu konu “ Die , welche Wucher fressen , sollen nicht auferstehen…” (Onlar ki murabaha yiyorlar, öldükten sonra dirilemeyeceklerdir) şeklinde tercüme edilmiştir. Buradaki “Wucher” tefeci faizi anlamına gelmektedir.
DER KORAN ÜBERSETZUNG MAX HENNİNG , Philipp Reklam jun. Stuttgart 1960.
[vi] Ömer Nasuhi Bilmen Kur’an-ı Kerim’in Türkçe Meal-i Alisi ve Tefsiri İstanbul cilt 1 s. 293 v.d.
[vii] Konyalı Mehmet Vehbi , Hülasat-ül Beyan Fi-tefsir-ül Kur’an , Üçdal Neşriyat İstanbul Cilt 1-2s.513 v.d.
[viii] Süleyman Ateş Kur’an-ı Kerim Tefsiri Milliyet , cilt 1 s. 387 v.d.
[ix] Süleyman Ateş a.g.e. s.389


0 Yorum