Ana sayfa » “MİTHAT PAŞA” NIN “MEMALİK-İ OSMANİYE” si

“MİTHAT PAŞA” NIN “MEMALİK-İ OSMANİYE” si

Temmuz 2, 2021

                                             MİTHAT  PAŞA

             

 

 

                

 

                                       MEMALİK-İ  OSMANİYE

 

                                           MAZİSİ –  İSTİKBALİ

 

 

 

 

 

 

                                                   1317 – 1901

 

                                                     KAHİRE

 

 

 Kahire, fi  15 Şaban 317  ve 18 Kanun-u Evvel 899

Paşa merhum Londra’da iken devlet yine şedid buhranlar ve şark meselesi müthiş alevler içinde idi. İngiltere’nin “ on dokuzuncu asır “ manasındaki – Nineteen -century “ ünvanlı risale-i mevkutesinde şu mektubu neşrile bir vazife ifa etmişti.

Mektup , sonraları Paris ve dersaadette ayrıca risale şeklinde tab’ olunmuş ise de elde hiçbir nüsha kalmamış gibidir.

Tekraren tab’ ve neşri , faydadan hali görülmemekle beraber , gönülce de hoş bir vazife hükmünde idi ; binaenaleyh Türkçe , Arapça ve Fransızca olarak tab’ ve neşri tekrar etmiştir.

Mithat Paşa oğlu

Ali Haydar

 

 

 

 

 

 

 

                       

 

                                         MEMALİK-İ  OSMANİYE

                                          MAZİSİ – İSTİKBALİ

Londra fi Mayıs 1878

Mesele-i şarkiyenin Avrupa menafi’ine muvafık surette hal edileceğine şiddetle intizar edenler bu gün , meydana çıkan bir çok karşıklıkları görerek , hesaplarının neresinde yanlış olduklarını ve ümitlerinin hasıl olamamasının sebeb-i hakikisini aramaları lazım gelir.

Bana kalırsa bu sebep malumat-ı mütezade (zıt bilgilere) veya gayr-ı dakika ile (üstünkörü bilgi ile) memalik-i Osmaniyenin vekayi’-i tarihiyesi ve ahval-i coğrafiye ve etnografiyesi ve devlet-i aliyeyi teşkil eden milletlerin sıfat ve ahlak ve amali hakkında vesa’il-i muhtelife ile verilen bi-esas ve na-tamam haberlerdir.

Filhakika , malumat-ı mezbure siyaset , din tertibat-ı içtima’iye ahval-i salisesince mütehalif olan (birbirne uymayan) ecnas-ı müteaddidenin (çeşitli cinslerin) enzar ve meyliyat-ı mahsusasına (kendisine göre görüş ve eyilimlerine) göre tahallüf edip (ters düşüp) , hakikat ise , nevbet nevbet (sırasıyla) bu tesirat-ı mütezadeye (zıt etkilere) mağlup olarak ekseriya meçhul kalır veyahut mestur (gizli) olarak görülebilir.

Ancak efkar ve hissiyatlarının adem-i tevafuku (uyuşmaması) cihetiyle menafi’i imtizaç etmeyen (kaynaşmayan) milletlerin , her biri kendi maksadına hidmet kasdıyla , efkar-ı umumiyeye malumat-ı mütezadde ita etmeleri (halka çelişkili bilgiler vermeleri) tabi’i bulunduğu halde , şarkı hiç görmemiş veyahut yalnız bir ziyaret edip de faslına med’uv (halline davetli) bulundukları mesa’il (sorunlar) hakkında safi ve dakik fikir peyda edebilmek içün , hayli uzun müddet ikamet etmemiş olan mü’elliflerin muharreratlarında (yazarların yazılarında) hakikate tatbik-i makal edememiş (gerçek dışı sözler söylemiş) olmaları mahal-i ta’accüb (şaşkınlık sebebi) değildir.

Bedihidir ki şarktan bahsetmek içün şarkı güzelce tanımak , hatta ana ait mesa’ilin hüsn-ü faslı (sorunları iyi sonuçlanması) içün ana müteallik vekayi’ce sahih ilm-i sahih (doğru bilgi) hasıl etmek lazımdır.

Safvet-i kalbiye eshabından (iyi niyetli) bazı zevat son zamanlara kadar Rusya’nın mücerret şark hıristiyanlarının ıslah-ı ahvali maksadıyla bir muharebe-i azime fedakarlığını ihtiyar ettiğini zanneylemişlerdir. Rusya’nın maksadı hakikaten bu mu idi , ve bu bahane altında artık tarifine hacet olmayan tasvirat-ı saire (gösterilen şeyler) müstetir (örtülü) değil miydi ; vekayi’-i ahire (son olaylar) hakikati açık olarak meydana koyduğu cihetle , ol babda ne hüküm verilmek lazım geleceğini bu gün her kes bilir.

Lakin düşmanlarımız hıristiyanların esaret-i mevhumesinden (hayali esirliklerinden) ve güya altında feryat ettikleri ribkadan (idam ilmeğinden) kurtulmaları içün avrupaya terettüb eden (düşen) vazifeden bahsetmenin aramını kesmedikleri ve hala bir çok eşhas memalik-i Osmaniyede bulunan hıristiyanların muhakkir (hakir görülen) köle sayıldıklarını ve haklarında öylece muamele edildiğini itikad ettikleri cihetle , memalik-i devlet-i aliyede Müslüman ve hıristiyan arasında mevcut bulunan münasebattan ve hususen hükumetin teba-i gayr-ı müslimesi hakkındaki muamelede daima ne esasa iktifa etmiş olduğundan bahsederek bu isnadatın muvafık-ı hakikat (suçlamaların gerçeklere uygun) olmadığını göstermek lazımdır.

Tarihe sathiyen  bir ihale-i nazar olunursa hakikat anlaşılır :

Malumdur ki İslamiyet müsavat (eşitlik) ve hürriyet üzerine mü’essestir (kuruludur). Hükumet-i  Osmaniyenin esası dahi bu usule muvafık olup , bundan dahi kaffe-i teba-i Osmaniyenin huzur-u kanunda müsavatı hasıldır.

İşte bu usule mebnidir ki memalik-i Osmaniyede her din , her vakit , taarruzdan masun kalarak (saldırılardan korunarak) , eshabı , gerek icrayı ayinleri içün ve gerek cemaat-ı müşterekeleri menafi’ini , istediklerine göre , idare eylemeleri içün, hürriyet-i kamileye (tam bir özgürlüğe) malik olmuşlardır. Şurası da malumdur ki din-i islam adaleti emretmekte ve andan udul edenleri (sapanları) eşedd (şiddetli) ceza ile tehdit eylemektedir.

Saltanat-ı Osmaniye’nin mü’essisleri (kurucuları) muvaffakiyat-ı evveliyelerini (eski başarılarını) silahlarının kuvvetinden ziyade her şeyde ve her kes hakkında göstermiş oldukları adalet sayesinde iktisap eylemişlerdir.  Hükumet-i cedidelerini adl ile meydana çıkarıp , yine o kuvvetle henüz silahla hücum olunmaksızın , manen meftuh olan memalik-i mütecavireye neşretmişlerdir (manen fetholunan civar memleketlere yaymışlardır). Pertev-i adalet (adaletin ışığı) ol kadar mü’essirdir.

Rumeli fetholunduğu vakit , fatihler hırsitiyanları din-i islama tabiyete icbar etmeye muktedir idiler : asla öyle hareket etmediler. Çünki iktifa etmekte oldukları kava’id-i esasiye-i aliye kendilerine inkıyad eden milletlern vicdanlarına tazyik ve cebir göstermeyi men’ ederdi ; mağluplara din ve lisan ve kaffe-i mallarını muhafazaya müsaade ederek , cemaatleri umurunu kendi keyiflerince idare ve mekte(p)lerini dahi istedikleri gibi tanzim imt(iy)azını ihsan etmişlerdir. Mekatib-i mezbure (anılan okullar) hakkında hükumet hiçbir vakit nezaret ve teftiş icra eylememiştir. Hükümdarlarımız , din bahsindeki müsaade darb-ı mesel olacak mertebede , her nevi mezahibin (meheplerin) hamisi olmuş bulundukları ve bu günki kadar hamisi oldukları içün fahr edebilirler (övünebilirler).

Selatin-i azam hazeratının (bütün büyük sultanlar hazreleri) hıristiyanlar hakkındaki muamele-i latifelerine (hıristiyanlara gösterdikleri iyi davranışlarını) bir misal göstermek üzere , müdde’amı ispat edecek (savlarımı kanıtlayacak) iki vaka-i tarihiye ityan edeceğim (söyleyeceğim) :

İstanbul’un Fatih Sultan Mehmet Han-ı Sani hazretleri tarafından fethinden , asayişin iadesinden ve bir aff-ı umumi ilanından sonra , hakan-ı müşarünileyh (adı anılan kıymetli hakan) bir divan in’ikadını (kurulmasını) emredip , bu divana Rum Patriğini davet eyledi ve hatta kaffe-i vükelasını Patrik’in istikbaline (karşılanmasına) gönderdi. O zaman hazret-i padişah , kim olursa olsun , hiçbir şahıs içün ayağa kalkmadığı gibi , kendisine tabiyet etmiş bir milletin reis-i ruhanisine kıyam etmemekte dahi hakkı derkar (açık) idi , lakin hakan-ı müşarünileyh bu defa kanunu tağyir edip (değiştirip) , makamından kıyamla , Patrik’e doğru on kadem ilerledi ve bu zatın elinden tutup , nezdine ik’ad eyledi (oturttu). Padişah-ı müşarünileyh müteakiben , hükumet-i ruhaniyesinin tecdidine alamet olmak üzere müşarünileyhe (o kıymetli zata) bir asa vermiştir , ki halen merasim-i azimede bir papaz Patrik’in önünden götürmektedir. Muahharen (sonradan) yine hakan-ı müşarünileyh , dersaadette tesis eylediği mahakimin (mahkemelerin) islamlar misullu (gibi) hıristiyanlar hakkında dahi icrayı adalet ettiğinden emin olmak ve hiç şüphesiz milel-i tebayı (bağlı bulunan milletleri) henüz alışmadıkları bir usul-ü teşri’ (yargılama usulü) hakkında hasıl edebilecekleri korkudan kurtarmak üzere , Patrik’e alim ve ehliyetli iki papaz bildirmesini ihtar ile anları , tahkikat-ı vakalarını (inceledikleri olayları) kendisine arz etmelerini bit-tenbih (tenbih ederek) , bir rivayete göre bir ve diğer rivayete göre üç sene mahakim-i mezburenin (adı geçen mahkemelerin) teftişine memur eylemiştir.

Bu papazların ifayı memuriyetten sonra sarayı hümayuna gidip arz ettikleri layihaya şu sözleri ilave eyledikleri muhakkaktır :

“ Zat-ı hazret-i mülukanelerinin eyalatta tesis eyledikleri mahakim burada icrayı vazife edenlerin aynı surette ifayı adalet etmekte oldukları ve bu usul devam eylediği halde , şanlı ve kuvvetli olan hükumet-i seniyelerinin kariben (kısa sürede) zirve-i şerefe irtika (başarının doruğuna ulaşacağına) edeceğine ve bunun müddeti tavil (uzun) olup , tebayı sadıkalarının saadet hali dahi mükemmel olacağına zat-ı ali-i şehriyari (padişah) emin olabilirler. “

Devlet-i Osmaniye , hükumetini tesis ve adl ile teyid etmekte olduğu halde avrupanın bir ucundan diğerine olan milletler tevlid-i ihtilal ve harpten bir çok fenalıklara musab edilir (düşürülür).

Şark ve şimal milletleri henüz hal-i vahşetten kurtulamamışlardı. Bu hale binaen her mülkten bir çok muhacirler melce ve himaye talebiyle akın akın memalik-i Osmaniye’ye gelirlerdi. Tarihi okuyanlar cevr ve ezadan (haksızlık ve eziyetten) kurtulmak içün , İspanya’dan bir çok muhacirin-i isra’iliye (Yahudi göçmen) görürler ; mezalim-i gayr-ı layıkadan istihlas-ı nefs etmek içün (hak edilmeyen zulümlerden kurtulmak için) , bir çok Ermenileri , Rusya’nın esaretinden fekk-i rıbka-i ilmek (idam ilmiğinden kurtarmak) üzere , bir çok Kazaklar memalik-i hakaniyeye gelirlerdi. Bu milletçilerin kaffesi mülk-ü Osmaniye’de iktisab-i hürriyet ederlerdi. Bunların nail oldukları hüsn-ü kabul ve haklarında irzan buyurulan himaye şurasını da mülahaza ettirmek lazım gelir ki : bu gün bu muhacirlerin evlad ve ahlafı aynı serbestiye ve , düşmanlarımız tarafından bile musaddak olduğu içün , na-kabil-i inkar (inkar edilmesi mümkün olmayan) olan bu saadet-hale mazhar olmaktadırlar.

Bu tasvir ettiğim ahval on sekizinci asra kadar beka buldu. Bu müddet zarfında Avrupa kesb-i intizam (düzen kurmaya) etmekte ve yavaş yavaş tarik-i terakkiye (gelişme yoluna) girmekte idi. Bu asrın nihayetine doğru , bir sa’i şedid-i vuku’-u medeniyet-i hazira ( bu hızlı medenileşmenin ortaya çıkması)  içün yeniden bir te’aliyi (yükselmeyi) icap etmekte ve hükumetlerin suret ve kava’idini tebdil eylemekte (hükumetlerin kuruluş şekli ve kurallarını değiştirmekte) idi. Lakin hükumet-i Osmaniye, terakkiyat-ı vakanın faza’ilini (gelişme olaylarının değerini) ve millete ileriye bir hatve (adım) attırmak lüzumunu anlamağa asla muktedir zevat bulunmamak seyyi’esiyle (hatasıyla) ve ikrarı lazım olduğu veçhile , asla tebdili na-kabil ihtiraz olamayacak (değiştirilmesi kabil olmayacak) surette adem-i initzam (düzensizlik) haline düşmüş olan tesisat-ı atikiyesini (eski yapısını) hiç tadil eylememiştir. Ve evkat-ı muayyene (zamanın geçmesi) ile Rusya aleyhine mütehammil olduğu muharebat (Rusa ile olan ve tahammül etmek zorunda kaldığı savaşlar)sebebiyle , vehn-i tari olmakta (dermansızlaşmakta) idi.

İşte bu suretle her gün kesb-i za’af (zayıflayarak) ederek , asırlarca dünyanın birinci devletlerinden biri olduğu halde , ikinci sınıf devletler mezlilesine (derecesine) düşmüş idi ve Avrupa medeniyeti büyümekte ve tesisat-ı cedidesini takviye eyleyen hürriyet sayesinde iktisab rıf’at etmekte (yükselmekte) olduğu halde , devlet-i Osmaniye , bu menafi’den mahrum olarak , kuvvetinin tenzil ettiğini görüp , kendini tehdit eden muhataratı anlamağa başlamakta idi.

Bu tehlikelerin önünü almak ve devletin azamet-i sabıkasını (eski büyüklüğünü) iade etmek içün , Reşid , Ali ve Fuat Paşa’lar ve sairleri gibi kar-agahan (uyanık) devlet-i hükumeti tesisat-ı cedide (yeni yapılanma) ile teçhiz ve usul-ü sabıka-i su-i istimalatını (eski dönemlerdeki su-i istimalleri) mahvetmeye alet-tevali (sürekli) çalışmıştılar. Müşarünileyhimin mesaileri daima muvaffakıyet-i kamileye mazhar olmadıysa (bu büyük şahısların gayretleri tam bir başarıya ulaşaşmadıysa) da , faydasız da kalmadı. Devlet-i aliyenin muharebe-i sabıkadan (geçen savaştan) evvelki haliyle otuz sene mukaddemki (önceki) hali mukayese edilirse memlekette vuku’a gelen tebeddülat-ı müstahsene (meydana gelen iyi gelişmeler) anlaşılır. Bu calib-i ta’accüb inkılaptır (şaşılacak bir devrimdir) ki sair memleketlerin her hangisinde olursa olsun vuku’u içün bir asırlık mesai gayr-ı kafi (yetersiz) olmuştur. Ancak etrafımızda bulunanların terakkilerindeki sürat dahi o derecede idi ki bu ıslahat yetişmedi.

Islahat-ı vakaya mukabil , ahali arasında bir hoşnutsuzluk hükmü devam etmekte ve hıristiyanlar tarafından avrupaya arz olunan şikayete meydan vermekte idi.

Bu umumi hoşnutsuzluk neden neş’et ediyordu , bu şikayatın sebebi ne idi ? Bu , hıristiyanların müsavat-ı kamileye (tam eşitliğe) malik olmadıklarından mı hasıl oluyordu ? Halbuki ıslahattan beri hıristiyanların hali hissolunacak derecede ve hatta her intizarın (beklentinin) ilerisinde iyileşmiş idi. Anlar da bir çoğu devletin en mühim memuriyetlerine kabul edilmişti : umur-u idarede muhakemede ve sair hükumet işlerinde bulundukları gibi Müslümanların nail olmadığı bir hayli muafiyata (ayrıcalığa) dahi mazhar olurlardı.

Bu şikayet hıristiyanların , zannolunduğu gibi , esasen Müslümanlar tarafından mahkur (aşağılanmış) olduklarından  mı hasıl oluyordu ? Hıristiyanlar idarenin seyyi’atından (kötülüklerinden) zarar-dide olmuşlarsa , Müslümanlar dahi anlarla hem-hal olarak , ahval-i mevcudenin ıslahını kaviyyen arzu ederlerdi ; beyan ettiğim veçhile , bu şikayat hıristiyanlar tarafından aksettirildiği cihetle , Avrupa yalnız anların muzdarip olduklarına inandırıldı.

İmdi şarkta vakit vakit meydana çıkan şikayatın sebeb-i hakikisi ne olmuştur ?

Bunun izahı kolaydır : bab-ı ali muzır fakat kendisi içün şerefli bir kaidesizlik ihtiyarıyla , hıristiyan akvamına Müslümanlardan ziyade hürriyet ve vesa’it-i marifet vermişti. Hükumetimizin bunca asırlık düşmanları bu halden mahirane istifade ederek , bu akvamın bazılarına , kolayca fikr-i iftirak (ayrılık düşünceleri) ilka edebilmişlerdir. Binaenaleyh avrupada hıristiyanlardan işitilen şikayet sahihen islamlar tarafından icra olunmuş zulüm tazyikten değil , ancak akvam-ı mezburenin (sözü geçen kavimlerin) ol vakte kadar meydana urmağa cüret etmedikleri amal-i harisanenin (aşırı hırslarının) teheyyüç edilmesinden (canlandırılmasından) tahassül ediyordu.

Islahata teşebbüs olunduğu vakit evvela bu akvamın cümlesi yeniden hayat ve teceddüt verecek bir asıl üzerine cem’ edilmeliydi (toplanmalıydı) ki ittihatları hasıl olsun ; bu akvam-ı muhtelife içün bir vatan-ı umumi ittihazı yettirilmeliydi ki iğfalat-ı hariciye kendilerine yetmesin. Bunun husulü müşkül ise de memalik-i Osmaniye’de usul-ü meşru’iyet vaz’ olunduğu zaman meclis-i mebusan ittihaz eylediği tarik-i hareketle anlaşıldığı veçhile , gayr-ı mümkün değil idi.

Rusya ise bizim içün müşkülat-ı cedide çıkarmak üzere vakıa hiçbir şeyde ihmal istemez idi.

1804 senesinde , bizimle harp etmek içün , Kaynarca muahedesini ileri sürdüğü gibi , 1806 muahedenamesini tahrip içün , daha muhataralı ve daha süratli bir yeni silaha , yani islav ittihadına müracaat eyledi. Tertibatında ol kadar mahir olan diplomasisi vazifesini ikmal etmekte olduğu halde , Rusya Balkanlar’da tohum-u ihtilal ekmek içün komitelerin himmetine istinad etti.

Arazi-i Osmaniye’nin düvel-i müttefike asakiri (müttefik devletler askeri) tarafından tahliyesinin heman ertesi günü , Prens Gorçakof Bulgar’ların taraf-ı devlet-i aliyeden tazyik olunduklarını muht(sa)r (kısa) bir nota irsal eyledi ; ol babda tahkikat icra olunduysa da, o yolda bir hareket meydana çıkarılamadı.

O zamanlar , vatanlarından ihraç olunan Çerkes ve Tatarlar memalik-i Osmaniye’ye yerleşmeye gelirlerdi. Rusya hükumeti bunu fırsat bilip , yerlerine Çerkes’ler yerleştirilmek üzere , kendilerinin vatanlarından ihracı bab-ı alice menvi (amacının bu) bulunduğuna hıristiyanları ikna edip de , ve din cihetinden Bulgarların hicreti ilerletmeleri zımnında memurlarına ifayı tenbihat eyledi.

Takriben yirmi bin eşhas bu nasayıha (sözlere) kapılıp , meva’id-i haseneye meclub olarak (bu vaatlere uyarak) terk-i vatan ettiler. Lakin derakap hükumet-i Osmaniyeden kendilerinin geri aldırılmasını talep edip , bu biçareler malik oldukları servet-i cüziyeyi bila-fa’ide (bu zavallılar sahip oldukları her şeyi faydasız bir şekilde) sarf etmiş oldukları cihetle , hükumet nakilleri içün sefain isticarına (gemi kiralamak) ve iade olunan tarlalarını nadas içün öküz ve çift alatı tedarik etmeye mecbur olmuştur.

1865 ve 1866 senelerinde Rusya’da teşekkül eylemiş eşkıya fırkaları , bir isyan çıkarmak içün , Kişnef yoluyla Bulgaristan’a geldiler. Bunlar Ziştovi karibinde (yakınında) Tuna’yı geçip Servi ve Tırnova arasından Balkanlara kadar ilerledilerse de Bulgarlar tarafından imdat (yardım) bulamayarak , ahali-i mahalliyenin muavenetiyle asakir-i zaptiye tarafından mağlup ve münhezim edildiler. Burada şunu ihtar ederim ki bu çeteler beri tarafı geçince , birinci hareketleri olmak üzere sinleri (yaşları) sekiz ile on arasında bulunduğu halde bir şehir haricinde gezmekte bulunan beş islam çocuğunu idam eylemişlerdir.

Bu harekat-ı feci’a ahali-i islamiyeyi hıristiyanlar aleyhine ahz-ı sare (intikam almağa) sevk edip de , mülkü ihtilale vererek , bundan tahaddüs edecek , vekayi’den istifade ve avrupayı hıristiyanların müslimler tarafından zulüm görmekte ve idam edilmekte olduklarına ikna maksadına mebni ika edildiği bedihidir ; ancak ehl-i islam sükut üzere kalıp , muharriklerin (tahrikçilerin) tertipleri bozuldu. Bu hal üzerine komiteler tebdil-i usule mecbur oldular. Zaman mazide olduğu gibi Bulgar etfalini (çocuklarını) talim içün muallim gönderecek yerde , her sene bir çok talebe toplanıp , Rusya mekteplerine getirilerek ba’d-el-tahsil (öğrenim sonrası) islav ittihadı fikrini neşretmek üzere memleketlerine iade olunurdu.

Ancak maksadım Rusya diplomasisinin bizim aleyhimizdeki harekatını sırasıyla ifade etmek olmadığı gibi , komitelerin harekat vakasına müteallik her kesin bildiği şeyleri tekrar değildir. Yalnız şunu arzu ediyorum ki : bu ihtilaller , bu isyanlar Sultan Abdülaziz Han hazretlerinin ahd-i saltanatlarının (hüküm sürdüğü dönemin) son senelerindeki harekat-ı gayr-ı müstahsene (iyi olmayan hareketleri), sarayın mucib-i nekbet tedabir (talihsiz tedbirler) ile muakkib olan (bir birini takip eden) israfatı , hasılı bir biri ardınca üzerimize hücum eden bu mesa’ibin (uğursuzlukların)  kaffesi az çok aynı menbadan (kaynaktan) neşet eylemişti.

Muharebeden evvelce zuhura gelen halat (haller) cümleye malum pek yeni olduğu içün , iş’arına hacet olmamakla , anlardan bahsedecek değilsem de , konferans hakkında ancak bir söz söylemek üzere , yalnız şunu ihtar ederim ki Prens Gorçakof’un 9 Nisan tarihli Petersburg resmi jurnalinde neşrolunan tahrirat-ı umumiyesinin (genel yazısının) birinci fıkrası dikkatle okunduğu halde , Rusya’nın konferans vasıtasıyla devlet-i aliyeden nail olmak istediği şeylerin Marki Salisbury cenaplarının Nisan tarihiyle seza-ver-i hayret olarak yazdığı tahriratta muaheze eylediği Ayastefanos ahitnamesiyle devleti müşarünileyhaya tahmil eylediği şera’itten ol kadar farklı olmadığı anlaşılır. Rusya’nın , bunca muzafferiyatı üzerine , avrupaya kabul ettirmekte müşkülata uğradığı teklifata devlet-i aliyenin muvafakat edemeyeceği iddia olunabilir ; biz elbette bu muvaffakıyete muktedir değil idik ; çünki halk hukuk ve haysiyetini , ne fedakarlık edebilirse etsin , müdafaa etmek ister ve beş yüz bin asker muharebe emrine intizar ve vatan uğrunda ölmek şerefini arzu eyler idi. Devlet-i aliye İngiltere’nin kendi hakkındaki efkarının ne yolda olduğunu bilmez değil idi. Britanya kabinesi münaza’amıza (anlaşmazlığımıza) karışmayacağını alenen beyan etmişti. Bu kararı pek ala bilirdik ; lakin avrupanın menafi’-i umumiyesi ile İngiltere menafi’i hususiyesinin işbu muharebeye , İngiliz heyet-i vükelasının her türlü ihtaratına mukabil İngiltere devletinin er veya geç bu işe , karışmağa mecbur olmaması muhal olacak kadar , taalluku bulunduğuna dahi pek ala vakıf idik. Esbab-ı meşruhaya mülhak olan işbu itimad-ı kavi Rusya ile muharebemizin esbab-ı asliyesinden biri olmuştur (açık sebepleri olan bu aşırı güven Rusya ile savaşımızda asıl sebep olmuştur). İngiltere hükumetinin sonraki hareketi ise vükelayı Osmaniye’nin  isabetini gösterdi. İngiltere , anların tahmini gibi , müdahale eyledi. Şu kadar ki bu müdahale mucib-i teessüf olacak surette bir az geç buldu. Burası hesap edilmemişti.

Vukuat-ı mütekaddimeden anlaşılacağı veçhile Rusya’nın şarktaki politikasının yegane kuvayı muharrikesi (hareket gücü) , ehl-i islam tarafından mazlum buldukları bahanesiyle, hıristiyanlar içün her vakit icrasını ettiği hakk-ı himayedir.

Rusya Avrupa huzurunda daima bu maddeye istinad ederek , bunu bizim aleyhimizde bir silah ittihaz eylemiştir. Avrupanın cenub-u şarkisinde bulunan hıristiyanların , komitelerin harekat-ı hasar-cuyane (zarar veren hareketleri) ve bed-haha(ne)leriyle ifsat olunarak zannolunduğu veçhile idarenin su-i istimalatından değil , islav ittihadı fikrini mevki’-i icraya koymak içün daire-i tabiyetten huruçla vesa’it-i şedideye müracaatları fikr-i meşruha(ya) (açıklanan fikirlere) revaç verirdi. Seyyi’at-ı idare bahane-i kıyam (kötü idare ayaklanma sebebi) hasıl etmedi değilse de , bu isyanlardan kendilerini teslim etmiş oldukları ellerde büsbütün alel-amiya (körü körüne) bir alet olan Bulgarlar tarafından vuku’a gelenlerden başka su-i istimalatı ortadan kaldırmak değil , muhtariyet ve istiklal kazanmak içün meydana çıkarıldığını vekayi’-i cedide isbat eylemiştir.

Murad olunan ve kemal-i ikdam (büyük bir gayret) ile istihsali yoluna devam edilen şey devletin , panislavizm menafi’ine olarak , kuvvetini dağıtmak ve daire-i hükumeti Prut’tan Halic-i Konstantiniyeye ve Karadeniz’den Venedik’in körfezine kadar mümted olur (uzanan) bir hükumet-i azime nüfuzu hareketini tesis eylemektir.

Zannıma göre avrupanın korkmakt(a) bulunduğu cihangirlik esasını göstermekte olan bu azim menafi’-i siyasiye karşısında hıristiyanlık menfaati büsbütün kayıp ve hiç olmaz ise şayan-ı dikkat ehemmiyetsizliğe duçar olur. Rusya devletinin , Ayastefanos ahitnamesini imza eylediğini müteakip , hakkımızda ibzal ettiği (kullandığı) dostluğu bunu müsbettir (gösterir). Devlet-i müşarünileyha avrupayı yalnız anın içün ve hıristiyanlık sevdasıyla ihtiyar-ı harp ettiğine ikna etmiş iken, Avrupa aleyhine bizimle ittifak etmeye ne kadar çalıştığı malumdur.

Ancak ahval-i hazira ve maziyeden şikayet kafi olmayıp , hatta her şeyden ziyade istikbal düşünülmelidir. Hal-i hazıra nasıl çare-saz olmalı ve şu sırada ittihaz olunacak vesa’itin en iyisi nedir.

Şimdi bir çok suver-u tesviye (çözüm yolları) gösteriliyor : bu bir tuğyan-ı efkardır (fikir fırtınasıdır) ki hal-i hazırın müşkülatından ve avrupayı muzdarip eden adem-i hoşnudi-i umuminin (genel memnuniyetsizliğin) mucibi olan bir meseleyi halletmek ihtiyaç-ı acil ve meşru’undan neşet ettiği içün , mazur görülür.

Biz dahi bedbaht memalik-i Osmaniye ahalisi içün tahammülü na-kabil olan hal-i hazırın hitamını görmeye hahiş-karız (istekliyiz). Vatanımız , mukaddema (başlangıçta) mamur ve mesut iken , bu gün bir harabe-zar olmuş ve hal-i hazırı her vakitkinden ziyade bir karar-ı adilane talep etmekte bulunmuştur.

Ben bir suret-i tesviye (çözüm yolu) arz etmek iddiasında değilim ; ancak bir çok seneler Tuna vilayatını idare etmiş olduğum içün , ne sıfatla olursa olsun , memalik-i Osmaniye ahvaliyle iştigal eden zevatın nazar-ı dikkatlerini davet ederek hulasaten bazı malumat ile beraber Rumeli ve Bulgaristan hakkında bazı mülahazat beyan etmekliğim bir cüret-i mağrurane sayılmaz.

Evvela şurası mülahaza olunmalıdır ki : haklarında o kadar dikkat gösterilen Bulgarlar arasında bir milyon müslim vardır. Bu miktarda ne Tatarlar ve ne de Çerkesler dahildir. Bu ahali-i İslamiye , umumen zannolunduğu gibi , Bulgaristan’da temekkün (yerleşmek) içün asyadan gelmiş değildirler : bunlar zaman-ı fetihte ve andan sonraki senelerde din-i islama ihtida eden Bulgarların akabıdır (evlatları , torunlarıdır) ; bunlar aynı asıldan münşa’ib olarak (kollara ayrılarak) , aynı cinsin evladıdır ;  hatta içlerinde Bulgarcadan başka lisan bilmeyenler dahi vardır. Bu bir milyon insanı yurtlarından çıkarıp , vatanlarından ba’id (uzak) mahalle teba’üd etmeyi (uzaklaştırmayı) istemek , benim nazarımda, insaniyete en muhalif olan bir harekettir. Hangi kanuna istinatla , hangi din namına bu yolda hareket olunabilir ? Hıristiyan dininin buna müsaade edeceğini zannetmediğim gibi , medeniyetin kanunu , insaniyetin kava’idi mevcut olup , on dokuzuncu asrın bunlara ziyadesiyle riayet etmekte olduğunu bilirim. Müslümanlara “ Avrupada kalmak isterseniz hıristiyan olunuz. “ denilebildiği zamanlarda değiliz.

Şurasını da söylemek münasiptir ki : Bulgarlar umur-u akliyece pek geride kalmamışlardır ; hıristiyan akvamının terakkiyat-ı vakası hakkındaki sözüm anlara ait olmayıp , ancak Rum ve Ermeni ve sairlerine racidir. Bulgarlar arasında yüzde ellisi çiftçi olup çoban , hayvanat besleyici , orakçı ve saire dahi yüzde kırk nisbetinden dun değildir. Müslüman Bulgarlara gelince , malumat-ı diniyeden me’huz (alınmış) maarif ve hükumetin müddet-i medidede hasıl eylediği tecrübe-i ameliye (hükumetin bir süre içinde yarattığı pratik tecrübeler) sayesinde mürur-u zamanla kuvayı müdrikeleri tevsi’ ederek , birkaç suretle diğerlerine tefevvuk etmişlerdir , ki bunu Bulgarlar dahi tasdik ederler.

Bu gün dört asırdan beri amir olanların (yönetenlerin) zekaca kendilerinin dununda bulunan dünki muti’leri (yönetilenleri) tarafından idare olunmasını istemek balkan şibh-i ceziresinde avrupayı muhtell  edecek (bozacak) bir hal ika’ını aramaktır ;  çünki Müslüman Bulgarlar vatanlarını terk etmezden ve mülk ve mallarından feragat eylemezden evvel , kanlı bir muharebeye girişeceklerdir , ki bu muharebe henüz başlamış ve , devamı melhuz bulunmuştur ; bu ihtilal basıldığı halde dahi , avrupa ve asyayı teşviş etmek (karıştırmak) üzere yeniden zuhur edecektir. Hıristiyanlar ve hususen Rumlar reddetmekte oldukları Bulgar boyunduruğundan kurtulmak içün Müslüman sufufunda (saflarında) harbedeceklerdir ; menafi’-i müşterekeleri her iki kısmın müdafaa-i dava içün ittihatlarını tavsiye eyler.

Ne bir milyon Bulgar’ı , Müslüman oldukları içün , vatanlarından nefy etmek ve ne de dünki muti’leri bu gün muta’ (yöneten) eylemek sulh-ü alem içün müşkülat-ı azime (büyük sıkıntılar) ika edilmeksizin kabil olamaz.

Mevadd-ı muharrereden (yazılı maddelerden) bizim hal-i sabıkın (eski halin) asla tebeddül etmemesini (değişmemesini) arzu ettiğimiz zannolunursa fikrimizin asla o yolda olmadığı cevabını veririz. Biz yalnız hıristiyanlarla beraber hıristiyan olmayanların da nazar-ı dikkate alınmasını istiyoruz , ki şarkın tahavvülat-ı tedriciyesi (azar azar değişmesi) hem bir yeniler… , hem de ötekilerin menfaatine olarak icra olunsun ve , ahalinin bir kısmı hakkında icra olunacak ıslahat diğer kısmı içün musibet ve bedbahti olmasın. Zannımca bunda bir mesele-i adl ve insaf mevcut olup , zaman ve asır adamı olmamak ta’yibine (ayıbına) uğramaksızın , nazar-ı dikkatten dur edilemez ve asr-ı medeniyette asar-ı vahşeti (vahşet asırlarını) unutturacak vekayi’ cereyanını görmek insaniyet içün hakikaten elemli olur.

Lakin bu müşkülattan kurtulmanın yolu nedir.

Az evvel söylemiş olduğum veçhile , bu babda bir tarik irae (yol göstermek) etmek hülyasında değilim ; lakin zannıma göre , Bulgaristan’ın daha munsifane (insaflı) bir suretle tahdidi her menfaati vech-i adilane (adalet) üzere irza (hoşnutluk) sıfatını haizdir; nazardan dur edilmesin ki : benim sözlerim ahaliye ait menafi’ olup , hami ve müdafi’leri bulunan politika menafi’i ile iştigal etmiyorum.

Rusların Tuna’dan Ziştovi’ye geçtikleri noktadan başlayarak , Yantire mecrasını takip ile , Osman Pazarı ve Tırnova arasından geçip , Gabrova ile Şıpka  geçidi arasında balkanları bil-mürur (geçerek) , silsile-i cibal (dağ sıraları) boyunca İhtiman’a ve oradan Samakof ve Köstendil’den Leskofça ve bu noktadan Morava vadisince Sırp hududuna mümted olacak (uzanacak) bir Bulgaristan zannıma göre, bir hayli amal-i harisane erbabını irzaya müsaittir.

İki milyon nüfusla meskun bulunan bu mülk-ü vasi’ (geniş mülk) : şimalen Tuna, garben Sırbistan ve Morava , cenuben Rumeli vilayetiyle balkanın bir kısmı ve şarken Yantire ile mahdut olacaktır. Bu Bulgaristan atiy-yül-islami (aşağıdaki islam) kazaları havi olacaktır : Ziştovi , Niğbolu , Rahovo , Lom , Vidin , Adliye, Belgradcık , Berkofça , Varaka , Lofça , Plevne , Servi , Tırnova , Gabro , İhtiman, Samakof , Ezladi , Ruhaniye , Sofya , Dobniçe , Radomir , Köstendil , Leskofça , Niş , İznibol ve Şehri Köyü.

Balada zikredilen yirmi altı kazada hıristiyan Bulgarlar ekseriyet-i azime (çoğunluk) üzere olup , kazasına göre miktarları yüzde altmıştan seksene kadardır. Bu hal Ruscuk , Hezargrad , Osman Pazarı , Şumnu , Tutrakan  ve Silistire ile Tulca ve Varna kazaları misullu , Yantire nehrinin şark cihetinde kain kazalar halinin aksidir. Oralarda , yüzde yetmiş Müslüman olup , mabekası (kalanı) Rum, Ermeni , Alman , Litvan , Kazak , Ulah , Bulgar ve sairdir. Bazı nevahi (nahiyeler) dahi , Silistire’ye tabi Deli Orman , Şumnu’ya mülhak Karlova , Osman Pazarı’na tabi Tuzlak ve mahall-i sairede görüldüğü gibi , yalnız ehl-i islam ile meskundur.

Bu da bu suretle mahdut bir Bulgaristan tesisi , kaffe-i menafi’-i ırza etmezse bile, müddet-i medide yeni karışıklıklar vuku’ bulmamasına yardım edecektir. Emaret-i cedidede (yeni Bulgaristan’da) kalmak istemeyecek olan islam oraya gidip , yerleşmek isteyecek olan hıristiyan Bulgarlar mübadele-i emlak edebilirler  (emlak değişiminde bulunabilirler). Bu mesa’ili tesviye içün , muhtelit (karma) bir komisyon akdi mümkündür.

Bulgaristan-ı cedid (yeni Bulgaristan) devlet-i aliyeye vergi verir bir self guvernman  “ idare-i muhtare “ teşkil edip , devlet-i aliye , Avrupa huzurunda bu emaretin umur-u dahiliyesine müdahale etmemek taahhüd-ü kat’iyesini (kesin yüklenimini) üzerine alarak ancak memleketin ecnebiye karşı müdafaası içün Vidin ve Niş istihkamatında kuvayı askeriye bulundurmak hakkını muhafaza eyler. İstihkamatı-ı erba’a (dörtlü istihmada) dahi dahil olduğu halde , sair kazalar kema-fi-s-sabık (eskisi gibi) , hükumet-i Osmaniye’ye ait olur. Bu kazalar bir nizam-ı mahsusa (ösel bir düzenlemeye) malik olmayacak ise de , vilayat-ı saire misullu , kanun-u Osmaniyenin tamami-i icrasının kendilerine temin edeceği hakiki ve na-kabil-i inkar menafi’den müstefid olurlar.

Tesisi mümkün her türlü usul-ü hükumetten , tasavvuru kabil her türlü ıslahattan, sadıkane mevki’-i icraya konulmuş kanun-u esasi şark içün sahihen en alasıdır ; çünki her kavmin istikbalen maddi ve manevi terakkiyatıyla teceddüdü tohumunu bi-nefsihi (kendisi) haizdir.

Bu kanun-u esasi zat-ı hazret-i padişahi tarafından milel-i tebaya ihsan olunmuş olup , yine kendilerinde kalır. Kanun-u esasi bu milletlerin kendi malları olmuş olup , anın malikiyetine o kadar kıymet isnad ediyorlar ki vatanlarının selameti münhasıran bunda mevcut bulunduğuna kani’ olmuşlardır.

Bu kanunun kamilen icrasına bazı müşkülat-ı maddiyenin mümana’at etmiş olması ve bazılarının bundan muzdarip bulunması kıymetine hiç halel getirmez. Memalik-i Osmaniye’de her kes usul-ü meşrutiyetin memleketle imtizaç etmesini ve kesb-i kuvvet edip , tesisatımızın ruh ve kuvve-i muharrikesi (hareket gücü ve ruhu) olmasını görmeyi arzu eder.

Mamafih bunun mevki’-i icraya vaz’ı efkarda da’i-i şübühat bulunduğu (şüpheleri davet ettiği) bazı esbab ile beyan olunabilir. Bu şüpheler bab-ı alinin mev’ud (vaat edilen) bazı ıslahatı icra etmemesinden başka bir şeyden münba’is olamaz (kaynaklanamaz). Ancak benim tahminme göre , bab-ı alinin taahhüt ettiği vazifenin icrasında devlet-i aliyenin avrupaya karşı üzerine aldığı taahhüdatı tamamen icrayı bittabi’ men’ eden dahili karışıklıkları her vesile ile tahrike meyyal bir hareket-i ecnebiyeden mütehaddis olarak (meydana gelerek) – uğradığı müşkülat-ı kesireyi (yoğun zorlukları) efkar-ı umumiye iyice hesap etmiyor. Şarkta cereyan-ı vuku’atı (olayların meydana gelişini) dikkat-i mütemadiye (sürekli dikkat) ile takip edenler Rusya’nın memalik-i Osmaniye’de ahvalin suret-i sahihada kesb-salah etmesi (Osmanlı devletinde iyileşmelerin gerçekten sağlanmaya başlaması) kadar hiçbir şeyden korktuğuna dikkate mecbur olmuşlardır.  Devlet-i müşarünileyha kezalik ahval-i müteaddidede (sürekli) memalik-i Osmaniye umur-u idaresine ıslahat-ı cedide ithali teşebbüsat-ı iptida’iyesinde bulunanların aleyhinde bulunmuştur. Şurasını da mülahaza beyhude değildir ki : devlet-i aliye kanun-u esasinin ilanıyla na’ire-i harbin işti’alini tacil eylemiştir (harbin ateşinin tutuşmasını hızlandırmıştır). Rusya harbe karar vermemişti değil , ancak kanun-u esasinin ilanı – mümkün olduğu halde kamilen mahvetmek ve bu suret mümkün olamazsa , bir daha kıyam etmesi mümkün olmayacak bir hale getirmek üzere – devlet-i aliyeye hücum politikasını tacil etmese idi Rusya bir müddet tehir-i harp edebilirdi (harbi erteleyebilirdi).

Şurasını söylemek lazım gelir ki , bu kanun-u esasi avrupanın kadim kanun-u esasilerinin henüz haiz olduğu istikrar ve nüfuzu henüz haiz olmadığı gibi , bizzat haiz olamaz ; ancak  bu adem-i nüfuza (etkisizliğe) gelince , Avrupa kanuna bunu suhuletle (kolaylıkla) ilave edebilir. Avrupa bab-ı aliyi daima haksız müdahalatla iz’aç eylemiş (rahatsız etmiş) iken , şarkın kaffe-i terakkiyat-ı mümkünesini muhtevi olan (olabilecek bütün gelişmeleri kapsayan) işbu kanun-u esasinin icrası içün bir nezaret-i kavi icra etmekte büsbütün meşru’ bir vesile bulmuş olurdu.

Bu nezaret-i müştereke Rusya’nın şimdiye kadar yalnız kendi menfaatine ve Avrupa menafi’inin mazeret-i azimesine hidmet etmiş olan hareketini tevkif neticesini dahi istihsal eder.

Hulasayı kelam , memalik-i Osmaniye’de ıslahatı halisane icrası , akvam-ı muhtelifenin ittihadı ve bu ittihattan , hangi cins ve hangi dine mensup olursa olsun , ahalinin terakkiyat-ı da’imesinin hasıl olması isteniliyorsa devlet-i aliye kanun-u esasi ile idare olunmalıdır. Bu suret-i mesa’ibimize (felaketlerimize) çare-saz olmak içün çare-i münferid ve dahili ve harici düşmanlarımıza müteneffi’ane (kendini) müdafaa içün vasıta-i vahidedir (tek vasıtadır). Yolumuza eklemiş olan mşkülat-ı şakkadan (zorluklardan) bazılarını iş’ar ederek (göstererek) , bizi teveccühleriyle şereflendirmeyenleri hakkımızda daha az şiddet ve daha ziyade insaf ile muamele etmeleri lazım geleceğine ikna’ ve bizi sevenlere, hakkımızdaki niyat-ı hasenelerini (iyi niyetlerini) tekit ederek , emniyetlerinin mahalline gayr-ı masruf olmadığını (güvenlerinin boşa olmayacağını) ifham etmeye (söylemeye) muvaffak olursam bu satırı imladan olan maksadım tamamen hasıl olmuş olur.

Mithat

 

 

 

 

 

 

İlgili Malumatlar…

ÖKSÜRÜK İLACI

ÖKSÜRÜK İLACI

Hastalık doğru ilaçla tedavi edilir. ÖKSÜRÜK  İLACI  Rahmetli Yusuf Bozkurt Özal tarafından çok sık anlatılan basit...

0 Yorum

Bir İçerik Gönder

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir